buzağının görünmeyen kısmı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
buzağının görünmeyen kısmı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14.08.2011

çarpışan oto

hayat lunaparktaki çarpışan otolar gibiyse
ve yapmanız gereken size verilen kısacık sürede
zil çalana kadar,
o küçücük alanda diğer otolarla birlikte turlayıp çarpışmaksa, çarpışıp gülmekse,

ben otosuyla, bir şekilde sahanın köşesine giren,
ve bir türlü oradan çıkamayan,
sırtının üzerinden sahadaki eğlenceye bakan ve hemen şurdan çıkıp katılmak isteyen,
deli gibi sağa sola direksiyon kıran ama çıkamayan,
bu arada gelenin geçenin toslayip gittiği,

zil çaldığında hala girdiği yerden çıkmaya çalışan, artık gülmeyen
ve bileti yanan
o beceriksizim.

4.04.2011

bellek: (Hatırla...)

dün
yorgun argın, bir hayli kırgın yürüdüm vardım corcika'nın yanına. koymuş bile önüne bir kadeh rakı. ben geçtim çay demledim. bi ton gevezelik ettik işte. ben benim kasabadan bahsettim o kendi kasabasından. (gitbak: sosyal bilgiler)

bir ara duvardaki kitaplığa uzandım. o kitaplığa defalarca uzanmışlığım vardır. çekerim ordan bi kitap, tuvalete giderim. çekerim ordan bi kitap, alıyorum bunu derim. çektim ordan bi kitap: ahmet hamdi tanpınar - bütün şiirleri. ben kapağına bakarken corcika:
 
- ne gülmüştük o gün, hatırlıyor musun

dedi. anasonlu bir tebessüm vardı tipinde. ne diyosun be der gibi yüzüne bakıp ne diyo bu manyak diye düşünürek kitabın kapağını kaldırdım. ilk sayfada mor renkli tükenmez kalemle benim el yazım. corcikanın az önceki tuhaf sorusu ve dinlemediğim devamı, el yazım, yazının başına atılmış tarih... 
bellek gürültüyle ve zorlanarak çalışmaya başladı çünkü 11 yıl geriye gitmesi gerekiyordu.

"25.02.2000

Bugün, bitirilmiş bir çok şeyin ardından iki dumur surat olarak etrafta dolaştık. o kadar çok güldük ki bugün... (Hatırla...)"

hatırlayamadım. 
düşündüm, zorladım hatırlayamadım. gözlerim doldu birden. anime kızı gibi damlamayan gözyaşlarıyla (Hatırla...) sözcüğüne bakakaldım. yine "büyüdüğünü anlamak" geldi bi de üstüne. bi git. şimdi ne kadar büyüdüğümü düşünmek istemiyorum, o günü hatırlamak istiyorum sadece.
güldüklerimi unutmak istemiyorum ben hiç. fakat inadıma ağladıklarım kalıyor hep aklımda. nasıldı ki o gün diye sordum. o hatırlıyordu.  güldüğümüz şeyleri değil tabi ama gülme anlarımızı, gülerken nerede olduğumuzu çok net hatırlıyordu.

"senin gülmekten omurgan ağrıyordu(!), ben kendi gülüşümü durup dururken sever olduğumdan, araba alarmı gibi sürekli gülüyordum. 

bu kitabı aldık bir hevesle, vapurda oturup okuyacaktık sahleplerimizle. (hatta kanatlanıp uçacaktık)
olmadı. 
ama ahmet hamdi'nin o güzel sözünü keşfettiğin için bu kitap senindi. hatta bu kitabın tüm basımları senindi. o güzel sözü içinden bulup çıkaran ruh da senindi. 
yani ne?
yani...
senin gerçek adın hamdi.

