yol hikayeleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yol hikayeleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31.03.2011

on kuruş

benim adres bulma ve adres tarif etme özürüm var. bugünkü örneğimiz adres bulma kısmından. adres tarif etme hikayelerim artık zaten kısa:
(bkz: ben de yabancısıyım valla)

10 gündür aralıksız çalıştığımı daha önce söylemiş olmalıy.. tamam be öf.
böyle aralıksız çalışınca insanın aklına inadına yapılacak bir takım şeyler geliyor. mesela kuaföre gitmek. saçım uzadı da saçım uzadı. bi tane de yetenekli kuaför bulmuşum. o da saçma bi yerde... ev ile iş arasında orta bi nokta da. indisiyle bindisiyle benim kuaförüm ama işte.  geçen sefer kadıköy istikametinden elimde adres tarifiyle bahtsız bir minibüs şoförünü canından bezdirerek bulmuştum mekanı. 
sonraki zamanlarda kuaförün yerini iyice bellemek için eve gidiş yolculuğunda "nerdeydi bu kuaför" diye bakınıp "hah tamam" diye sağlama yapmışlığım da var. 

dün sabah, işe gitmeden önce müdürü arayıp kuaföre gitme iznimi kaptığım gibi kendimi attım bi minübüse. baktım en ön koltuk boş. tüh bee. hazır boşken kadıköye kadar gidilirdi ne güzel. neyse napalım incem biraz ilerde. 

parayı uzatırken sordum şoföre, kuaförün olduğunu tahmin ettiğim yakın semt ne kadar diye. şöfer yola bakmaya devam ederek "1.40" dedi. cüzdandaki bozukluklardan tam para uzattım. yine bana bakmayarak açtı avcunu. bıraktım paraları avcuna ve derhal yola dikkat kesildim. 

kuaföre ilk defa ters istikametten gidiyordum. ve bu beni inanılmaz geriyordu. çünkü şöfere söylediğim o semti gerçekten de sadece tahmin etmiştim. 

ya biraz ilerisiyse? demicek mi içinden: "vay uyanık az para ödedi." du bakalım belki doğru tahmin etmişimdir. 
şu geçtiğimiz yerler... ı ıh... yok daha gelmedik.  tanıyabilecek miyim. bir benzin istasyonu mu vardı karşısında? gepgeniş bir caddeydi ama hatırlıyorum.  geçtik mi acaba yaa? görmedim heralde.
şoföre söylediğim semti de geçtik. şöfer kesin içinden: "söylediği yerde inmedi buuu" diyo. napayım, işe de geç kalmayayım bari kadıköye devam edeyim ben. hem ne güzel ön koltukta gidiyorum. madem kadıköye devam edicem, dur ben 1.40 ın üstünü tamamlayayım. kaç vercem? 30 kuruş daha vercem evet. şimdi nası anlatılır ki, ineceğim yeri kaçırdım kadıköye devam et kaptan mı diycem. 

çıkardım 30 kuruşu. döndüm şoföre. ki dürüstlük timsali bi davranış içinde olmamla övünmekle birlikte az sonra yapacağım açıklamayı sırıtarak gerçekleştirmeyi uygun buldum kendimce. istediğim yerde inmeyi beceremediğimden başkalarından önce salaklığıma gülüyo gibi yaparak:

- hihi... ineceğim yerih kaçırdım hihi.... kadıköye hehe devam edicem hihihi. üstünü de vereyim buyrun hihi..

genellikle gözünü yoldan ayırmadan işini yapan şoför bu sefer bu nası bi manyak diye düşünmekten olacak, döndü baktı ve hiç beklemediğim şekilde benim muhteşem dürüstlüğümü sorgulama cüretinde bulundu:

-nerden binmiştiniz ki?

pardon? ben direk bozuldum. o hihihi filan bitti. ne demek nerden binmiştiniz. şuna bak. ben sana yalan söyleyecek olsam üstünü mü tamamlarım? hayret bişey. gücenmiş bi ifadeyle nerden bindiğimi söyledim. hesabım da doğru yani. 

