rüya tabirleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
rüya tabirleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23.02.2012

rüyada kendi ayağını görmek, ama noolmuş bişey olmuş buna demek

sevmiyorum böyle rüyaları. 

bilinçaltımın bir yerinde jodorowsky tarzı semboller üreten, rüyasını çekip bilince yollayan bi yer var. merkesüssü bilinçaltı olunca gidip bulmaya, karşına alıp konuşmaya ümidin de olmuyor. 

bakıyosun, bi boka benzetemiyosun ama huzursuz eden, piss pezevenk bişey olduğunu hissediyosun.

hayra alamet de olmuyorlar. yani benim yakında ortaya karışık sıçacaklarımla ilgili, henüz benim de bilinç düzeyinde bilmediğim, arka bahçelerimde üretimine geçtiğim bişeylerin habercisi rüyalar bunlar. 

bu sabah güne asabım bozuk başladım. çünkü rüyamda sol ayağımın bir kısmı baş parmak hizasından topuğa kadar adeta çıta gibi ayrıktı. parmak ve devamı tam kopmamış, topuktan hala ayağıma bağlı haldeydi. kalın etten çubuk gibiydi. kan yok. yara yok. acı yok. tertemiz. 
öyleymiş benim o ayağım.başparmağım fazlaca ayrıkmış.

sağa sola, belirsiz birilerine soruyorum. ne yapmalıyım. dikilmeli mi yapıştırmalı mı ne yapmalı.
kimse yardımcı olmuyor. ben düşünüyorum, nası yürünür ki böyle? hep düşer bu. yürürken ayağımın altına girer bu parça, diyorum. parmakarası terlik giyemem artık, diyorum. lastikle mi paketlesem? lastikle paketleyip çorabı da giydirdim mi...  

ama bunları düşünmek hiç hoşuma gitmiyor. ayağımın görüntüsü hiç iğrenç olmamakla birlikte öyle de olmaması gerekiyor. bakakalıyorum ayağımın haline sonra yine belirsiz insanlara bakıyorum sağa sola, bi yardımcı olsanız der gibi.

17.01.2012

batan Costa Concordia ve ona bakan moteli görünce..


  "uzun yazılar yazarak kimsenin sabrını denemiyordum aslında. ben sadece."
b.s.
..duramadım. sanırım önce gemilere olan tuhaf düşkünlüğümden bahsetmem yerinde olur. 

gemilerin  hastasıyım. gözlerimi alamam ben onlardan.
gemiler, benim gördüğüm halde gözlerime inanamadığım şeylerdir hep. boş zamanlarımda gemi fotoğrafları toplarım.
gemide olmayla ilgilenmem, gemiye karşıdan bakmaya inanırım. dibinde olmaktan korkuyla karışık bir zevk alırım. (böyle bir iş görüşmesi yaptığımı düşündüm şimdi. "biraz kendinizden bahseder misiniz" denildiğinde bunları söylediğimi hahaha)

büyük gemiler beni büyüler. her türlüsü. yolcu gemileri, savaş gemisi, kum çıkarma gemisi, gemi formunda olan hepsi. şu üstünde uçak pisti olanlar dışında demek istiyorum. onlar berbatlar. batan gemileri de severim. tabi titanik de buna dahil.  gerçek hikayesi, fotoğrafları, filmi, "celine dion" dışında herşeyi.

bazen tıpkı bir açık hava sergisini ziyaret etmek gibi, açıklarda gelişigüzel duran o gemileri görmek için deniz otobüsüyle bakırköye giderim. işim olmadığı halde... hayır tamam aslında bakırköy'de bir işim yoksa sırf gemileri görmek için hiç gitmedim. ama gitmeyi düşündüm. her bakırköy yolculuğunda gemilere bakarken düşündüm bunu. arada bir, sırf gemileri ziyaret etmek için atla idoya dedim. kısmet olmadı. 

"hayat var" adlı filmden bir kare
sırf gemiler yüzünden reha erdem'in hayat var filminin bendeki yeri ayrıdır. boğazdan geçen gemiler ve onların çevresini sandalla dolaşan sahneler.. kendi hayalini bir filmde görmek.. izlerken zevkten felç geçiriyordum nerdeyse. bilseydim sinemada izlerdim. bilemedim. kısmet olmadı.



