hikayeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hikayeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16.02.2014

ben seni koşarken de seviyorum hüsniye*

telefonu kapadıktan sonra içine büyük bir taş oturdu. midesi taşın altında kaldı, ciğerleri ezildi. o baskıyla gözlerine yaşlar hücum etti. taşın, kıyısından köşesinden derin nefesler alıp bıraktı. taş kımıldamıyordu.

attı kendini sokağa. iyi ki dışarı çıkacaktı. 
bir arkadaşı bekliyor meydanda. 
iç sesi hiç susmuyor. 
bu aralar koşu yapmaya çıksam iyi olur. koşmak, depresyonu geriletir. dopamin gerek. koşarsan artar. insanın içinde bir taşla yürümesi zor. şimdi koşayım mı meydana kadar. 

elleri cebinde ufak ufak hızlandı. koştukça ciğerinin şiştiğini ve taşı sıkıştırdığını hissediyor. iyi geliyor.
ellerini cebinden çıkardı. daha hızlı koşmaya başladı. ciğeri çatlayacakmış hissi ile. taşı hissetmiyor. küçüldü belki. 

meydana, arkadaşının yanına varınca durdu, eğilip dizlerine dayadı kollarını. keşke daha uzun olsaydı mesafe.
güldü arkadaşı: çok beklemedim ki niye koştun.
doğrulup bir nefeste bıraktı sözcükleri oraya:  kendim için koştum. iyi geldi.



yedi bela hüsnü adlı türk filminden bir kemal sunal repliği

16.01.2012

koşan inek fotoğrafının hikayesidir


belli başlı olaylar ve hatırlamaya katlanabildiklerimiz haricinde ergenlik çağımızı tüm detaylarıyla hatırlayamayız. evreni sarmış olan ihtişamlı düzen ve ahenk buna izin vermez. çünkü bütün şapşallıklarımızı hatırlasak bu acıya daha fazla dayanamaz kendimizi öldürürdük. şüphesiz ki tüm bu mükemmel evren, yörünge sistemleri, güneş, ay, yunuslar ve tüm bu dekor, biz kafamıza göre terkedip gidelim diye yaratılmamıştır. hım? tanrının, sıfırdan yaptıklarıyla ilgili nedense takdirimize ve tezahüratımıza ihtiyacı var farkındaysan. tuhaf değil mi lan. herneyse burcu.

dün bir vesileyle, zihnimin ergenlik yıllarına ait tozlu raflarından, unutulmaktan tanınmayacak hale gelmiş bir hatıramı çekip çıkardım bilince. hatıram, bir gizeme dairdi. (burda gizemi, ergen dimağına göre düşünücez.) şimdiki bilincimin taze ve nemli havasında, hatıraya ilişkin tüm görüntüler, kokular, sesler bugünmüş gibi canlanıverdi birden.

17 yaşındayız, o sıralar henüz teoman 17'yi bestelememiş.
scratla takılıyorduk. ta dibine kadar ergendik. birlikte değilsek, genellikle odalarımızdaydık. özellikle kız ergenlerde oda çok önemlidir. bir kız ergenin odası onun tapınağı gibidir. o tapınak ki, hem isyana hem arınmaya tanıklık eder. hem edepsiz düşüncelerin güzergahı, hem gizli planların karargahıdır. ve illa bi duvarında, bi mantar pano asılıdır. o dönem öyle bir mantar pano hastalığı oluyor.  ona ilham veren sözler, onu ifade eden bir kaç fotoğraf, komik şeyler ve belki iş olsun diye asılmış bir ders çalışma programı.
andrea joseph

benim panom hayatıma yön verecek özlü sözler, kitaplardan altını çizdiklerimle dolup taşıyordu. o sıralar anna karenina'yı filan okuyordum, genellikle rusyadaydım. -izmleri anlamaya çalışıyordum, varoluşçuluğa batmıştım. ilerde büyük bir roman yazacaktım. rahatsızdım, hassastım, hisliydim.

hayatı anlama sistemim, sormak yerine yanıtı kendi kendime bulmaktı. bu sistem beni çok yordu. zaten bir türlü gelemediğim asıl hikaye de bununla ilgili.

scrat'ın koyu mavi bezli panosunda bir kaç özlü söz, okumak istediği kitap isimleri, bir kaç fotoğraf, komik suratlar, birbirlerine karışmasınlar diye raptiyelere takılıp sallandırılmış kolyeler, küpeler(iyi fikir) vardı.

aramızda suratsız, sevecek bişey bulamayan ve dayaklık olan bendim. scrat hep daha neşeliydi, sevgi filan doluydu bu. birbirimize gider gelir, odaya kapanır çene çalardık. bi ara küsmüş olucaz ki ben epey gitmedim scrat'a. neden sonra gittiğimde panosunda eski bir fotoğraf gördüm. dikkat çekici bi manasızlığı vardı.

koşan bir inek fotoğrafıydı bu. 

siyah beyaz, eski fotoğrafların bazılarında olduğu gibi beyaz tırtıklı çerçeve içine alınmış, çayırda koşan bir inekti. ön ayaklarından biri tam havada diğeri yere yeni inmiş, inek ciddiyetiyle fotoğrafa bakana doğru koşuyordu. gayri ihtiyari scrata dönüp sordum:

- bu ineği niye astın buraya?

işte o anda scrat, aptal bir inek fotoğrafının benim için yıllarca bir gizem olarak kalmasına neden olacak yanıtı verdi:

- çünkü romantik.

iki sözcük. "çünkü romantik."
romantik? bi daha baktım ineğe. nesi romantik? ulan ben bu kadar kitap okuyorum, altını çiziyorum, -izmlere batmış durumdayım da şu inek fotoğrafında varsa bi romantizmi göremeyecek miyim yani? kendime yedirip soramıyorum, "sence neden romantik?" diyemiyorum. mevzunun çevresinde dolanıyorum "nerden bu fotoğraf?" diyorum, dedesinin bahçesindeki ineklerden biriymiş. izmirin göbeğinde bayraklı'da bahçe mi varmış. varmış tabi, sonra oralar hep apartman olmuş. çocukken yazları o bahçeye giderlermiş filan "ama şimdi bunları boşver"miş.