döndük yine yola bakıyoruz. ben bir hayli kırgınım artık ama en ön koltukta kadıköye gitmekle avunuyorum ve adres stresim de bitmiş. tıngır mıngır giderken a-aaa!.. benim kuaför dükkanı değil mi o? demek kaçırmamışım! iyi hadi. ama var ya, şimdi  bu harika oldu çünkü az sonra arkama bakmadan inicem  ve şoföre de bi insanlık dersi vericem. 

yaklaşınca "müsait bi yerde" diyerek arkama bakmadan kapıya doğru büyük bir adım attım. tam inecekken kapı dibinde duran ayaktaki bi yolcu dürttü beni:

-bayan bakar mısınız.

baktım avucumda 20 kuruş. şoför yollamış. sabah sabah şoförle yaptığımız şu matematiğe bak. 10 kuruşun peşine düştük ulan.

9.02.2011

anadolu kavağını tutturamamak ve süper kahraman silahımın beni bulması

bugün aylar sonra ilk defa corciyanus'la dışarı çıktık. benim zorumla. kendisi aylardır mağarasından dışarı kafasını uzatmadı çünkü. aslında biraz corciyanus'tan bahsetmeliyim. kendisi süheyla ve suphi adlı iki kendi gibi deli kediyle sonradan deliye döndürdüğü bir evde yaşamakta olup son 12 senedir benim içimi baymakta. artık gün içinde ne yaptığını düşündüğümde, ya saçlarının arasındaki tavuk kemiklerini ayıklıyordur ya da üzerindeki giysilere yapışmış bezelyeleri baş ve işaret parmağı marifetiyle etrafa fırlatıyordur gibi görüntüler canlanıyor zihnimde. böyle bi deli kadın. ben de onun deliliği nispetinde huysuz ve tatlı kadın. hehe.

günler önceden yaptığımız plan basit:  kadıköy'den bir otobüse binip beykoz'a gitmek. ama arabaya binmeden önce benim planım bir oyuncak su tabancası almak. (onu da anlatıcam) ben beykoz'a hiç gitmemişim. sağdan soldan yarım yamalak dinlediklerimden, kızkardeşimin manyakça abartmalarından sanıyorum ki kanlıca-anadolu hisarı-anadolu kavağı-beykoz filan bu istikametler böyle ormanlık yeşillik ve boğaz manzaralı bi sakinlik. 

biri zaten evde bile penguen, öteki desen yer yön fukarası. iyice soruşturmadan araştırmadan ne çıkıyosun yola. nooldu. işte dedim ya, kavağı tutturamadık bi türlü. beykoza gittik beykozdan anadolu kavağı - kavacık otobüsüne bindik meğer kavacık istikametine binmişiz.yani geldiğimiz yolu geri gitmeye başladık. bayaa da gittik ama sor ki neden. 

çünkü otobüste japon vardı!
hakkaten nolcak bizim bu japonluğa ilişkin önyargılarımız.. bak bu da başka bi yazı konusu. geç.
ikimizde  birbirimize söylemeden o japona güvenmişiz. otobüste bu varsa kesin  anadolu kavağına gidiyodur çünkü bu. elinde haritalar ve bir rehber kitapla şaşkolozca sağa sola bakıyo. hayır boynunda fotoğraf makinesi yoktu. neyse. meğer japon göreceğini görmüş, kavağı mavağı gezmiş, geri dönüyo. ne dediği de anlaşılmıyo ki, anlasak belki arkadaşına "ayol kavak da ne güzeldi di mi" diyosa çakıcaz mevzuyu. hey allahım. bu arada corciya da sürekli havayı kokluyor. hayır, tehlike var mı filan diye değil. anason kokusu arıyor havada. çünkü oralarda bi yerlerde rakı fabrikası varmış eskiden. hatta bi ara, otobüste ben envai çeşit pis koku alırken, o rakı kokusunu aldığını sandı. dedim o senin kazağından saçından başından geliyodur.

baktım ben biz bayaa geri dönüyoruz yolu. corciya zaten kurda tazıya bağlamış. kalktım şoföre böyle biraz da diklenerek  "anadolu kavağına daha ne kadar var" dedim. o da bana gülerek dedi ki, "kavak yok kavacık verelim" dedi. hadsiz. 