burcu"

ahmet hamdi'nin o güzel sözü, bir şiirindendi. "ne içindeyim zamanın ne de büsbütün dışında;..." diye başlayan hani... yaş 20.  corcika'nın bu sözü bana söylediği o günlerde, sanki yeryüzünde sadece corcika, ben ve belki bir kaç şanslı kişi daha biliyormuşuz gibi geliyordu.
yaşadıklarımın benzersiz bir biçimde sadece benim başımdan geçtiği zamanlardı, keder nedir bilmez yaşlar, belki sezen...  hatta aksu ve son sardunyalar

1.04.2011

artık bana herkes hacivat

size 11 gündür aralıksız çalıştığımı söyl... 
yok ben de alıştım galiba yaa.

kafa yorgun kafa. son bir kaç gündür karagözüm.
hayır yani ben karagözüm.(bkz: isimden fiil yapmak)

insanlar bana bişey söyleyince ya da sorunca, normalde hepimizin başvurduğu ön beyindeki o "ilk anladığım haliyle çok saçma, böyle demiş olamaz" süzgecinden geçirmeden, karşıdakinin cümlesi bittiği gibi içinden o anki ruh halime göre bi sözcük seçip, ondan soru yapıp, bi de utanmadan soruyorum. merak da yok ha. sırf öyle bi soruyorum yani ortaya. haydaaa. yeni icat çıktı. bunu niye yapıyorum belli değil. 

du örneklerle anlatayım daha iyi:

işyerindeki kızlar kendi aralarında konuşurlarken yanlarına yaklaşıyorum, az bi dinliyorum:
gözlerim yorgun bak yazık bana bee.
biri - ay bi falcı varmış, çok iyi bakıyomuş, isim de veriyormuş
ben - savcı mığ?
biri - hayır karagözüm falcı falcı.

biri - kaç kere geldin burcu öğren artık bak erdoğdu apartmanı
ben - kimdoğduğ?
biri - hayır karagözüm erdoğdu er.

biri - o dizinin sezon finali çok bayıktı yalnız..
ben - nezon?
biri - bizon karagözüm bizon. boynuzlugiller familyasının sığırlar  alt familyasında yer alan Bison cinsine dahil 6 tür canlının ortak adı yani.

biri - hattori hanzo kılıcımın sapı imitasyon çıktı abi.
ben - neyi
biri - sapı karagözüm sapı
ben - haa tabi ya. bi dakka neyinin neyinin? bisaniye sende kimsin lan?

ve sonuncusu :)
dün iç hattan yine telefonum çaldı. bizim bu şirkette yukardaki katlarda çok marjinal insanlar çalışıyo artık ben bunu anladım. (gitbak: kabul günü yazısı) geçen gün biri arayıp "boşaldın mı" diye sorduydu hani...dün de bizim bilgi-işlemci fırattı arayan:

fırat - bizim müdür kaçtı.
ben - kaçtı mı?
fırat - odasının telefon numarası kaçtı diyom be.
ben - haa 16.

baba yorgun...

28.03.2011

hindistancevizi kokusu

can sıkıntısı hindistan cevizi kokar.
zaten can sıkıntısının dışı kahverengidir.
içi de bembeyaz, penceresiz, süngersi.

ve teklifsizce üzerinize siner ya da geri alınamaz bir şekilde ellerinize bulaşır.
herhangi bir lokantada, işyerinizdeki lavaboda ellerinizi yıkamak için sıvı sabunluğa uzanırsınız;
avucunuzun içine dökülen, elinize bulaşan can sıkıntısıdır.

bugün minibüste eve dönerken yakalandım. şuursuzun biri, kokuttu her yeri, döndürdü mideleri.  mutsuz etti arabayı iki dakkada.  zaten tadımız yoktu, kokuyla birlikte hatırladık can sıkıntısını.
ya da bana öyle geldi.
dönüp demek istedim herkese:
"canımız çok sıkılıyor değil mi arkadaşlar, hı?"
dönüp sağımdan solumdan kafa sallaşarak onay almak istedim.

dünya bugün geoid bir hindistan cevizi.
bana öyle ulan.