o günden sonra bir daha sormadım scrata ineği. verdiği gizemli yanıt, bi anda scrat'ı benden daha sanatçı ruhlu, daha derin, daha ilgi çekici kılmıştı gözümde. fotoğraftaki romantizmi anlayamayan sığ yüzümü görsün istemiyordum.

o inek o panoda yıllarca durdu. çünkü bir ergenin büyümesiyle panosuyla ilgilenmesi arasında ters korelasyon vardır.biz büyüdükçe panonun hayatımızdaki yeri küçülür, hatta yıllarca güncellenmez.

scrat'ın odasına her girdiğimde o koşan inekle mutlaka göz göze geliyordum. bazen scrat, içecek bişeyler getirmek için beni odasında tek başına bırakıyordu ve o zaman panoya iyice yaklaşıp ineğe bakıyor ve kâh kısık sesle kâh içimden soruyordum:

-niye romantiksin senn?
-senin neyin romantik?
-romantiklik kim sen kim?

bu gizem olduğu gibi kaldı. biz büyüdük, dünya kirlendi. scrat odasının dekorasyonunu değiştirdi ve o artık hiç güncellemediği, bakmadığı panoyu da attı. ineğe ne oldu bilmiyorum ama artık inek yoktu. göz görmeyince gönül unuttu. ineği de, fotoğraftaki gizemi de.

iki yıl önceydi sanırım. yaşım olmuş 29. aradan geçmiş 12 sene. eskilerden konuşuyorduk. odalarımızın en eski hallerinden filan. birden koşan inek geldi aklıma, scrat da hatırladı fotoğrafı. eski sistemi kullanmayı bıraktığımdan gayet doğal ve sakin sordum:

burcu: scrat, o inek fotoğrafının nesi romantikti?
scrat: romantik mi?
burcu: öyle demiştin, hatırlamıyor musun. sana sormuştum nerden çıktı bu inek demiştim sen de çünkü romantik demiştin.
scrat: ay öyle mi demişim?
burcu: eveth!
scrat: kızım öylesine demişimdir...
burcu: "öylesine" mi demişsindir?
scrat: ergendik burcu. ne dediğimizi biliyo muyduk? allahallaa ben de bi tuhafmışım hahahah. 
burcu: ... !?
scrat: ne bakıyon be öyle? sende bi boku hatırlamazsın da bu mu kaldı aklında?
burcu: ben yıllarımı verdim ulan o fotoğrafa. vereceğin yanıt bu mu? bari "çocukluğumu hatırlatıyordu ondan romantikti" de. yazıklar olsun scrat, ben gidiyorum!
scrat: ne? dur be manyak. biran duruyo hem!
burcu: bırak yaa, yedin gençliğimi. sen iç onu da.

keşke scrat koşan ineğin fotoğrafını bulsa da, tarasa da, gönderse de ğil mi. ;) 

27.12.2011

iş hayatı sayesinde tanışılan üşütükler


geçenlerde ofise bir kadın geldi.
önce müdüre bişeyler anlattı. ara ara kıkırdadı, cıvıldadı. sanki nası desem böyle yerinde durmakta çok zorlandı. giderayak bana da uğradı, kendini tanıttı ve kartvizitini verdi.

müdürle konuştuğu sırada kadında üşütükçe bişeyler olduğunu düşünmüştüm. sonra karşımda gördüğümde emin oldum. 
gülümsediğinde kadının yüzünde bir kuş havalanıyordu. ama yaşama sevincinden filan değil, yüzünün şeklinden. öyle bişeydi ki, her ne sebeple olursa olsun gülümsediğinde o kuş havalanacaktı ordan. aynı anda çığlık da atarsa mesela, yüzünü görenler bu kuş için "kesinlikle martı! sence? bence de." diyeceklerdi. konuşmaya başladığındaysa yüzünde gizlenen v harfi belirgin bir biçimde ortaya çıkıyordu. 

kadın gidince kalktım yerimden, kadının arkasından kapanan kapıyı göstererek ofistekilere:
- sanki birazz..
ofistekiler kafalarını kaldırmadan işlerini yapmaya devam ederlerken, bir ağızdan "deli o, burcu" dediler. kapıyla konu aynı anda kapandı. film gibiydi. odama döndüm. 

***

dün dehşetli bir iş yoğunluğu içindeyken yanıma müşterilerden biri yaklaştı ve şöyle dedi:
"yılbaşı ağacınız atatürk'ün önüne gelmiş, önünü kapıyor."
 ?
işi gücü bıraktım, baktım adama. devam etti:
"bu ağacı başka bi yere koyamaz mıydınız?"

yılbaşı ağacının arkasında kalan resmini görmezsek atatürk'ü unuturuz diye endişelenen bu duyarlı yurttaşa daha da baktım. belli ki hassasiyet atatürkten çok yılbaşı ağacınaydı.

döndüm atatürk'e baktım, yüzünde gücenmiş bir ifade aradım.
kitli kafasını açacak anahtar sözcükler filan düşünmedim zaten yok öyle bişey,
ama durup dururken ona hırlama imkanı da verecek değildim. dedim ki,
"olur, ağacı biraz kenara çekeriz"  

21.12.2011

işe giderken


elindeki o sefertasının, üzerindeki süper kahraman paltosuyla hiç ilgisi yoktu ama zaten çoktandır postmodern sabahlara uyanıyor, işe yakın ev tuttuğu için metinlerarası yolculukları bedavaya getiriyordu.

geceden beri devam eden yağmurdan her yer balık grisiydi. çöpünü diğer çöplerin yanına koydu, bu sabah da diğer sabahlar gibi belediyenin şuraya neden iki çöp konteynırı koymadığına anlam veremedi. caddenin bu kez sağından değil de solundan yürümeyi seçti. yeni duş almıştı, saçlarını da kurutmuştu ama üç beş adım sonra tüm vücudu üşümeye başlayınca ince giyindiğini anladı. hızlanarak yürürken yeni kurtulduğu sinüzitten sonra tekrar hasta olmak korkusu düştü içine. kendi için çok endişelendi. ortalık yine sıcak ekmek kokuyordu. bugün yolun solundan yürümekle isabetli bir iş yapmıştı. çünkü yolun sağı bir sürü liseli tarafından işgal edilmişti. sabahın köründe ergence bir enerjiyle, boğuşarak, gülüşerek, yüksek sesle uğuldaşarak yürüyorlardı. sıra sıra süpermarketlerden birinin manavı tezgahına hormonlu domateslerini dizmekteydi. yanından geçerken, manavcının liselilere hormonlu domateslermiş gibi baktığını gördü. haksız da değildi. içinden eşek sıpaları dedi manavcının yerine söyledi bunu. ilk caddeyi tamamladı ikinci etaba geçerken bir minibüs neredeyse paltosunun eteğini yalayarak geçti, umursamadı bile. bu şehirde bir yayanın ölümden döndüğü anlar öyle çoktu ki, artık heyecanlandırmıyordu.