kalk dedim corci iniyoruz. apar topar indik ve ilk gelen taksiye atladık. çünkü toplu taşımayla amaçladığımız yere taşınamayacağımız ortaya çıkmıştı. yani iki elle bi ziki doğrultamadık. yuf olsun bize.

anadolu kavağı ta anasının nikahıymış. bi ara bana çorum yoluna girdik gibi bile geldi.
deniz kıyısı bi restoranda rakı-balık hikayesine girdik, gevşedik ve ondan sonra unuttuk yollardaki aptiliğimizi. geri dönerken de riske girmedik, korsan taksiyle beykoza ordan sarı dolmuşla kadıköye.


tabi anadolu kavağındaki rakı sofrasını, dün aldığım fiyakalı paltomun fotoğraflarını coriyanus'a defalarca çektirerek piç ettiğimi söylemedim daha. şimdi söylüyorum. kadıköy'den çıkarken oyuncak tabanca alarak aklım sıra paltoma gereken aksesuarı eklemiş oldum. geriye kalan tek şey konsepte uygun poz vermekti. ben verdim vermesine de, corciyanus'un kafası iyi olduğu için çektiği fotoğraflar bulanık. titrek bir penguen o.

**

ya asıl gerçeği öğrenmek ister misiniz? söylesem inanacak mısınız sanki... iyi peki hadi,

olay yerinden ayrılırken şans eseri bir kare...
şimdi. eski bir oyuncakçı dükkanından öylesine satın aldığım o tabancanın, meğer son skimsonik teknolojiyle yapılmış olduğunu ve içinde ölümcül tırtonyum maddesinden(ki doğada rezervi azdır illa ki) likit kurşunlar olduğunu söylesem inanmazsınız değil mi? biliyorum. tabancanın dışının fosforlu turuncu gibi komik bi renk olmasının nedeni de tırtonyumun güneş ışığından ve poyrazdan etkilenmesi tabi ki. ayrıca bu tabancayı üreten zekanın, rengini fosforlu turuncu seçmesinin, kötü ellere geçmemesi için tedbir olarak düşündüğü neşeli bir kılıf olduğunu da söylememe gerek yok heralde.

yani şimdi ben "önce fiyakalı paltomu buldum sonra dalgasına aldığım tabancamla birdenbire bir süper kahraman oldum" desem inanmıycaksınız di mi. biliyorum. biliyorum. zaten süper kahramanlığın en şahane yanı da bu: söylüyorsun kimse inanmıyor. ama sonra "ay burcuuu, sen yoktun neler oldu burda, sahi nerdeydin yine" demeyi biliyorsunuz. daha demediniz ama diyceksiniz. hep olcak bunlar. ben hazırım beni bekleyen görevlere. ya siz kuzum?
süper kahriman burcu sıdkısıyrıq beşi bi yerde iz peşinde... hikaye yaf,  aslında herşey fiyakalı paltom için :)

4.12.2010

çocuktan al ayarı

üniversitedeyken çok sevdiğim, saydığım, bu nedenle her zaman dikkatle diyaloğa girdiğim hocamla yıllar sonra bir gün vapurda karşılaştım.7-8 yaşlarında bir çocuğun elinden tutmuş halde buldum onu. çocuğu var mıydı yok muydu bi bilgim de yoktu.
hocayla kararsız bir göz teması ardından selam vererek yaklaştım. kısa olacağı belli ama sürpriz sonlu olacağı henüz bilinmeyen sohbet az sonra başlayacaktı. çocuğa kısaca bi göz attığımda onun da bana tekinsiz bir ifadeyle baktığını görür gibi oldum.

