baydı beni etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
baydı beni etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30.01.2012

moneyball ve du bi çay koyayım ben

bi'tancik bile oscarı olmayan brad pitt'in bize ezası diyorum ben bu filme. yeter çektiğimiz,   akademi  insaf et gayri...

brad pitt olmasa bu film, bu kadar dikkat çekmezdi. çok net.  brad pitt'in oyunculuğu da gayet net ama bu rolle oscar zor be.
yine gol değil. 

değilse diyıl, çok da fifi ama artık verin şu adama şu oscarı.  götünün kılı kadayıf oldu, ne iyi filmlerde ne tiplere girdi, neler döktürdü ama  hem ona yazık hem o oynuyor diye izleyen bize yazık.  banane yani amerika futbolundan di mi bi yerde.  niye vuruyolar nereye koşuyolar zaten anlayan beri gelsin.

ah kimler, ne şehlalar, ne yandan yemişler, ne aktörlükten nasibini almamışlar oynuyor aşk filmlerinde de,  bu garibime haram.  kim aklına girdi, yoksa yakışıklısın diye çok mu üstüne gittik bütün gezegen?  ama durum bu.  o oscarı kucaklamadan,  göğsünde yumuşatıp vole çakmadan hafifmeşrep filmlerde oynamaz, oynamazallahoynamaz. biz de dünya gözüyle göremeyiz.

yavan oldun brad
zaten yani itiraf edeyim ki,  nicedir gözüme,  hani böyle fazla pişmiş,  suyunu vermeye vakit bulamadan kızarmış,  kesmesi zor,  hadi bi parça kestin attın ağzına,  bu seferde çiğne çiğne bitmeyen,  ağızda büyüyen kırmızı et gibi görünüyosun sevgili brad.
oscar goes to...  hadi nasipse aslanım.  çözülsün şu düğüm.

ondan sonra akalım senlen sabun köpüklerine, çerezlere, gary marshallara, jane campionlara.

11.10.2011

iç sesin hızını kesmek nedir, nasıl yapılır

"oralara girmeseydin bari" 

iç sesten yakalanıp havaya bırakılmış bir tümce işte...
(oralara girmeseydin derken yani, konu olarak be!)

ses tellerini kullanmadığı için daha hızlı konuşabilen "iç ses"ten bir tümce yakalarsın, can havliyle artık bunu sesli söylersin ki, ses bi dursun. (bu olurken çöp kovasını siliyor olmam da çok manidar bir tesadüf dikkat edersen) buna iç sesin hızını kesmek denir. bu tür bir durumda kendinizi çocukların ulaşamayacağı yerde saklayınız. korkmasınlar yazıktır.

yöntem iyileşme vaat etmiyor ama... zaman kazandırıyor... demek istedim birden. sırf bişey demek olsun. lafla peynir gemisi hakkaten.

26.07.2011

allah belanı versin powerpoint

isveç'te bi adam anti power point partisi diye siyasal bir parti kurmuş.
internet sitesi de bu: The APPP
partinin üye sayısı şu aralar 200 civarındaymış ama maksat zaten iktidara yürümek değil bu programla yapılan sunumların sıkıcılığına dikkat çekmek. 

haber ülkemizde pek ses getirmedi. ama bende ses getirdi. yalnız değilmişim diyerek ve hislenerek okudum haberi. son cümleyi okuduktan sonra gasteyi bıraktım ve ne yalan söyliyim bi an kendimi kaybedip bir kaç parça alkışladım da. 
çünkü neden. 
yaşayan bilir.

ülkemizde kurumsallaşma özürlüsü şirket, sürüsüne bereket. itirazı olan? reddedildi.
aile şirketiyse hapı yuttun, yok aile şirketi değilse bu sefer zokayı yuttun.
iş hayatında çok yutturulan zoka: "bizim için mühim olan aile sıcaklığı." yok ya. yetim misiniz lan hepiniz diyesi geliyo insanın. "biz bi aileyiz" iyi bok. bunların aslında demek istedikleri "burada yeri gelir herkes herkesin işini yapar, yapmayanı hoş karşılamayız"dır. bazen demek istemeyi de bırakıp açıkça söylerler zaten. artık yersen.

bu yetersiz yetimlerin, teknoloji kullanımından, görsel hizmetten anladıkları da powerpointle hazırlanmış  sunumlardır. ne zaman bi toplantı yapılacak olsa, o zevksiz tipsiz programın başında uydur kaydır yardır gitsin. diyeceğim, yıllardır yaşadığım power point eziyetini, bilgisayar yazılımlarını hep geriden takip eden ülke insanı ortalamasına bağlıyordum ben. meğer avrupa'da da mağdurları çokmuş. adamlar partisini bile kurmuş. 