ikinci caddedeki devlet dairesinin önünde bir kalabalık vardı. giderek pankartlar, dövizler -sözleşmeli köle olmayacağız- afişler, grev forması giymiş kadınlar erkekler kapladı ortalığı. bir ara aynı devlet dairesinde çalışıp sonra birinin tayini çıktığı için ayrı düşen memurların grev vesilesiyle karşılaşıp kucaklaşmaları. ve nihayet megafonlu memur göründü. tam yanından geçerken kitleye atılacak sloganı verdi: eeeeşit iiiişe eeeeeşit  ücret. ayrı düşen memurlar sarılmakla meşgul kollarını havaya kaldırdılar: eeeeeşit iiiiiişe eeeeeşit ücret. karşıdaki restoranda oturanlar tam önlerinde slogan atan grev grubu yokmuş gibi kahvaltı edip sohbet ediyorlardı. e yani ne yapsınlardı. grevdekiler adına kızgın ve onları destekleyen bakışlarla baksınlar mıydı. herkes kendi halinde olacaktı tabi. kadıköyü seviyordu ki köşeyi dönerken ani bir omuz yedi. sefertasında çalkalanan çorba için endişelendi. çok da üşüyordu kesin yine hasta olacaktı. meydana çıktı. karşısında kocaman bir yılbaşı ağacı vardı. güzel değildi. bir ağaçtan çok kocaman bir kukuletaya benziyordu. ışıkları beklerken arkasındaki iki adam konuşuyordu. chp'li belediye mi dikmişti bunu buraya, büyükşehir belediyesinin işi miydi. içinden adamlara yanıt verdi, ona göre kadıköy belediyesi dikmişti ama ne farkederdi artık  hiçbirşey önünde fotoğraf çektirmek için poz verenleri durduramayacaktı.
nihayet iş yerinin sokağına girdi. hava aldatıcı ve ürperticiydi, lan gerçekten çok üşümüştü. 

2.11.2011

kamelyalı kadın


"ben derim ki: bir dil adamakıllı öğrenilmedikçe konuşulamayacağı gibi 
insanlar da iyiden iyiye tetkik edilmedikçe roman şahısları yaratılamaz."
okuduğum ilk romanının ilk cümlesi
kılıftan o kapağını hiç görmedim


kitap okumayı seven insanların benim gibi olanları, maziye bir bakıverince okudukları ilk romanı, yaşadıkları ilk aşk gibi anımsarlar. daha güzelleriyle karşılaşmış olsalar da, ilki bir başka  gelir onlara. aslında hiç de unutulmaz ya da inanılmaz değildir hatta genellikle tesadüf eseridir. o sıralar illa ki birine aşık olmak icabeder ve işte o'dur yani o olur öyle. böyle insanlar ilk aşkını değil, o zamanki kendilerini düşünmeyi severler daha çok. ilk kez aşka düşme halini. birden "içine düştün yeter artık" diye bağırır  anne ozamanlar birzamanlar. okuduğu romanı kasteder. "aynoolduki" deyip zoraki  kaldırır başını insan. meğer çorban soğumuştur mesela. kafa gitmiş tabi. kafa romanda. ama beden çorbanın vaktinde içilmezse soğuyan ve anlamını kaybeden o basit dünyasında hep. ruh-beden ikiliği hakkaten ne pis bişeymiş böyle zamanlarda anlıyo insan.

içine düştüğüm, okuduğum ilk roman fransız yazar aleksandre dumas'ın yazdığı kamelyalı kadın'dı. o sıralar en fazla 10 yaşındayım. kapıldığım kitap ne küçük prens, ne çocuk kalbi, ne şeker portakalı... kamelyalı kadın.  bir fahişenin hüzünlü hikayesi. te allaaam bişeyim de normal olsa. kamelya neydi, fahişe ne demekti, bakire kimdi. en temel noktalar benim için bilinmezdiler. yine de sormadım kimseye. cümle içinde kullanımından kamelyanın çiçek olduğunu çıkarınca fahişeyi de bakireyi de çıkarırım diye düşündüm heralde.

sayfaları bak böyleydi
hiç unutmam kitap tahta gibi sert kapaklıydı. eski duvar kağıtlarındaki gibi ebruli bir desen vardı üstünde pembeli beyazlı. kapakta bişey yazmıyordu ne yazar ismi ne kitap ismi. demek ki renkli parlak kağıda basılı bir kılıfı vardı da kaybolmuştu. kitap sahaflarındaki o eski kitap kokusu sinmişti her sayfasına. küflü gibi. sayfaları sarıdan kahverengiye dönüktü ve muhteşem bir yazı stiline sahipti. evet muhteşemdi o yazı stili. neydi. allah bilir new times romandı. yani her zamankindendi. ama değildi işte. o eski kitabın içinde o yazı stili unutulmazdı. yeryüzünde bir tek ananemin başarabildiği kabak tatlısı gibiydi. işte bana öyle gelirdi. o yazı stilinden sözcükleri takır tukur, dudaklarımı kıpırdatarak okuyordum. pıtıtı tıpıtı tokutu tutkutu. kitap orta kalınlıktaydı. ben de orta kalınlıktaydım, okuma hızı bakımından olsun, anlama bakımından olsun. olsun. geç olsun güç olmasın. bir hafta sürmüştü okuyup bitirmem. haftada bir kez yıkandığım için banyo günüme de denk gelmişti mesela. banyoda öylece elimde kitapla dikildiğimi görüp beni banyoya koyduğu gibi bulan anneme allah sabır vermişti.