iki hafta tatilsiz çalışacağını bilmeyegör, nası hemen gardın düşüyo burcu. dile kolay, yarın sıkıysa işe gitmeyegör burcu dünyanın kaç bucak olduğunu ve hindistan cevizi ağaçlarından ibaret bir ormanda kaybol şimdi gözüm görmesin seni.

hasar tespit:

2 tabak menemen (5 dilim ekmekle)
1 kase profiterol
5 karış surat

21.02.2011

yaşama kederi

Diyorlar : "kül olmaz ateş yanmadan,
Denizler durulmaz dalgalanmadan"

işsiz aylak günlerimdi. günler birbirinin ikizi üçüzü beşizi... birbirini kovalardı. yine o zaman da her zamanki gibi dünya nasıl olması gerekiyorsa öyleydi. bense kendi isteğimle iş yaşamından ve umrumda olmayan insanlarla ilgilenmekten kesin olarak uzaklaşmış; hikayeyi yakın çevreye, eşe dosta, filmlere, müziklere, romanlara indirgeyenlerden olmuştum. bu tercih, dünyanın o uğultusu içinde dünya tarafından zerre kadar hissedilmemiş, ana haberlere konu olmamış, gastelerde iki satır bile geçmemişti. benimki çember içinde sadece yer değiştirmekti.

aylaklığın en şahane yanı 9-6 döngüsünden çıkmaktı. ama hayatta her şahane şeyin kepaze bir bedeli vardı. bu mecburiyetten çıkmamla uyku saatlerimin bozulması bir oldu. kaldı ki benim değişmez bir uyku düzenim hiç olmamıştı. o konuda hiç babama benzemedim bak. zaten annem hep der ki, ben babamın hep kötü yönlerini almışım. haklı kadın.  
aylaklık günlerinde bir gün boyunca hiç uyumadığım olurdu bazen.

arkadaşlarla akşamları insan gibi buluşmalar için saati kurup alarmla kalkar, öyle giderdim. milletin gözleri alsancak kordunun ışıklandırmasının masalardaki yansıması gibi ışıl ışıl parlarken ben uyku sersemliği içinde, gözlerimi ışığa alıştırmak için oğuşturarak yeni güne adapte olmaya çalışırdım. onlar ertesi günün erken mesaisi için yatma saatlerine uygun adım evlere dağılırken ben cin kesilir, peki şimdi ne yapacağımı düşünürdüm. hiç mutsuz değildim, aksine hayata karşı tatlı, yıpratmayan bir intikam duygusu içindeydim.

fakat günlerden bir gün, 
hiç unutmam 
peşpeşe dört gün boyunca yakamı bırakmayan bir ölüm korkusu uğradı bana. durup dururken. ben sonraları bunu o günlerdeki uyku bozukluğuma yordum. dertsiz başa çorap örmeye yordum.

ölüm korkusu ile geçen dört gün ve gece...
yaşamak o kadar güzeldi ki birden ne yapacağımı şaşırdım. o dört gün boyunca her yattığımda "bişey olacak ve uyanamıycam" korkusuyla zoraki uykuya daldım. sabah gözlerimi açtığımda sırf "yine yaşıyorum, bugün de yaşıyorum" sevinciyle deli gibi geçti o günler.  yediğim yemekler, içtiklerim, sıçtıklarım, konuştuğum, dokunduğum insanlar herşey öyle bir mucize gibiydi.
bir mizah dergisinden seneler önce kesip sakladığım.

o dört gün boyunca yatağa her yattığımda iç organlarımı dinledim ve yaşıyor olmanın fizyolojik olarak bildiğim kadarıyla nelerin düzgün çalışmasına bağlı olduğuna şaşırdım. kendimden çıkıp çevre koşullarımın -o anda dahil olmak üzere- yaşamama aslında tamamen tesadüfi bir şekilde izin verdiğini, o an kafama bir meteor düşebileceğini, deprem olabileceğini, yan dairede yangın çıkıp alevlerin ben uykudayken beni bulabileceğini ve daha neler olabilleceğini, olacaksa durdurulamazken bi şekilde olmadığını yani bana tesadüf etmediğini düşününce aklımı oynatacak gibi oldum her defasında. 

yaşıyor olmak ne kadar zorluydu ölmek ne kadar kolay, 
çabuk ve herhangi bir anda gerçekleşebilirdi. çok basitti. bense çok savunmasızdım.