Selin-S


ha bir de selin-s.... ah selinse...
hani kumkapı sahilinde 7 yıl boyunca yarı yatık yarı batık duran honduras bandıralı gemi. o orada öylece yatarken, nice dizilere, filmlere dekor olurken, bütün o süre boyunca ben izmirdeydim. bir fırsat bulup da ziyaret edemedim. bir gün denizi kirletiyor diye kaldıracaklarını okudum gazetede. paniğe kapıldım. sırf selin-s için, kimseye de haber etmeden günü birlik gitmeyi düşündüm. gidemedim. kısmet olmadı.

neyse ki hayal kurmak diye bişey icat olmuş. onlar o devasa yapılarıyla suyun üzerindeyken kendimi denizde, o geminin dibinde hayal ettiğimde çıldıracak gibi olurum. (tabi ki hayalimde geminin pervaneleri ben oradayken çalışmaz. lütfen biraz mantık! yeri gelmişken şu gemileri neden pervanesiz yapmazlar kuzum? gerçekten akıl almıyor)

rüyalarımda düzensiz aralıklarla gemi görürüm. hatırlamadıklarımı da hesaba  katarsak katrilyarlarca gemili rüyam var.(örnek rüya 1: hayırlara giden bir rüya örneği) bu rüyalardaki temel duygularsa hep aynı. korkuyla karışık tuhaf bi mutluluk. gemilerin benim için ne ifade ettiğiyle ilgili çok düşündüm, psikanaliz kitapları okudum ama bir sonuç alamadım. ne freud ne jung, insandaki gemi aşkı ile ilgili tek kelime etmemişler. en akla yakın tahmini birçok rüyamı dinlemiş olan arkadaşım fincan yaptı ve gemilerin azametini hayatla ilişkilendirmiş olabileceğimi söyledi. bilmem. belki.

örnek rüya 2:

queen mary 2 ve tanrı kavramı üzerine tekrar düşünmek
güya benim deniz kıyısında derme çatma bir evim var. ben evimin önünde yüzüyorum. ev o kadar yakın ki, annem verandada örgü örerken ilmek kaçırsa, görüp uyarabilirim. deniz derin, öyle ki, hiç açılmamış olduğum halde, kafamı suyun üstünde tutmak için açılmış kadar efor sarfediyorum. ben suda takılırken eve arkamı döndüğümde birden dibimde devasa, queen mary 2 kadar büyük ve güzel bir gemiyle karşılaşıyorum.

o kadar korkunç ki... ama gemiye bakıyorum allaaam o kadar güzel ki...

öyle hayran hayran bakarken kendime geliyorum, lanet pervaneleri her an çalışabilir, çabuk davranayım sudan çıkayım da şuna dünya gözüyle karşıdan bakayım diyorum. bir kulaç iki kulaç.. hala aynı yerdeyim. uzaklaşamıyorum! yüzüyorum yüzüyorum gemi hala dibimde. beni takip ediyor olamaz çünkü ev hala aynı uzaklıkta. ev o kadar yakın ki annemden havlumu istesem kalkıp uzatması yetecek. halbuki "anne havluyu bırak elini uzat, buradan çıkamıyorum çek beni" desene! rüya kafası işte, demiyorum.
ayrıca bi saniye bu ne saçma şey? annem nerdeyse evi biçecek kadar yakın kocaman gemiyi görmüyor mu? sorsam belki "yine gemi rüyası görüyosun burcu" diyecek ve uyanacağım. sormuyorum.
gemiyle ev arasında kıç kadar yerde debelendim durdum bilinmez rüya zamanı boyunca. neden sonra denizden yeni çıkmış gibi su içinde ve korkuyla uyandım. 
costa concordia
geçen gün italya'nın toscana açıklarında batan Costa Concordia adlı gemi. bu haberin görüntülerinin bana ne ifade ettiğini anlatabilmem için bu uzun girizgahı yapmak zorundaydım.

bir kaç gündür fotoğraflarından gözlerimi alamıyorum. geminin (maalesef 6 kişinin ölümüne sebep olan bir kazayla) battığı yer, istesen olmayacak tuhaf bir kompozisyon  oluşturuyor. bir yerleşim yerinin kıyısında, küçük ve bodur evlerin, sıradan kasaba yaşamının karşısında, devasa kütlesiyle yıkılmış bir gemi duruyor. tek kelimeyle olağan-dışı. iki kelimeyle olağandışı güzel. kasabayı da içine alan açılardan çekilmiş en güzel fotoğraflarından özellikle biri beni yeniden hiç gerçekleşemeyecek bir hayale sürüklüyor.