romanın konusu da yazı stili kadar sürükleyiciydi. tam anlamıyordum ama sürükleniyordum. 

bir kadın karakter vardı, çok güzeldi, çok hüzünlüydü, sürekli operalara davetlere gidiyordu. insan isimleri yabancıydı ve söylemesi zordu. özel isimlere gelince dilim dolaşıyordu pıtıtı tuputu dut! ilk okuyuştan sonra yüksek sesle tekrar ediyordum. kıştı. ev sobalıydı. camlar buğuluydu. sıklamen diye bir renk vardı. televizyonda köle isaura yayınlanırdı, zenginler de ağlar daha başlamamıştı. okumayı sevdiğim yer sobanın arkasındaki koyu yeşil uzun koltuktu. sokaktan akranım çocukların sesleri geliyordu. annem pencereden bakıp o çocukların kış havasında üstlerinde incecik giysilerle nasıl hasta olmadıklarına şaşırıyordu. romanın sonunda kadın veremden ölüyordu. kitabın bitiyor olması, kadının veremden ölmesinden daha çok üzüyordu.
ama nooldu. o ilk romanın ordan aldım yürüdüm ben sonra. yaa.

23.10.2011

maskenin ağababası:


iş toplantısı gibi görünmeyen ama öyle olan yere, dün takıp gittiğim. 

öyle bi maskeydi ki, arada bir iş ortamında kullanamayacağım kadar oturamadı üstüme. neremden ürettiysem. dizi karekterlerinden apartılmış, epey de abartılmış bişeydi. taksiye binerken şöyle bir silkelenip hepsini attım asfalta. 
paaat kapattım kapıyı.

maske altında durmaktan dinlenmiş, pembeleşmiş, tazecik ciltlenmiş yüzümü taksiciye dönüp "kadıköye" dedim. ohh. taksicinin dünyasına teslim ettim kendimi. ya pür sessizlik ya memleket hikayeleri. du bakalım.

bu inceden gelen uğur dündarın sesi miydi yaf. tamam gündemci bi taksi bu. -da bu saatte ana haber kalmaz bu nasıl.. hımm arenayı radyodan da veriyolar demek. karşılıklı konuşmalar. televizyonda arka fon da siyahtır şimdi....
televizyonda arka fon da siyahtır şimdi.
gün geceye dönmüştür, 
ılıktan bir rüzgar esmiştir. 
biri, tekli bir koltukta bişeyler anlatır. 
yanlış bir ışık vurur alınan ifadesine, 
makyajı kötü görünür. 
yanında belki bir sehpa, 
şanslıysa arkasında bir kitaplık yalandan.
tek kural vardır: lütfen kameraya bakmadan.

ensesinde toplayıp medikal mandalla tutturduğu yüz derisiyle uğur dündar karşısındadır. dündar sorar tanık ifade verir. ömer lütfi topal, dündar kılıç, küçük veli, ayhan çarkına sıçtığım bi ton isim, fiil. 

radyoyu dinlerken laf olsun diye dedim öyle: "şu veli küçüğünde her iş de bi parmağı, her ortama uygun bi maskesi varmış." kendim kaşındım. meğer bunu bekleyen taksici birden "HE YAA.." sesiyle patladı ve tek hamlede radyonun sesini,  müşteri beklediği zamanlardaki o sevdiği seviyeye getirdi. bi anda yer gök demir bakır uğur dündar oldu, herkes arenadaydı hepimiz bu işin içindeydik. 

uğur dündar bişey sordu, röportaj veren evet dedi. bunun üzerine taksiciden, yol boyunca ve yola doğru tükürür gibi söylediği 32 "vay anasını" nidasının ilkini duydum. beşiktaştan kadıköye kadar sürecek olan bu yolculuğa 31 tane daha "vay anasını" sığabileceğini bilseydim, zaten taksiye binmezdim. neeeebiliym, o kadar tutmaz diye düşünmüştüm.

radyodan aldığımız gazla konuşurken, uyuşturucu ticareti deyince silah kaçakçılığı da demek zorunda kaldık. bir hiç uğruna ölen çocukları  andık, herşeyin farkındaydık. vay anasını. şehitlik kavramının uydurma, devletin kaydırma yapısına selam çaktık. o kadar konuştuk da bir kere vatan sağolsun demedik. vay anasını. konu bu olunca "sesini kısmak" deyimini de mecaz anlamıyla almış bulunduk, bize susturmanın hiçbir hali yakışmazdı artık. radyodan bangır bangır bi uğur dündar, bi yandan ben, bi yandan vay anasını, söylene söylene eve vardık. inerken baktım taksici radyoya bakarak "ben seni dinledim ama güzel kardeşim sen de hiç konuşturmuyosun ki" deyip çileden çıkıyordu. böyle zamanlarda gözlerim hep yiğit bulutu arıyordu.
paaat kapattım kapıyı. 
indim.

- şşşşşiir fena olmadı be.

23.07.2011

hayatta her şeyin bir şeyi vardır.

bazı mantık soruları vardır,
genellikle yanıtları birazcık dikkat ister ve insanlar bu tür sorularla aniden karşılaştıklarında genellikle dikkatsizlik ederek yanlış yanıt verirler.

mantık sorularını aniden sormayı seven, bunu adeta hobi haline getiren sıkıcı tipler de vardır. soruyu beklemediğiniz bi anda birden sorarlar ve istedikleri yanlış yanıtı aldıktan sonra, "emin misin" filan diye biraz daha meraklandırıp en sonunda gerine gerine doğrusunu söylerler. sizden bütün istedikleri "tabi yaa, nası düşünemedim" türünden bir ifadedir. yüzünüzde bu ifadeyi gördükten sonra mutlu bi şekilde arkalarına yaslanırlar. gerçekten çok tuhaflar... ama bir karasinek bile doğada bi işe yarıyo dikkat edersen. bu tiplerin de var demek bi hikmeti.

resimde kaç üçgen vardır? *
hikmet şu: bu tipler bu sorularıyla farkında olmadan sizin hayatınızda birşeylere hizmet ederler.
tabi anlayabilene!