önce bedenin anlaşılmaz canlılığı, sonra ölümcül kazalar. bunları düşünme sırası hiç değişmedi ve son düşünme durağı da ölüm haliydi. nası bişeydi. ölümde ben...
zor bu, olmuyor.  yani bilmediğin bişey üzerine ne kadar düşünebilirsin.
insan kendi ölümünü düşünürken bile aslında yaşamı düşünnmeye devam eder ya, hani son nefese odaklanmaya çalışıp hemen ardından birden, başucunda ağlayanların kimler olacağına, kendi cenaze törenine atlayıverir. yani yine yaşamı düşünmeye devam eder, tek farkla ki kendi orada değildir. ama orada olmayışını da herhangi bir başka yerde oluş gibi düşünür ancak. ben atlamamaya, kaymamaya çalışarak kendi ölümümü düşündüm o dört gece. alamadım kendimi bu düşünceden. 

bi karanlık, buz gibilik evet tamam. hep bilinen şeyler işte. ölümü neye benzetiyorsak şimdiye kadar hepimiz. peki hep söylenen zamandışılık ve mekandışılık. nasıl bişey olabilir ki diye düşündüm. ama bu iki sözcüğü sözcükten öte kavramak mümkün müydü.

sonra bir korku duydum. bir korku ki, kelimeler kifayetsiz burda şimdi. delirtir kısa yoldan.
bir de derin, kopkoyu kuyu dibi gibi yalnızlık. en az ölümü düşünmek kadar delirtici.
ölümün rengi siyahsa ölümdeki yalnızlığın rengi de koyu bi lacivert. insanın çaresizliği yine 57 numara ten rengi.
o son nefesi verip giderken son bilinçli bakışta yardım et desen bile, yaşayanların, en güçlülerin bile seni tutup çekemeyeceği an.
bişey oluyor, ne oluyor. ama geri dönülmez bişey o. bir daha asla kıpırdamayacak bir beden o.

yooook, her türden dini geç, bütün bunlara rağmen tanrıya da çıkmadı yolum.  güldürmeyin beni. aksine daha keskin bir saçma duygusu geldi yerleşti  içime o günlerde ve sonra. hala.

büyük korku, çaresizlik ve o ana dair derin yalnızlık hissi. bunları unutamıyorum o dört günden. ölümü düşünerek yaşanmaz lafını o günlerde laftan öte anladım. dayanılacak gibi değildi çünkü. çünkü sen istemeden ölüm gelip seni bulursa çok fena.  (isteyenler de var biliyoruz bkz:intihar) ve yaşamak ne güzeldi, ne zordu hayatta kalmak. ne büyük tesadüftü günler yıllar boyu sürmesi bunun. yaşamak ne kederli bişeydi. dertli değil kederli. farklı bunlar. keder güzel sözcüktür, olumludur ve olan biteni olduğu gibi hissetmenin adıdır. ve yaşama kederinden intihara atlıyor kafa. çünkü ölümden korkumu bunca anlatışım intiharı anlamama engel de olmuyor aslında. nasıl ki ayrılık da sevdaya dahil, intihar da yaşama kederine dahil.  evet o adam güzel söylemişti zamanında, "yalnızca gerçekten ciddi bir tek sorun var: İntihar. yaşamın bu haliyle yaşanmaya değip değmediğini düşünmek..."