- merhaba hocam? nasılsınız?
- ooo, merhaba, teşekkür ederim, iyiyim... sen nasılsın?
- iyiyim hocam, sağolun ehehe...
- ...... (hoca başını sallayarak gülümsedi; yanındaki çocuk kafayı kaldırmış, gözlerini dikmiş, gözünü kırpmadan bakıyo bana)

aman sessizlik olmasın telaşıyla, çocuğa gülümsedim ve hocaya şöyle bi soru buldum sormak için:

- sizin çocuğunuz mu? (hoca yine başını sallayıp gülümserken)
çocuktan yanıt geldi/çocuk konuştu/çocuk geri kalmadı/çocuk yapıştırdı:
- arkadaşı gibi mi görünüyorum?
- ..... (cevab veremedi)

3.12.2010

otobüste sıkılgan dede yanı

sene 98 bilemedin 99... okula gitmek üzere yine tıklım tıkış bir belediye otobüsüne binmişim.
otobüs, her bindiğimde koltukların saçma yerleşimi yüzünden "tasarımcısı kimdir" sorusu sorduğum," ayakta daha çok insan istiflensin talimatına göre düşünmüş bir tasarımcıdır" diye kendimi yanıtladığım eski otobüslerden. hani hemen şoförün arkasında otobüs camına sırtını vermiş yan yana bir üçlü oturma grubu ve karşısında yine aynı şekilde duran ikili oturma grubu ile başlayıp ikili, tekli böyle devam edip orta kapıdan sonra yine aynı oturma odası sıcaklığı verilmiş otobüsler. evet, onlar. hala varlar. bu otobüslerde ilk kapışılanlar doğal olarak gidiş yönüne bakan, yani önüne bakan koltuklar. boş kalanlarsa hep bu içeri bakan, yolcuyu yanlamasına götüren koltuklar. işte bende mecburiyetten bu koltuklardan birine yanlamışım. yanımdakiyle en asgari teması, mümkünse temassızlığı sağlayacak şekilde yerleşim kurmuşum ve gazetemi çıkarmışım. kimseye rahatsızlık vermemek için gazetemi omuzlarım mesafesinde açmışım. okuyorum yanlana yanlana giderken.

yanına oturduğum sırada dikkatimi çekmeyen dedenin, önce elindeki tespihini şıkırdatmasını, sonra kendine meşgale ararcasına sağa sola bakınmasını farkediyorum. ya da önce kıpırdanmasını sonra tespih şıkırtısını farkediyorum. netice de gözüm hala gazetede ama dikkatim dedeye kayıyor. elindeki ufak tespihten, giyim tarzından anladığım, dede hacıdede değil, daha ziyade "ajans başladı mı" tipi bi dede. rahat durmuyor, afakanlı bir dede. dayanamayacak konuşacak bu, sohbet istiyor belli bişey. otobüsün içeri bakan, yanlamasına koltukları itibariyle zaten oturma odası sıcaklığı yakalamışlığımız da var dedeyle. 

gazetemin arka yüzündeki resimlere bakıyor, kolumun üstünden okuduğum yazılara bakıyor, sonra bana bakıyor. otobüs hızla köprüyü geçmekte.
nihayet dede çenesini iyice kolumun üzerinden gazeteye doğru uzatıp, gözleriyle yazıları işaret ederek hiç tahmin etmeyeceğim bir soru soruyor:

- ne diyo?
-?!?

yalnızlıktan ermiş simitçi amca modu

o zaman izmirdeyim. sene, geçen sene. bir işi halletmek üzere, daha önce gitmediğim bir yere, daha önce binmediğim bir otobüs hattıyla ve elimde sağlam bir adres tarifiyle gitmişim. işimi halledip çıktığımda, bu geldiğim yerin insanlar arasında ücra denen o yer olabileceğini düşündüm. sitelerin çoğunlukta olduğu, hareketliliğin olmadığı, bir büfe ya da gazete bayiinin varlığının insanı rahatlattığı yerlerden biriydi bura. ilk kez gittiğim yerlerde başıma gelen tersim döndülük halinde bineceğim durağı aradım. durağı görmeyince, soracak adam aradım, sonra simitçi bi amca gördüm nokta gibi uzakta. baktım yine etrafıma, evet insan olarak en yakında o simitçi var, napıcan başım önümde mecbur yürüdüm vardım amcanın yanına.


meğer amca tenhada tezgah açıp otura otura değişik bi evliya olmuş, ben bilmiyorum tabi. aramızda geçen diyaloğu aynen aktarıyorum:

- amca en yakın otobüs durağı nerde?
- şu anda o seni görüyo...
- efendim? 
amca gizemli bir edayla gülümseyerek tekrar:
- o, seni görüyor, şu anda...
- kim?
- durak!

bi anlamadım, aptal gibi baktım amcanın yüzüne biraz. kaşıyla gözüyle gizliden işaret etmesini filan bekledim belki. neden sonra anladım demek istediğini, baktım çevreme amcayla durduğumuz yerden. evet, tam ordan durak beni görüyordu. sağol filan da diyemedim, baktım sadece, sanki inceden bir gülücük vardı susama doymuş gözlerinde.