çünkü hayat öyledir ki, gün gelecek o mantık sorularının doğru yanıtlarına çok pratik amaçlarla ihtiyacınız olacaktır ve siz yine yanlış yanıt vereceksinizdir. bu bir cilvesidir. hayatın.

şimdi örnekle anlatmak üzere biraz benim çocukluğuma gidicez, sonra tekrar stüdyoya dönücez, hep birlikte izleyelim.

ben yine o zamanlar çok küçük yaştayım.
ve daha o zaman anladım ki, mantık sorusu biriktirmeyi ve aniden sormayı seven  tiplerle hayatım boyunca karşılaşabilirdim ve bu problemin ne zaman, kimin içinden çıkacağı hiç belli olmadığı için alınabilecek herhangi bir önlemi de yoktu. bu tipitoşların arttıkları dönemin ekseriyetle okula ilk başlanan yıllara denk geldiğini de ibretle müşahade ettim. o dönem kendi yaşıtınızdan(7) tutun da yetişkinlere(77) kadar türlü insanın sizi görünce mantık sorusu sorası geliyor idi. (peyami safa'ya bağladık, hemen topluyorum)

hele belleğindeki onca genel kültürle, tonla ansiklopedik bilgiyle sabah akşam evin içinde ne yapsın bilemeyip kendini, bilmeceye-bulmacaya, dil üstünde adeta hayat kaydırmacaya, hatta bi yakalarsa çenesiyle yaşamaktan soğutmacaya veren bazı emekli  amcalar vardı ki, yakaladılar mı sıçtın geçmiş olsun.  yazılmamış bir taze hayat kuralı olarak amcayla göz kontağı kurmamam gerektiğini o yaşta bile hissederdim.
amcanın gözlerine bakmamak gerekir ama çocuklar tehlikeyi sever.

evet burcu, tahmin ettiğin gibi necatibeyamcanın sana bir sorusu var:
- söyle bakalım burcu, 1'den 100'e kadar sayı içinde kaç tane 9 vardır? 

düşün burcu. kolay gibi görünüyo ama kolay olsa hayatta sormaz bu ihtiyar. kesin bi ince hikayesi var bu sorunun. ama ne. içinden say:

9 - 19 -29 - 39 - 49 - 59 - 69 - 79 - 89 - 99. yani  11 tane. demek ki sorudaki ince nokta da 99'da iki tane 9 olması. vay çakal necati şimdi yedim seni:

- 11 tane necatibeyamca.
- hayır bilemedin burcuuu. bi daha düşün. 
- ??? ama iyi de bütün 9'ları saydım ben?
- nasıl saydın söyle bakalım.

burcu az evvel içinden saydığını yüksek sesle tekrar sayar, parmaklarından da yardım alır. tam 89'u söyleyip 99 için dudaklarını büzdüğünde, necatibeyamca atlar ve acayip keyifli bi havada der ki:

- ya 90? bu sayıda 9 yok mu? ya 91? ya 92? .... 
burcu hayretler ve hüsranlar içinde o cümleyi kurar: (kurur. yok kurar kurar)
- tabi yaaa, nası da düşünemediiiim. 
necatibeyamca sorduğu sorunun zekaölçerliğinden bir kere daha emin ve mutlu, ama karşısındaki kız çocuğunun zekasından şüpheli ve hayalkırıklığına uğramış bir havada başını aşağı yukarı sallayarak:
- yaaa... yaaa... eder.

şimdi burada alınacak ders şu;
bu amcalardan filan zamanında gereken ders alınsaydı, bu tür sorulara karşı idmanlı olunsaydı, geçen gün ikeaya gidildiğinde mutfak dolaplarına kaç dolap kulpu gerekir, sorusuna da doğru yanıt verilebilirdi.

genellikle herkesin evinde mutfak olduğunu varsayarak size de soruyorum:

- mutfak dolaplarının kulplarını değiştirecek olsaydınız, kaç düğme almanız gerekirdi??

geçen gün evden çıkarken saymadığım için ikeada bu soruyu kendime sormak ve tavana bakarak tahmin etmek zorunda kaldım. soru basit gibi görünüyordu, bulduğum yanıtın doğru olduğundan yine emindim. ve ama sen haklıydın necatibeyamca, çocukken de gerizekalıydım hala gerizekalıyım.  bütün iki kapaklı dolapları saydım da, tıpkı 90 ile 100 arasındaki 9'ları unuttuğum gibi, dolapların arasındaki çekmece kulplarını unuttum. 
kabul edin siz de unuttunuz. (unuttum diyin lan yazıktır)

çekmeceleri hep unutuyoruz. :(

sorun şu ki, arabam yok. geçen sefer otobüsle gidip taksiyle döndüm. şimdi yol ve taksimetre gözümde büyüyo.  bu aralar ikeaya gidecek olan varsa haber versin. ne demiş kayahan abim, "yolu ikea'dan geçen herkesle bir gün bir yerde buluşuruz." 
5 dolap kulbu daha lazım. 

* "44" tane. Bir üçgenden oluşan "16", iki üçgenden oluşan "16", dört üçgenden oluşan "8" ve sekiz üçgenden oluşan "4".
   

21.02.2011

yaşama kederi

Diyorlar : "kül olmaz ateş yanmadan,
Denizler durulmaz dalgalanmadan"

işsiz aylak günlerimdi. günler birbirinin ikizi üçüzü beşizi... birbirini kovalardı. yine o zaman da her zamanki gibi dünya nasıl olması gerekiyorsa öyleydi. bense kendi isteğimle iş yaşamından ve umrumda olmayan insanlarla ilgilenmekten kesin olarak uzaklaşmış; hikayeyi yakın çevreye, eşe dosta, filmlere, müziklere, romanlara indirgeyenlerden olmuştum. bu tercih, dünyanın o uğultusu içinde dünya tarafından zerre kadar hissedilmemiş, ana haberlere konu olmamış, gastelerde iki satır bile geçmemişti. benimki çember içinde sadece yer değiştirmekti.

aylaklığın en şahane yanı 9-6 döngüsünden çıkmaktı. ama hayatta her şahane şeyin kepaze bir bedeli vardı. bu mecburiyetten çıkmamla uyku saatlerimin bozulması bir oldu. kaldı ki benim değişmez bir uyku düzenim hiç olmamıştı. o konuda hiç babama benzemedim bak. zaten annem hep der ki, ben babamın hep kötü yönlerini almışım. haklı kadın.  
aylaklık günlerinde bir gün boyunca hiç uyumadığım olurdu bazen.