costa concordia manzaralı şanslı otel
geminin tam karşısında, bence kazadan sonra işleri tavan yapacak küçük bir motel var. adı "oeno's hotel" gibi bişey, tam okuyamadım. fotoğrafı gördükten sonra, o gemiyi parçalarına ayırıp oradan götürmelerinden önce orada olmak fikri aklımdan çıkmaz oldu. o motelde costa concordia'yı gören bir oda tutmak...

şimdi kenarda üç beş kuruş param olsa,
iki gece kalsam o olağan-dışı manzarası olan küçük motelde... sigaram içkim olsun, yemek filan da istemem hani... otursam manzaranın karşısına, sadece gözlerimle değil, tüm duyu organlarımla zihnime yerleştirsem görüntüsünü. esen rüzgarla gelen batık gemi kokusuyla karışık deniz kokusunu, kıyı kasabasının kokusunu, aşağıda akan gündelik yaşamın kokusunu hepsini bir bütün olarak çeksem içime... ah ulan be.

aslında gidilebilir. ama acele etmek lazım. ya da olmayacak duaya... yok neyse yaa. ikinci bir selin-s acısı daha taşıyamaz bu kalbim.

11.11.2011

ruh ezen

bana seslenildiğini ve bir anda kendimi çağırıldığım yerde bulduğumu hatırlıyorum. yıkık dökük bir evde, beyaz atletiyle bir berjerin üzerinde oturan bir adamın karşısında. kim bu adam. tanıyorum ben bunu. işyerinde gördüydüm bunu. polis memuru. ne olmuş buna böyle voodoo büyücüsü gibi olmuş. ilk görüştüğümüzde onu dinlerken tipine takılmıştım. ayrık dişli ağzından çıkan sesi hem ince hem çatallıydı. ikisi bi arada pek tuhaftı. adamın sanki hep endişeli gibi bi havası vardı.  konuşurken yaptığı gereksiz tekrarlar, ellerini kullanma biçimi filan takıntılı bi tip olduğunun işaretleri gibiydi. şimdiyse o halinden eser yoktu.
bana niye böyle kötü bakıyodu ne yaptım ki ben bu adama.
konuşmaya başladı. bakışlar çok fena yalnız. 

o bir ruh ezenmiş. ruh ezen? o neymiş öyle yaa. sen polis memuru değil miydin be adam.
"ruhları ezmek için, şöyle yapmam yeterli" diyerek gösterdi bana yaptığını. yaptığı, bir kumaşın kalitesine bakmak için yapılan o evrensel harekete benziyordu. baktım yüzüne. şaka yapan bi hali yoktu. hatta şimdiye kadar hiç şaka yapmamış gibiydi. bu ne saçma şeydi böyle. ama şaka değilse, ruhları böyle kolayca ezmesi çok dehşet vericiydi. yani sanki  tv seyrederken burnunu karıştırmış da burnundan çıkardığını topaklamaya çalışıyor gibi. onu da bişeyin altına sürecek gibi ve bunu da gizlice yapmayacak gibi. öööyk. pis herif!

tanıdığım bir kaç insanın ruhunu ezdiğini ve şimdi sıranın bende olduğunu söyledi. bişey diyemedim. aklıma hiçbir kurtuluş yolu gelmiyordu. içinde ruh ezen adamların olduğu bir film izlememiştim. kaçmak istiyordum ama odanın kapısı, o manyağın yanındaydı. herşey ondan yanaydı sanki.