*

ibrahim,
neyse. şimdi boşver. sonra. :))

26.11.2010

şurdan bi kişi uzatır mısınız

olayın geçtiği yer      : minibüs
akşamlardan             : dünkü
kafa durumu             : yine mi güzel yine mi çiçek
rezil olunan kişi sayısı: şoför dahil bir tam minübüs
meyhanesi               : agora

bindim.
tek cam kenarı yer, arka dörtlünün önündeki ikilideydi. arkamdan gelenlerden önce orayı kapabilmek için  şoföre cebimdeki son nakit olan 50 lirayı bindiğim gibi uzatıp, para üstünü beklemeden cam kenarına geçip oturdum. nerede ineceğimi de söylediğimi sanıyorum. okuyacağım kitabı çıkardım, mp3 çalarda kafama uygun bir müzik aradım, bu arada minübüs doldu ve hareket etti. yolculuk için hazırdım ama bir şey eksikti hala: para üstü.

iki yönlü ok iki ucu bok
minibüsteki  para hareketini gözlemlemekteyim, herkes parasını uzattı üstünü aldı. demek ki en son benim verdiğim 50'nin üstünü hazırlayacaktı deneyimli şöfer. kulağımda da kulaklık olduğundan "50 veren kimdi" diye sorarsa ve duymazsam, birisi cukka eder mi paranoyası basmış beni. bu arada kulağımdaki müzikten de nedense vazgeçmiyorum. tek yaptığım uzaktan şöferi kesmek. beş dakika geçti. ben para üstüne çok pis kitliyim artık. bu esnada şoförün dikiz aynasından minibüsün içine soran bakışlarını gördüm gibi oldu. hah, dedim vaktidir, çıkar kulaklıkları burcu. çıkardım ve sorduğunu zannettiğim 50'nin üstü kimindi sorusunu tekrar etmesini bekledim. tam beklediğim gibi soru da geldi:

şoför: 50 lira neresi? (soru tam olarak böyleydi)
ben: burasıııı...

sessizlik.

para üstü gelmiyor. arkamdaki iki kız kikirdedi. onlar kikirdeyince ben düşündüm. acaba değişik bir tonda mı yanıtlamıştım bu basit soruyu. hani "burasıııh agora meyhaneeğesiiiih" güftesindeki "burası" tonunda mıydı? yanıtımı tekrar düşündüm saniyelerde. galiba öyle olmuştu yav çok komik oldu o zaman. neyse. ama neden para üstü gelmiyor hala? kimse istifini bozmuyor. kulaklıkları da takamıyorum. birşeyler ters ama ne? şoför tekrar seslendi:
daha fazla yüz kızarması

şoför: 50 liradan nereye? (tam olarak böyle dedi)
ben: burayaaa!
şoför: ablacım onu anladık da nereye gidiyosun?
ben: haaa... ben şey x'e.

sessizlik.
minibüste çıt çıkmıyor. sağolsunlar, olgun insanlarmış.
yine de nolur nolmaz takmadım bi süre kulaklıkları. sandım ki taktığım gibi kahkahalar patlayacak. gerçi patlasa nolcak. sen de şabana vurup onlarla gülcen kendi yaptığına. bekledim, birisi "kafan mı iyi" diyecekti kesin. bu soru ya şimdi sorulurdu ya da hiç... onu da sormadılar. kitabımı açtım, ne yapıyorsam  daha normal yapmaya çalıştım. kitapları normalde yakın tutarak okurum, bilerek biraz daha mesafe koydum kitapla arama mesela. agora meyhanesini filan düşündüm. nerden nereye gitmiş kafa. para üstü de geldi tabi. 
benim dışımda ortamdaki herkes için konu o değilmiş zaten, hiç o olmamış ki.