arkadaşlarla akşamları insan gibi buluşmalar için saati kurup alarmla kalkar, öyle giderdim. milletin gözleri alsancak kordunun ışıklandırmasının masalardaki yansıması gibi ışıl ışıl parlarken ben uyku sersemliği içinde, gözlerimi ışığa alıştırmak için oğuşturarak yeni güne adapte olmaya çalışırdım. onlar ertesi günün erken mesaisi için yatma saatlerine uygun adım evlere dağılırken ben cin kesilir, peki şimdi ne yapacağımı düşünürdüm. hiç mutsuz değildim, aksine hayata karşı tatlı, yıpratmayan bir intikam duygusu içindeydim.

fakat günlerden bir gün, 
hiç unutmam 
peşpeşe dört gün boyunca yakamı bırakmayan bir ölüm korkusu uğradı bana. durup dururken. ben sonraları bunu o günlerdeki uyku bozukluğuma yordum. dertsiz başa çorap örmeye yordum.

ölüm korkusu ile geçen dört gün ve gece...
yaşamak o kadar güzeldi ki birden ne yapacağımı şaşırdım. o dört gün boyunca her yattığımda "bişey olacak ve uyanamıycam" korkusuyla zoraki uykuya daldım. sabah gözlerimi açtığımda sırf "yine yaşıyorum, bugün de yaşıyorum" sevinciyle deli gibi geçti o günler.  yediğim yemekler, içtiklerim, sıçtıklarım, konuştuğum, dokunduğum insanlar herşey öyle bir mucize gibiydi.
bir mizah dergisinden seneler önce kesip sakladığım.

o dört gün boyunca yatağa her yattığımda iç organlarımı dinledim ve yaşıyor olmanın fizyolojik olarak bildiğim kadarıyla nelerin düzgün çalışmasına bağlı olduğuna şaşırdım. kendimden çıkıp çevre koşullarımın -o anda dahil olmak üzere- yaşamama aslında tamamen tesadüfi bir şekilde izin verdiğini, o an kafama bir meteor düşebileceğini, deprem olabileceğini, yan dairede yangın çıkıp alevlerin ben uykudayken beni bulabileceğini ve daha neler olabilleceğini, olacaksa durdurulamazken bi şekilde olmadığını yani bana tesadüf etmediğini düşününce aklımı oynatacak gibi oldum her defasında. 

yaşıyor olmak ne kadar zorluydu ölmek ne kadar kolay, 
çabuk ve herhangi bir anda gerçekleşebilirdi. çok basitti. bense çok savunmasızdım.

önce bedenin anlaşılmaz canlılığı, sonra ölümcül kazalar. bunları düşünme sırası hiç değişmedi ve son düşünme durağı da ölüm haliydi. nası bişeydi. ölümde ben...
zor bu, olmuyor.  yani bilmediğin bişey üzerine ne kadar düşünebilirsin.
insan kendi ölümünü düşünürken bile aslında yaşamı düşünnmeye devam eder ya, hani son nefese odaklanmaya çalışıp hemen ardından birden, başucunda ağlayanların kimler olacağına, kendi cenaze törenine atlayıverir. yani yine yaşamı düşünmeye devam eder, tek farkla ki kendi orada değildir. ama orada olmayışını da herhangi bir başka yerde oluş gibi düşünür ancak. ben atlamamaya, kaymamaya çalışarak kendi ölümümü düşündüm o dört gece. alamadım kendimi bu düşünceden. 

bi karanlık, buz gibilik evet tamam. hep bilinen şeyler işte. ölümü neye benzetiyorsak şimdiye kadar hepimiz. peki hep söylenen zamandışılık ve mekandışılık. nasıl bişey olabilir ki diye düşündüm. ama bu iki sözcüğü sözcükten öte kavramak mümkün müydü.

sonra bir korku duydum. bir korku ki, kelimeler kifayetsiz burda şimdi. delirtir kısa yoldan.
bir de derin, kopkoyu kuyu dibi gibi yalnızlık. en az ölümü düşünmek kadar delirtici.
ölümün rengi siyahsa ölümdeki yalnızlığın rengi de koyu bi lacivert. insanın çaresizliği yine 57 numara ten rengi.
o son nefesi verip giderken son bilinçli bakışta yardım et desen bile, yaşayanların, en güçlülerin bile seni tutup çekemeyeceği an.
bişey oluyor, ne oluyor. ama geri dönülmez bişey o. bir daha asla kıpırdamayacak bir beden o.

yooook, her türden dini geç, bütün bunlara rağmen tanrıya da çıkmadı yolum.  güldürmeyin beni. aksine daha keskin bir saçma duygusu geldi yerleşti  içime o günlerde ve sonra. hala.

büyük korku, çaresizlik ve o ana dair derin yalnızlık hissi. bunları unutamıyorum o dört günden. ölümü düşünerek yaşanmaz lafını o günlerde laftan öte anladım. dayanılacak gibi değildi çünkü. çünkü sen istemeden ölüm gelip seni bulursa çok fena.  (isteyenler de var biliyoruz bkz:intihar) ve yaşamak ne güzeldi, ne zordu hayatta kalmak. ne büyük tesadüftü günler yıllar boyu sürmesi bunun. yaşamak ne kederli bişeydi. dertli değil kederli. farklı bunlar. keder güzel sözcüktür, olumludur ve olan biteni olduğu gibi hissetmenin adıdır. ve yaşama kederinden intihara atlıyor kafa. çünkü ölümden korkumu bunca anlatışım intiharı anlamama engel de olmuyor aslında. nasıl ki ayrılık da sevdaya dahil, intihar da yaşama kederine dahil.  evet o adam güzel söylemişti zamanında, "yalnızca gerçekten ciddi bir tek sorun var: İntihar. yaşamın bu haliyle yaşanmaya değip değmediğini düşünmek..."