panik-atak gibi bişey miydi o dört gün boyunca yaşadığım. başlangıcı mıydı. 
bilmiyorum. bilerek üstünde durmadım. hiçbir psikolojik desteğe inanmadığım gibi hayatım boyunca bir kere bile o sakinleştirici, uyuşturucu ilaçlardan da kullanmadım. hiçbir derdim tasam, istemsiz fiziksel tepkilere neden olmadı. zihnimi bulandıran, teklifsiz gelen rahatsız edici düşüncelerin fiziksel tek sonucu, geçenlerde bahsettiğim gibi birden şarkı söylemeye başlamaktan ya da yüz buruşturmaktan ibaret. benim de rahatsız edici anıları zihinden kovalama yöntemim bu.

işte ama o dört gün süren ölüm korkusundan beri, çevremde olan bitene, kafa ütüleyene derin bi  kayıtsızlık eser kaldı bende. bakışlarımda hep bi oyunculuk, çıkan fırsatları kaçırmayan bi alaycılık hep. "ulan en fazla ne olabilir ki" var, "daha kötüsü ne olabilir ki" ile aynı anda "daha iyisi ne olabilir ki" var. matematiğin tarif ettiği doğrudan başka hiçbir doğruyu da varsayamıyorum zaten.

ama hızla geçip gitmekte olan ömrüme, çürümekle meşgul bedenime değen, beni genel kayıtsızlığımdan çıkaran, alaycılığımı bozan tek bi hikaye var: sevgi. sevgi varsa zamanın geçişi daha yumuşak, sevgi varsa saçma hissi az daha uzak...

12.02.2011

e oyunu tabi, yalan mı.

bu sabah yolda, öyle dalmış gitmişim. radyo kanalı da fırsattan istifade reklamlara girivermiş. maruz kaldığım reklamın ne dediğini algıladığımda küççük kulaklarım inanamadı duyduklarına... sanırım turkcell reklamıydı. konu sevgililer günü. genç bir adam sesi, sevgililer gününü kutlamak isteyen sevgilisine türlü kutlama masraflarından kaçmak için bişeyler geveliyor ve hatta şunu da diyordu:

-sevgilim zaten sevgililer günü dediğin kapitalist sistemin bir oyunu!

e oyunu evet. tükettirmecilik.. götünden özel gün uydurmak..  bi de bunu gelenekselleştirmek.. ama öyle. apaçık ve acıklı bi gerçek bu. ve ne olmuş, o gerçeğe göre hareket edip 14 şubatı normal bi 14 şubat olarak geçiren kitle de, reklamın bir parçası oldurulmuş.

hayret yani o kadarcık muhalafeti bile alıyorlar insancıkların elinden. alıp onunla da dalga geçiyorlar ya. ay hayır asabım bozuldu. nası bi  döngüdür bu hakkaten,  kendine karşı olanı bile maskara ediyor reklamlarında. onu da bi satış tekniğine dönüştürüveriyor iki dakkada.

gerçi ne bozuluyo asabım? adorno teee 1944'te;
"dümenin başındakiler, tekelin varlığını örtbas etmek konusunda artık kaygı duymamaktadır; öyle ki varlığı itiraf edilirken ne kadar arsız olunursa gücü o kadar artar.
demiş kültür endüstrisine ilişkin bir makalesinde. ben yıl 2011'de bu satırları da bugün okudum. hatta az önce.  tesadüf. okuyunca aklıma sabah radyoda dinlediğim reklam geldi direk.

bi de sonra ondan geçtim, ulan burcu dedim, sen sistemin arsızlığına takılacağına -o zaten bilinen bi vaka- her seferinde bilmeden, o sıra okumakta olduğun kitaplarda tam da o ara oluşan kendi yaşantı parçacıklarına paralel temel parçacıklar bulmana takıl. asıl orda bi numara dönüyor.