"anneeee" diye bağırmaya başladım birden anlamsız bir şekilde. adam da şaşırmıştır. o zaman yine çıkamadığım bir rüyada olduğunu anladım. sıkışınca anneeee diye bağırıyorsam kesin rüyadayımdır çünkü. yattığım yeri biliyordum. kadıköyde yeni evimde olmalıydım. içeride annem uyuyordu. sesimi duyup gelecek ve beni uyandıracaktı. bu manyak polise ruhumu ezdirmemek için yaptığım plan buydu. bütün rüya gayretimle  bir kere daha bağırdım. 
ve tam "-neeeeee" kısmında uyandım. 
gerçekten uyandım. kendimi doğru evde, doğru yatakta düşünmüştüm. ama içeride uyuyan bir anne yoktu. voodoo büyücüsü gibi olan polisli rüya ile gerçek dünya arasında annemin içerde uyuduğu bir başka güvenli dünya daha kurmuştum demek ki. vay anasını. bazı rüyalar, rüya değil yaşantı mübarek.  o insepşınlar hep gerçek aslında. işyeinde kısa bir sohbet ettiğimiz polisi düşündüm. gün içinde öylesine görüp geçtiğimi sandığım ama aslında farkında olmadan bi rüyada lazım olur diyerek bilinçaltımda bi köşeye attığım tipler, yüzler, sesler, karşılaşmalar. tuhaf.

fakat işin insepşını filan bi yana, rüyadan "anneeee" diye bağıran kendi sesimi duyup uyandığımda, annemin evde olmadığı bi dünyada yaşadığımı farketmemse çok acıklıydı. rüyanın korkunçluğunu unuttum, o an orada olmayan bir anneye seslenişimdeki hüzne boğuldum. fırsatı kaçırmadım durumu daha da dramatikleştirmek için bir kaç damla yaş da süzüldü yanaklarımdan. (evet sırt üstü yatıyordum ve kollarım da yorganın üstündeydi) baktım gözyaşlarım boynuma doğru gidip gıdıklayacak beni hemen omuz silktim, gözyaşlarımı yorganımla sildim. tekrar ruh ezen polisin yanına gitmemek için dikkatle daldım uykuya.

16.01.2011

benliğin restorasyonu ( aslını bozmadan onarmak )

bazen rüya içindeyken hissettiğiniz duygular, uyandıktan sonra günün ilk saatlerine de sirayet eder ya... mutlu uyandıran rüyaysa neyse de nahoş duygular uyandıran rüyaların peşinize takılması hiç hoş olmuyor doğrusu...

hem teoride hem de pratikte en nihayetinde bir hikayeden çıkıp gittiğinizde bile, bilinçaltının hala aynı hikaye üzerine bıdı bıdı yapması, hiç yoktan görüntüler oluşturması, hiç söylenmemiş laflar hazırlaması... biz buna da hayatın cilvesi diyelim hadi.

buz gibi bir rüyadan uyandım bugüne. terkedenle ilgili hesaplaşma hala devam ediyor demek ki içerde. anlıyorum kendimi. kolay değil tabi. rüyada söyledikleri yüzünden ona karşı düşmanca duygularla uyandım bu sabah. bu hikayedeki durumum hakkında kendime kızdıklarımı, yediremediklerimi, kırıklığımı onun ağzından söyletiyorum da yerden yere vuruyorum kendimi işte. nasıl yaparsın. bile bile lades dedinişte vs.

e olacak bunlar. hesaplaşmalar.

ilişki devam ederken de görüyordum böyle rüyalar. küt diye açıyordum gözlerimi. 
bakıyorum da onun olduğu rüyaların ortak noktası hep gece karanlığında geçmesi, hiç hatırlamıyorum onunla ilgili aydınlık bir rüya. onun yüzü de hep karanlıkta ya da kara.

benim zihnimde de böyle karanlık, kararsız; dürüstlüğü, yalan söylememek değil, gerçeği saklamak olarak yaşayan biri olarak kalacak. (ağır konuştum)

halbuki son bir haftadır, bir hoşluk bir güzellik bir neşe bir yeni kararlar bir yeni çantalar, iki yeni boğazlı kazaklar var bende. yeni saç kesimim de başarılı. tahlilleri de aldım, sonuçlar iyi. belki bir iki rötuşlanacak nitrinler ferretinler filan varmış. 

bu, böyle gördüğüm son rüya olsun. abartmayım bende yani öff. zaten şurda kaç aylık hikaye. nedir yani. insanlar neler neler yaşıyor. alla alla.