panik-atak gibi bişey miydi o dört gün boyunca yaşadığım. başlangıcı mıydı. 
bilmiyorum. bilerek üstünde durmadım. hiçbir psikolojik desteğe inanmadığım gibi hayatım boyunca bir kere bile o sakinleştirici, uyuşturucu ilaçlardan da kullanmadım. hiçbir derdim tasam, istemsiz fiziksel tepkilere neden olmadı. zihnimi bulandıran, teklifsiz gelen rahatsız edici düşüncelerin fiziksel tek sonucu, geçenlerde bahsettiğim gibi birden şarkı söylemeye başlamaktan ya da yüz buruşturmaktan ibaret. benim de rahatsız edici anıları zihinden kovalama yöntemim bu.

işte ama o dört gün süren ölüm korkusundan beri, çevremde olan bitene, kafa ütüleyene derin bi  kayıtsızlık eser kaldı bende. bakışlarımda hep bi oyunculuk, çıkan fırsatları kaçırmayan bi alaycılık hep. "ulan en fazla ne olabilir ki" var, "daha kötüsü ne olabilir ki" ile aynı anda "daha iyisi ne olabilir ki" var. matematiğin tarif ettiği doğrudan başka hiçbir doğruyu da varsayamıyorum zaten.

ama hızla geçip gitmekte olan ömrüme, çürümekle meşgul bedenime değen, beni genel kayıtsızlığımdan çıkaran, alaycılığımı bozan tek bi hikaye var: sevgi. sevgi varsa zamanın geçişi daha yumuşak, sevgi varsa saçma hissi az daha uzak...

26.11.2010

şurdan bi kişi uzatır mısınız

olayın geçtiği yer      : minibüs
akşamlardan             : dünkü
kafa durumu             : yine mi güzel yine mi çiçek
rezil olunan kişi sayısı: şoför dahil bir tam minübüs
meyhanesi               : agora

bindim.
tek cam kenarı yer, arka dörtlünün önündeki ikilideydi. arkamdan gelenlerden önce orayı kapabilmek için  şoföre cebimdeki son nakit olan 50 lirayı bindiğim gibi uzatıp, para üstünü beklemeden cam kenarına geçip oturdum. nerede ineceğimi de söylediğimi sanıyorum. okuyacağım kitabı çıkardım, mp3 çalarda kafama uygun bir müzik aradım, bu arada minübüs doldu ve hareket etti. yolculuk için hazırdım ama bir şey eksikti hala: para üstü.

iki yönlü ok iki ucu bok
minibüsteki  para hareketini gözlemlemekteyim, herkes parasını uzattı üstünü aldı. demek ki en son benim verdiğim 50'nin üstünü hazırlayacaktı deneyimli şöfer. kulağımda da kulaklık olduğundan "50 veren kimdi" diye sorarsa ve duymazsam, birisi cukka eder mi paranoyası basmış beni. bu arada kulağımdaki müzikten de nedense vazgeçmiyorum. tek yaptığım uzaktan şöferi kesmek. beş dakika geçti. ben para üstüne çok pis kitliyim artık. bu esnada şoförün dikiz aynasından minibüsün içine soran bakışlarını gördüm gibi oldu. hah, dedim vaktidir, çıkar kulaklıkları burcu. çıkardım ve sorduğunu zannettiğim 50'nin üstü kimindi sorusunu tekrar etmesini bekledim. tam beklediğim gibi soru da geldi:

şoför: 50 lira neresi? (soru tam olarak böyleydi)
ben: burasıııı...

sessizlik.

para üstü gelmiyor. arkamdaki iki kız kikirdedi. onlar kikirdeyince ben düşündüm. acaba değişik bir tonda mı yanıtlamıştım bu basit soruyu. hani "burasıııh agora meyhaneeğesiiiih" güftesindeki "burası" tonunda mıydı? yanıtımı tekrar düşündüm saniyelerde. galiba öyle olmuştu yav çok komik oldu o zaman. neyse. ama neden para üstü gelmiyor hala? kimse istifini bozmuyor. kulaklıkları da takamıyorum. birşeyler ters ama ne? şoför tekrar seslendi:
daha fazla yüz kızarması

şoför: 50 liradan nereye? (tam olarak böyle dedi)
ben: burayaaa!
şoför: ablacım onu anladık da nereye gidiyosun?
ben: haaa... ben şey x'e.

sessizlik.
minibüste çıt çıkmıyor. sağolsunlar, olgun insanlarmış.
yine de nolur nolmaz takmadım bi süre kulaklıkları. sandım ki taktığım gibi kahkahalar patlayacak. gerçi patlasa nolcak. sen de şabana vurup onlarla gülcen kendi yaptığına. bekledim, birisi "kafan mı iyi" diyecekti kesin. bu soru ya şimdi sorulurdu ya da hiç... onu da sormadılar. kitabımı açtım, ne yapıyorsam  daha normal yapmaya çalıştım. kitapları normalde yakın tutarak okurum, bilerek biraz daha mesafe koydum kitapla arama mesela. agora meyhanesini filan düşündüm. nerden nereye gitmiş kafa. para üstü de geldi tabi. 
benim dışımda ortamdaki herkes için konu o değilmiş zaten, hiç o olmamış ki.

19.11.2010

ibrahim, bir şiiri beş gündür anlayamayan şapşal kim

bir şiir var.
yani varmış, 
ben sonradan, bir türk filmi vesilesiyle öğrendim varlığını. şiirin okunduğu bölüme tv'de tesadüf edince farkına vardım. adam gibi kulak verince  elimden düştü şişler, örgüler. tv olunca geri de alamıyosun artık. o an aklımda kalan son dize:
"ibrahim, gönlümü put sanıp kıran kim?" 
 
bu son söz zaten başlı başına benjamin biolay iken, o son sözden öncesinde de çok acayip bi film dönüyor şiirde, ama tabi ki  dizeler uçmuş gitmiş, kafada öyle bi hava kalmış. 
naparsın 
koşarsın google'a. dersin böyle böyle:  
asaf halet çelebi + ibrahim  + put
 
