götüm gibi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
götüm gibi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14.06.2012

prometheus (ya da aldırma gönül)

dün sinemadan çıktığımda beni gören, yüzümden, gördüklerime bir anlam vermeye çalıştığımı  okuyabilirdi. filme, hakkında hiçbir fikrim olmadan girdiğim için aldatıldım diyemiycem ama yönetmenine ve adına aldandım diyebilirim.

filmin ilk yarısı iyiydi izliyoruz efendi gibi. hayatın anlamı, ölüm muamması, yaratıcının tüzel kişiliği, insan mühendisleri filan büyük sorular, büyük mevzular dönüyor. sevgilimin elleri sinemanın klimasından üşüyor,  olaylar giderek tırmanıyor.  ve film, bilim kadını elizabet'in gelişmiş bir ameliyat kapsülüne girip kendi kendini sezaryan etmesiyle en azından benim için bir anda çığrından çıkıyor. "sıçtın ridli" diyorum içimden. yemişim çok gelişmiş kapsülünü! kadın kapsüle boylu boyunca yatıyor, kendine iğneler vuruyor(lokal anestezisini de kendi yapıyor hasbam) kapsülün tepesindeki neşter karnını boydan boya kesiyor. hem kesiyor hem tendürdiyot püskürtüyor, okk kadar gelişmiş. göremedim ama kapsülde o esnada açılan yaraya üfleyen bir boru da vardır eminim. açılan yerden tipsiz ve sinirli bi yaratık çıkıyor. derken medikal zımba devreye giriyor. çat çut çat çut kadının karnındaki boydan boya kesiği zımbalıyor. geçmiş olsun demeye kalmadan hoop bakıyosun hanım kızımız taburcu! başında bi doktor olsa, biraz istirahat ediniz derdi şüphesiz. ama yok, bizim deli kız kalkıyor ameliyat masasından. ve koşuyor allah koşuyor. bari kapsülün dibinde biraz kendinden geçseydi, bayılsaydı kalsaydı. belki yine filme karşı ciddiyetimi kaybetmeyebilirdim ama ben bittim yaa. beni bitirdiniz yaaa.  izlerken karnıma ağrılar girdi. zaten o sahneden sonra daha da iflah olmadım. kız nereye gitse benim aklımda o ameliyatlı karnı.
bi ara bi acıyla bağırıyor, o da tulum giyerken meme ucu mu sıkıştı artık noolduysa. 
sezaryan oldu bitti burcu, unut onu. 
unutamıyorum ridley, olmuyor.

mevzu bi yere bağlanacak mı acaba diye düşünerek izlemeyi sürdürüyorum. allahın cezası kız hala koşuyor, biz de artık ridley amcamın peşinden saçmalıktan saçmalığa koşuyoruz. hayatın anlamıydı, ölüm muammasıydı, yaratıcı kimdi filan hak getire. ya da ko götüne. neyse ki sevgilimin elleri ısındı.

bu devirde gemisini yürüten kaptan
filmde meraklı ve işgüzar robotu adamım michael fassbender oynuyor. o da bi alem robotkişi. takılıyor ortamlarda aq. her boka o kadar burnunu sokuyor ki, en son hamdi abi' ye bağlıyor zaten.

bu arada ismine aldanıp gittiğim filmin içinde geçen "prometheus" 'u ise kamyon ismi gibi düşüncez. selvi boylum al yazmalım'daki ilyas'ın kamyonu aldırma gönül gibi. garibanın kamyonu var isim koyar zenginin uzay gemisi var isim koyar. insan her yerde insan. adam prometheus diye okşuyor gemisini, kime ne?

üzgünüm ridley, bizimle değilzin.

son bi not: alien'i hala izlememiş biriyim. belki fransızlığım ondandır. en güzel notu en sona bıraktım galiba hehe. banane be!

25.11.2010

bir romantik film ne kadar gerizekalı olabilir?

işte bu sol yandaki kadar.

"ben ne berbat romantik filmler gördüm" diyene "dur daha beni görmedin" diyen bir film kendisi. gözünü kırpmadan vakit öldürenlerden.

25.04.2010

Sabrina (1954)

The Apartment'ın gazıyla arşivden çıkarılıp takılan diğer bir Billy Wilder filmi..
fakat olmadı, bu defa güldürmedi ve hatta bi bok anlamadı. zaten ben bu Audrey Hepburn efsanesini de anlayamadım bir türlü. Breakfast at Tiffanys'i dayanamayıp yarıda bırakmıştım.
bu filmdeyse sabrina karakterinin genç kızlıktan cilveli kadınlığa geçiş süreci; aşkta, yıllarca sevdiği david'den iki buluşma sonrası david'in abisi linus'a atlama süreci o kadar hızlı oldu ki, benim koyduğum kahve bile hala sıcaktı, yaktığım sigaradan iki nefes belki çekmiştim. hompri bogart amcanın içinde gıvılcımlanan aşkı filmin gidişatına bakıp mantık yürüterek, kendi kişisel çabamla anca anlayabildim.

filmde meraklısına 1954 model enteresan bir intihar etme yöntemi de mevcut. bir garaja giriyorsun, kapıyı pencereyi kapatıyorsun, bütün arabaları çalıştırıp egzoz borularına karşı yatıyorsun. böylece karbondioksitten zehirlendiriyorsun kendini.

ayrıca düşündüm de, 50'lerdeki amerikan gündelik hayatında caddeler ve taş binalar arasında dolaşan atlı trafik polisinden daha fantastik bir olgu bulamadım