16.01.2011

benliğin restorasyonu ( aslını bozmadan onarmak )

bazen rüya içindeyken hissettiğiniz duygular, uyandıktan sonra günün ilk saatlerine de sirayet eder ya... mutlu uyandıran rüyaysa neyse de nahoş duygular uyandıran rüyaların peşinize takılması hiç hoş olmuyor doğrusu...

hem teoride hem de pratikte en nihayetinde bir hikayeden çıkıp gittiğinizde bile, bilinçaltının hala aynı hikaye üzerine bıdı bıdı yapması, hiç yoktan görüntüler oluşturması, hiç söylenmemiş laflar hazırlaması... biz buna da hayatın cilvesi diyelim hadi.

buz gibi bir rüyadan uyandım bugüne. terkedenle ilgili hesaplaşma hala devam ediyor demek ki içerde. anlıyorum kendimi. kolay değil tabi. rüyada söyledikleri yüzünden ona karşı düşmanca duygularla uyandım bu sabah. bu hikayedeki durumum hakkında kendime kızdıklarımı, yediremediklerimi, kırıklığımı onun ağzından söyletiyorum da yerden yere vuruyorum kendimi işte. nasıl yaparsın. bile bile lades dedinişte vs.

e olacak bunlar. hesaplaşmalar.

ilişki devam ederken de görüyordum böyle rüyalar. küt diye açıyordum gözlerimi. 
bakıyorum da onun olduğu rüyaların ortak noktası hep gece karanlığında geçmesi, hiç hatırlamıyorum onunla ilgili aydınlık bir rüya. onun yüzü de hep karanlıkta ya da kara.

benim zihnimde de böyle karanlık, kararsız; dürüstlüğü, yalan söylememek değil, gerçeği saklamak olarak yaşayan biri olarak kalacak. (ağır konuştum)

halbuki son bir haftadır, bir hoşluk bir güzellik bir neşe bir yeni kararlar bir yeni çantalar, iki yeni boğazlı kazaklar var bende. yeni saç kesimim de başarılı. tahlilleri de aldım, sonuçlar iyi. belki bir iki rötuşlanacak nitrinler ferretinler filan varmış. 

bu, böyle gördüğüm son rüya olsun. abartmayım bende yani öff. zaten şurda kaç aylık hikaye. nedir yani. insanlar neler neler yaşıyor. alla alla.

20.12.2010

can sıkıntısı ve erik* marmelatı

hayatta en tatlı tembelliklerden biri televizyon karşısındaki koltukta, battaniyeye iyice sarılıp yastığa kafayı gömerek uyuklamak galiba. keşke televizyona yüzü dönük halde uyuyabilecek kalınlıkta göz kapaklarına da sahip olsaydım. ekrandan yansıyan ışıklar renkler alıyor gözümü. bu yüzden televizyon karşısında ama kıçım televizyona dönük uyuklayabiliyorum. demek ki uyurken birileri bişeyler anlatsın. 

dün akşam biraz yorgunluk, biraz mutsuzluk, biraz soğuk algınlığı ile gömüldüm koltuğa. bir telefon sesiyle uyandım, bi baktım ki salyalar içindeyim. ytong şefi geç geleceğini bildirdi. kalktım elimi yüzümü yıkamaya. baktım aynaya dedim tipe bak. haberler bitmiş. uykum kaçmış. napsam napsam. şu dizinin izlemediğim eski bölümlerini taksam. hem ağlatır da biraz. 

sürekli aklıma bişeyler geliyo ordan burdan eskiden. olmuş bitmiş tatsız şeyler. hep ama en aptalcasından, utandıklarımdan. istemsiz buruşuyo yüzüm. yüz buruşturmak akıldan kovalamak gibi o düşünceyi ya da görüntüyü. bi aralar en dayanamadığım aptallıklarım aklıma geldiğinde birden yüksek sesle bi şarkı söylemeye başlıyordum.  şimdi kalmadı bak o. yazınca delilik gibi geliyo ama herkes kendi yöntemleriyle kovalamıyor mu tatsız hatıraları. bence birden şarkıya başlayanların sayısı da az değil hem.