"ibrahim"miş şiirin adı. başladım okumaya. okudum bitti. anlıyo gibiyim ama tam olmuyo. hz. ibrahim kimdi? buhtunnasır ne lan? o ilk kıta nasıl öyle çarpıcı? ya son satır nası dağıtıyo ortalığı? hz. ibrahim'i kurcaladım biraz. buhtunnasır'ın nebukadnezar da denilen babil kralı olduğunu öğrendim. hani sevgilisi semiramis'e asma bahçelerini inşa eden. tamam ibrahim maneviyatı temsil ediyo, buhtunnasır boğazına kadar dünyevi bi terbiyesiz. kral olmuş ama adam olamamış. anladık. ibrahimin tarihteki en şahane ayarlardan denebilecek put kırma hikayesini okudum.  

kabeye giriyo bu, o zaman her bi taraf alabildiğine putluk...  bir baltayla kırıyo bütün putları, en büyük puta ellemiyo, putun eline asıyo baltayı çıkıp gidiyo. sonra geliyo putperestler, ibrahime diyo maceraperst misin ulan niye kırdın putları? ibrahim de diyo ki balta en büyük putun elinde ben yapmadım o yaptı. putperestler, olur mu öle şey ibrahim, onlar put! ibrahim de bunun üzerine ne dese beğenirsin? kazanın doğurduğuna inanı.. yok pardon karıştı, tapıyonuz ya işte niye kırmasın filan diyo. bu laftan sonra moraran putperestlerle ilgili bi bilgi yok. işte bunları bu şiir vesilesiyle öğrendim. buhtunnasır'ın da mesela yahudileri kudüsten kovduğunu filan. esktra hikayeler de aldık. bi dünya şey öğrendik ama şiirle ilgili adamakıllı analiz yok. işte bu şiiri araştırayım derken buralara gittiysem demek ki daha önce de aynı sebeple denk gelmemişim dedim. 

ya sen ne diyorsun? ikinci gün sabah uyandım yine aklımda bu şiir. te allaaam dedim, nolcak bu halim. anlayamazsam çatlıcam. gittim şiirle ilgili makale yazmış bir profesör buldum netten. ankara üni.den. ona mail bile attım, makalenizi gönderebilir misiniz ulaşamıyorum, ulaştıklarım da hep dini göndermeli filan diye. ertesi gün şakkadanak yanıt geldi profesör doktordan: iş bankası hesap numarasını göndermiş, 10 tl karşılığında yollucakmış o makalenin de olduğu kitabını. kitabı napayım bi makale be! kopyala yapıştır iki dakka. hiç işim yok gitçem bankalara, vazgeçtim. bi başka makale buldum yine şiirle ilgili onu da bi tuğgeneral yazmış (!)  okuyorum, bi yerden sonra gülme geldi bana, çünkü mesaj kaygılı general abimiz, şiiri bırakmış herşeyden bahseden adam olmuş  bi yerden sonra. maceradan maceraya koşuyoz yani şiir yüzünden.  edebiyat örtmeni bi arkadaşım var ona sordum, buluşçaz yarın. zaten beş gün oldu evire çevire çözdük biz kardeşimle az buçuk. 

neymiş ulan şu şiire gel diyosun, geliyorum bi dakka canım.
şiiri duyduğum film acı aşk. sırf senaryosu onur ünlü'nün diye açıp izlediydim. ilk izlediğimde demek kendimi verememişim filme ki, atlamışım şiiri. ikincisi işte bayram ekranına bakarken oldu annemle. zaten şiirin geçtiği yere kadar izleyip nette aldım soluğu. yalnız helal olsun bak onur ünlü'ye. seviyorum keratayı. o filmde o şiir okunmasa ben ömrü billah hz ibrahimi merak etmicem çünkü. nebukadnezar'dan da ancak matrix'i tekrar izlersem haberim olurdu. o da beni şiire götürmezdi. şiirin sahibi asaf halet çelebi'ye ise liseden aşinayım, o kadar. böyle sağa sola serbest gönderme yapan alt yapısı iyi sinemacılara ihtiyacımız var diyerek sosyal tespitimi de yapıp tamam be şiire geçiyorum:

ibrahim şiiri şairin bu kitabından
İbrahim

ibrâhim
içimdeki putları devir
elindeki baltayla

kırılan putların yerine
yenilerini koyan kim


güneş buzdan evimi yıktı
koca buzlar düştü
putların boyunları kırıldı
ibrâhim
güneşi evime sokan kim

asma bahçelerinde dolaşan güzelleri
buhtunnasır put yaptı
ben ki zamansız bahçeleri kucakladım
güzeller bende kaldı

ibrâhim
gönlümü put sanıp kıran kim


bi kere ilk kıta zaten yemiş bitirmiş bütün hikayemizi. hepimizin.
ikinci ve üçüncü kıta adamı zorla tanrı inancına götürtüyo olabilir ama ben hala alternatif dindışı bir yoruma kasıyorum. derken sön kıta yani dize/soru çok acayip işte... benim yorumum şu, şair "ben ki zamansız bahçeleri kucakladım" diyo ya, yani ben ki diyo (benim allah belamı versin şu analize bak) aslında nerelerdeyim, sevdiceğim beni anlamadı, içi boş ya da değersiz put zannetti gönlümü. ibrahim sen iyi bilirsin bu işleri diyo, o yüzden ibrahimi seçmiş zaten meramını anlatmak için. niye böyle olduk biz bununla diyo. (ve yine okurun taze kuyruk acısı fırlıyo burdan evet) bak şiirin başında nerden alıyo nereye getiriyo lafı yaa...  ve başta içimde derken sonda gönlümde sözünü seçmiş dikkat edersen. demek ki farklı.  buzdan evin güneş karşısındaki çaresizliği, buzdan eve şairin içine kapanışı dersek güneş sevdicek olur mu? "güzeller bende kaldı" kısmı ise kaldı öyle, hala dindışı tam bişey bulamıyorum.

şimdi kimse kalkıp da "ne kasıyosun, kabak gibi tanrı inancı var dinsel bi şiir işte" demesin bana  valla atarım klavyeyi kafasına.  öyle olmazsa çok güzel olacak çünkü.

hayatımda ilk defa bir şiir günler boyu (5 gün) düşündürdü beni. valla güzelmiş. böyle düşündürcek şiirler bulsak hep. nadir ezberlediğim şiirlerden biri oldu ayrıca. bir diğeri cemal süreya'dan "üstü kalsın". o da başka bir yazıya kalsın. zaten buraya kadar okuduysan dişimi kırarım.