bi de güya işin doğrusu sunumun slaytlarında ya konu başlıkları, ya da konuyu özetleyen dikkat çekici kısa cümleler olmasıdır. esasen sunucu anlatacaktır, ilgi sunan kişi de olmalıdır. sunum ise dikkat çekmek, dinleyeni uyanık tutmak ve görsel hafızasına hitap etmek içindir. bizim buralarda bırak sunumdan sırf görsel yardım almayı, sunumu yapan kişi yeterince gamsızsa, dinleyiciye götünü yarım dönüp bütün anlatacaklarını utanmadan ekrandan bile okuyabilir. zaten destansıdır, oku oku bitmez aq.

benim çalıştığım yerdeyse patronum bir powerpoint aşığı. sunumları bize hazırlatmıyor, özellikle kendi saatlerce elceezleriyle hazırlayıp yolluyor, biz de sunuyoruz. hazırladığı sunumlar genellikle deli gibi bilgi yüklü ve destansı oluyor. zavallı katılımcıları alt alta sıralanmış madde manyağı yapıp yolluyoruz. şimdiye kadar toplantı sonunda sorusu olan(sormak için soru düşünebilen ya da düşündüğünü unutmadan sorabilen) babayiğit az çıktı. genellikle en dirayetlisi bile yarım saat sonra mala bağlıyor. eşşek kadar yetişkinler olarak ne kadar gizleseler de, otomatik pilota alsalar da, yılların tecrübesiyle ben salondaki malları görebiliyorum. ben de anlatırken mala bağlıyorum, otomatik pilota geçiyorum ama eppek parası naapıcan bitmeden çıkmak yok. 
bak adamıma yanında tahta ne güzel anlatıyo
ve bütün sorumlusu o powerpoint işler. dinleyen adam naapsın beni mi dinlesin, orayı mı okusun. ha bi de oldu, not alsın. zaten cep telefonlarının da sesini kıstırıyoz, titreşime verdiriyoz. ne lan bu.

isveç'te parti kuran o konuşma eğitmeni adam da demiş işte,  en güzeli, en etkileyicisi hala eski tahtaya yazma sistemiymiş. yaaa. yaaa. bence de. keşke benim patron da bu haberi okumuş olsa. acık düşünse, başını önüne eğse.

ben de istiyorum bi beyaz tahta, bi tahta kalemi. istediğim, gerek duyduğum an bi kavramı ya da bi terimi yazayım, altını çizeyim, dönüp anlatmaya devam edeyim, sonra tekrar az önce tahtada yazdığım kavrama başvurayım, tekrar altını çizeyim, orayı çize çize en nihayetinde oyayım, ordan delik açayım, sonra ben önden dinleyiciler arkadan hepimiz içinden geçelim, birden kendimizi yemyeşil kırlarda bulalım, enformasyon dünyasından kurtulalım. ne be! tamam yani neyse de, yeter ulan hakkaten.

8.02.2011

işte -bu da- insan: ben nasıl malabadi oldum?

başlık ecce homo'nun bölüm isimlerine atıf. tabi zikindirikçe.

sabahtan beri bussaate kadar şablon hikayesine yedik günü. arada fincan gitti geldi, ytong işten döndü, hayat devam etti ben bunun başına çakıldım kaldım allah beni kahretmesin.

konuşmalarım ve  düşünce biçimim de değişti. 
umarım geçici.
hayattan filan bahsederken bir şablon gibi düşünelim diyorum. mutfak tezgahındaki eşyaları gadget yerleştirir gibi sürükleyip bırakıyorum. çamaşır makinesinden çıkardığım widgetleri çamaşırlığa diziyorum. hatta akşam ytong'a uyuz olduğum bi tipten bahsederken "istediği kadar başka türlü görünsün, ben onun ruhunu biliyorum" anlamında "onun css kodlarının çok basit olduğunu, verdiği görüntü ne kadar düzgün olursa olsun, ben onun html'sini kafama göre düzenlediğimi" filan söyledim... evet, koptu kayış. yandı devre.

25.11.2010

bir romantik film ne kadar gerizekalı olabilir?

işte bu sol yandaki kadar.

"ben ne berbat romantik filmler gördüm" diyene "dur daha beni görmedin" diyen bir film kendisi. gözünü kırpmadan vakit öldürenlerden.