bi çay yaptım. taktım diziyi. tahmin ettiğim gibi küçük osman bi sahnede ağlayarak "gelme baba gelme" dedi. aranan kan bulundu. efendi efendi ağladım hiç sesimi çıkarmadan. epey izledim. arada sigaraya çıktım balkona. corcika'yı aradım. o da işyerinde başından geçen tatsız bir hikayeyi anlattı. sonra ben, aslında anlatmaya bile değmezken, terkeden adamla ilgili fincandan duyduklarımı anlattım. kapadık. bir demlik çay bitti. mutfakta ytong şefinin annesinin yapıp yolladığını tahmin ettiğim bir kavanoz dolusu marmelata benzeyen bişey gördüm. açtım tadına baktım. erik marmelatıydı bu. ve öylesine başarılıydı ki, birden kendimi kaybedip deli gibi kaşıklamaya başladım. gün boyunca görüntülenen en neşeli halimdi. canlandım resmen. sonra, napıyosun bi dur be ayıptır. kızın annesi bir kavanoz marmelat gönderiyo, ev arkadaşı bi günde yiyip bitiriyo. bir de bunun sıkıntısını yaşama istersen deyip attım kendimi mutfaktan. 


tekrar eski gudubetliğime döndüm. derken ytong şefi de geldi. tipim atmıştı heralde iyice. portakal suyu sıksana c vitamini alsana dedi. işten güçten bahsederken saat oldu bi buçuk. vedalaşıp odalarımıza çekildik. penceremin tam karşısında sinir bozucu yalnızlığıyla dikilip duran selvi dışında iyi şeylerde oluyordu aslında. mesela yatınca pencere kadar bir gökyüzü apaçık karşımda oluyordu. dün gece ay, sokak lambası gibiydi. tostoparlak ve parlak. önünde bi bulut trafiği. hava açık. seyrettim biraz. güneşin ayın ve dünyanın konumlarını anlamaya çalıştım. canlandıramadım gözümde. coğrafya bilgim gerilemiş. ayrıca benim gayet sıradan küçük hayatımın dertleri ve bu gökyüzü, gezegenler, uzay... peki nası yaşamak lazım o zaman. aya iyice odaklanınca kaş göz görüyodum küçükken şimdi dünyayı yöneten zenginler orada bi zengin mahallesi kurmuşlar mıdır filan diye baktım, burdan görünür mü evlerin ışıkları filan. sonra yine parlaklığı rahatsız etmeye başladı. aya da döndüm kıçımı. çektim yorganı kafama. yine tatsız düşünceler aklıma gelirken milli piyangoya odaklanmaya çalıştım. bu gece rüyamda sayılar görsem. şanslı numaralar.

sabah uyandığımda gördüğüm rüyayı düşündüm. piyango vuracak sayılara niyetlendim ama eski sevgililerin bir potburisiydi rüyam. uzun zamandır aklıma gelmeyeni bile vardı, taaa lisedeki bile. demek ki bilinçaltımda bi hesaplaşmalar filan var ama yüzeyde sadece can sıkıntısı. 

şurda ne kaldı, yeni yıla bu kafayla girmemek lazım.

kuşburnuymuş.

3.12.2010

depresyon belirtileri

hani beklenen uyku belli belirsiz gelir de, o anda yatılırsa kaçacağı hissedilir ve ürkütmemek için biraz daha beklenir ya. ben de dün akşam napayım napayım diye ortalıkta köpekbalığı gibi gezinirken sonunda  bi karar verdim. izmir'den beri elimde bekleyen, izlemek istemediğim "öyle bir geçer zaman ki" adlı dizinin ilk bölümünü izleyeyim de bi diziye daha bulaşayım, böylece allah benim cezamı vermiş olsun dedim.


bi bölüm bi buçuk saat.
maalesef kısa zamanda kıskıvrak yakaladı beni hikayesi. küçük osman'ı tarife gerek yok zaten. çok tanıdık şeyler vardı yer yer. kimbilir kaç ailenin benzer hikayesi vardı böyle. bizim evde de yaşandı bitti saygısızca bi benzeri yıllar önce. dedim, tabi tutar bu dizi. cemile'ye çok üzülüyo insan. o mete'de ne dayak yedi, içim ezildi. 