10.12.2010

yeşillendirilmiş bir rüya örneği

bilinçaltımın tepeden bir görünümü (zemin yeşil dikkat edersen)





görüntüsüz, sırf sorudan ibaret bir rüya;
bir gün uyanmaya yakın, tam kulağımın dibinde (o kadar yakın ki donuna doldurursun) tanımadığım, cinsiyetini de teşhis edemediğim akustik bir ses, ukala bir havada şöyle sordu:

-yeşillendirelim miiiii?

rüya buncacık. insan yok olay yok görüntü yok sırf ses.
açtım gözlerimi.
sesin yakınlığından ürkerek uyanıp doğruldum yatakta, düşündüm bi:
"yeşillendirelim mi" mi? nassı yani? nereyi? ne kadarını? bu ne be?

soruyu bizzat ben de anlayamadığıma göre, kimsenin bilmediği bi dünya filan kurmamışım kafamda demek ki. panik yok. yat aşşa burcum.
ama ya... kalk lan kalk,  yoksa o kadar şizofrenim ki, bir dünya kurmuşum kendimden de mi saklamışım ulan?

hayırlara giden bir rüya örneği

sakarlığımın zirvesinde olduğum, çevremdeki herkesin kırdığım döktüğüm şeylere şaşırmadığı, bir masaya masadaki içecekleri döküp saçmadan oturamadığım bir dönemdi. (ergenlik evet) "zaten bi sakarlık yapmasaydın şaşardık" manasında müstehzi gülümsemeler, "biraz dikkat" manasında bezmiş göz devirmeler ya da "vurcam kafana şimdi" manasına gelen sinirli göz belertmeler altında eziliyordum. artık nasıl kafaya taktıysam sakarlığım, rüyalarımda bile bilinen bir vaka, rüyamda karşıma çıkan tanımadığım karakterlerin bile malumu birşey idi. sabahattin ali'ye bağladık farkındayım.

çevremdeki insanların bilmeden arttırdığı sakarlığımın (kınandıkça artan bişeydir sakarlık) bu gizli istibdat döneminde şöyle bir rüya gördüm sevgili rüya tabircileri. şimdiden söyleyeyim hayırlara da gitti bu rüyam. çok faydasını gördüm. sakarlığım yüzünden beni kınayan çevreme anlattım, çok utandılar, kınamayı  bıraktılar ve giderek azaldı sakarlığım.

rüyamda,
köhne bir arabalı vapurda, güneşli bir havada açıklarda seyahat ediyorduk. güvertede çocuklar koşuşuyor, teyzeler çıkınlarındaki yemeklerini yiyor, amcalar volta atarak sohbet edip sigara tüttürüyorlardı. ben de güvertede idim ve yalnız idim. derken gökyüzünde birden bize doğru gelmekte olan ve  hızla büyüyen bir uçak gördük, rüya saniyeleri içinde uçak bizim vapura çarptı. vapur birden can pazarına döndü. çok korkunçtu ve hızlı düşünmek gerekiyordu. 

nedense rüyamda yazılmamış bir kural olarak, herkesin bir çocuğu kurtarması gerekliydi. benimki de kafası sıfır numara traşlı bir oğlan çocuğuydu. nasıl oluyorsa herkes kurtarması gereken çocuğu biliyordu bir şekilde. konu buydu yani, herkes sorumlu olduğu çocuğu sağ salim kurtaracak. 

çarpışmanın hızıyla biz kurtarmam gereken çocukla vapurun orta katına düşmüştük ve su altındaydık. benim nefes problemim yoktu, balık gibi yüzüyordum ve bizi yukarıya çıkaracak bir çıkış buldum. hemen çocuğun kolundan tuttum ve çıkışa doğru sürükledim. planım çocuktan önce çıkıp onu da kolundan tutarak yukarı çekmekti. 

bu arada  herkesin kurtarması gereken çocuğu, kılına zarar gelmeden kurtardığını bir şekilde biliyordum, biz kalmıştık ve bu beni iyice baskı altına alıyordu. nihayet planladığım gibi yukarı çıktım ve aşağıdaki çocuğun kolunu yakaladım. malesef ki çocuğu yukarı çekeyim derken, yanlışlıkla kolu çıktı. o esnada göz göze geldik, ben yine bir sakarlık yapmıştım, çok mahçuptum. fakat çocuğun söylediği şeyle donakaldım. çıkan kolundan tutarak güç bela yukarı çekmekte olduğum çocuk, kafasını kaldırıp içi sıkılan, asık suratlı ve sakarlığıma şaşırmamış bir ifadeyle şöyle demişti:

-neyyssse. sen kurtar da...