13.11.2010

film hakkında film dışında her şey

filmlerden gündelik hayat hakkında püf noktaları öğrenmenin hastasıyım. çoğu uygulanabilir olmuyor ama izlerken o anda güzel oluyo. mesela persepolis'te küçük kızın babaannesinin memeleri yaşlı olmasına rağmen yuvarlak ve diriymiş, kız soruyordu "babanne nası böyle bunlar," babaannesi de püf noktasını söylüyordu: her akşam içi buzlu su dolu taslara batırıp on dakka bekletiyomuş. ertesi gün düşününce teyze manyakmış diyosun, bunun kışı var ayazı var, doğalgaz faturası yüzünden her daim kısıkta çalıştırılan kombisi var, kim batırcak buzlu suya memelerini? ama işte izlerken o an sanki memeleri kurtarmanın yolunu bulmuşsun gibi oluyo.

bu filmde de doğal yollardan tedavi edici kadın, esas kızın dizlerini kontrol edip kıza dedi ki, "uzun süredir seks yapmamışız?" beriki şaşırınca açıkladı kadın: uzun süre seks yapmayınca dizler kuruyormuş. gerçi bunun insana ne faydası olur? uzun bir süredir seks yapmamışsan uzun bir süredir seks yapmadığını biliyosundur zati. insan dizlerini yoklayıp hımmm bayaadır seks yapmıyorum der mi demez. ama olsun yine de arkadaşlar arasında, yaz mevsiminde filan bacaklar çıplakken dizleri kuru olana ne zamandır seks yapmıyosun sen deyip hava atılabilir. o da ay nerden anladın kız filan der, dizlerin kurumuş baksana dersin. o nassı yani der gibi bakarken sen başını çevirip başka şeylerden bahsedersin, çok havalı olur.

filmde bir iki güzel cümle de vardı da uçtu şimdi aklımdan. zaten sıkıcıydı söyliyim. sinemada izlemeyin, yapacak daha iyi bir şey yoksa evde izlenebilir. ha bi de kocakafa javier bardem seven kadınlar için ilgi çekici olabilir. bizim ytong şefi seviyo mesela bu adamı. ama javier'i beklerken dayanamadı uyudu o. (diyorum bayaa bayık film)

bu ara izlediğim, okuduğum bütün aşk hikayelerinde(gerçi bu aşk filmi değildi esasen) neden acaba bütün ısrarcı erkek karakterlerde kendimi buluyorum? evet evet ona soruyorum bunu, terkedene. bütün mırın kırın eden, sevmekten korkan kadın karakterler de ona benziyo. kürk mantolu madonna'yı da aldıydım, ayrıldığımız gündü. o okuyordu o sıra bu romanı ve ilişkimizin akıbetini konuştuğumuz daha önceki bir akşam romandan satırlar söylemişti bana. romandaki maria puder, raif efendiye, korkak erkeklerin sevilmeye değer olmadıklarını söylüyormuş da, benimkini de üzmüş maria puder'in bu sözleri. az bile demiş. ben de ayrıldığımız gün alıp ayrıldıktan sonra okumuştum romanı. ve ne acıklı ki, başlarda maria puder'le özdeşleşirken romanın sonuna doğru bir baktım ki, ohoooo ben bu hikayenin maria puder'i başlayıp raif efendisi oluyordum okudukça. allah sonumu benzetmesin. neyse, bu çarpık özdeşim kurmalarım da benim terkedilenlik hassasiyetlerimdendir deyip geçelim. 

yaa hepsini geç, julia roberts yaşlanmış be. eee, kolay değil bir nesil richard gere'larla julia roberts'lerle, kevin costner'larla büyüdük. onların yaşlanması demek benim yaşlanmam demek. he ben holivud yıldızlarından anlıyorum yaşlandığımı. öyle demiyorum da yani izlerken insanın aklına geliyo koskoca julia roberts bile yaşlanıyosa filan diyosun yani. al pacino mesela. bütün son dönem filmlerinde artık uykudan yeni pörtlemiş gibi bakıyor artık, kimse kusura bakmasın ama yaşlılık al pacino'da afyonu bi türlü patlamayan sabah mahmurluğu ifadesi yaptı bayaa bi. 

bu uyduruk filmin kitabı da amerika'da peynir ekmek gibi satmış. nesi satmış? bir kere daha anladık ki bu amerikalılar ananemin deyişiyle ayı görüyo aya tapıyo güneşi görüyo güneşe tapıyo.

son not: filmde barney stinson'un the naked man'ine gönderme var hahaha.