ama tabi saat oldu 1, bitmiyo hala. bırakamadım da. artık izlerken ne dolmuşsam, bitmeye yakın aldatıldığını öğrenen cemile'nin tipi atınca benim de tipim attı. başladım ağlamaya. e vakit gece vakti. evde yalnız olsam kesin kurbağaya bağlıcam ama ytong şefi uyuyor. yorganı çektim başıma, hıkh hıkııığık diye ağlıyorum nası ağlıyorum nası ağlıyorum. yorgan altında da ağlayınca hararet yaptı, boğulcam gibi oldum açtım pencereyi. bi sigara çekti ki canım. vazgeçtim. baktım penceremden dışarı. bu evde ilk kez penceremden dışarı baktığımı farkettim. hala ufak ufak ağlama var bi yandan. tam karşımda ince uzun bi ağaç varmış meğer tek başına. uzuuuun ince ve tek. kavak mıdır nedir. baktım sağında solunda hep binalar, bu böle yalnız başına orda. bana bi daha ağlama geldi. işte hayatımla ilgili bi işaretti: neden hayatımın tam da bu döneminde yaşadığım yerin penceresi yalnız bi ağaca baksındı? onun gibi yalnız ölcem işteeaaaüüühhü, onun da her yanı beton artık. vadesi dolunca kuruyup gitçek. ama bi de şu açıdan bak; en azından eğri büğrü değil dimdik, ayakta. (burda biraz ağlama durur...kısa hızlı iç çekişler) ama ben napayım dimdik mimdik yaaaüüüühüü (yemedi)

şair burada ağaç üzerinden kendine üzülüyor evet.
inceden bi depresyon sanki di mi alttan, böyle dip dalgası gibi. hıhı. ben de farkettim.

1.12.2010

sesinde soğan tınıları var

bi anastacia vardı bir ara. popçu. ilk patladığı şarkı başka bişeydi de ben sick and tried adlı parçasını sevmiştim. olabilir normal,
konu şu ki,  bu hanım kızımızın  sesi zihnimde istemsiz olarak soğan imgesiyle somutlaşıyor. o şarkı söylerken benim gözümün önüne soğan geliyo hep. bilmiyorum neden soğan. kabuğu, zarı, cücüğü. soğana dair ne varsa. anastacia söylüyor zihnim panayır yerine dönüyor. bunu keşfettiğimden beri balık, kuru fasulye filan yerken özellikle anastacia takıyorum, böylece ağzım da kokmuyor.
şaka len şaka. ıyy tamam be.
anastacia'nın sesi dışında hiç birşeyi soğanı andırmamakla birlikte, herhangi bir soğanı şarkı söylerken dinlemiş de değilim.

hele ilk çıkış parçası im outta love var ya, işte o şarkıda çıkan ses tamamen soğandan.

eşyanın ruhu

*eski sevgilinin evindeki terlikler nasıl benim evime geldiler'in hikayesidir.*

geçtiğimiz yazdı. tabi ki hala hayatımdaydı. yeni bir ayakkabı almıştım ayağımı vurmuştu. onunla yani ayakkabıyla bir gün daha devam edemeyeceğimi anlayıp onun yani terkedenin evindeki dışarıda giyilebilir ev terliklerden biriyle işe gitmiştim idareten. sonra bütün mesaiyi şakada şukada o terliklerle geçirip akşam eve dönerken yeniden vuranları giymiş, akşamına terlikleri poşetleyip o zamanlar kaldığım teyzemlerin evine götürmüştüm. teyzeme, "bu terlikler arkadaşın geri götürcem" diye de tembiklemiştim. O da poşetiyle ayakkabılığa tıkmıştı. terlikler öylece unutuldu orada günlerce. 

sonra ben aniden ytong şefinin yanına ev arkadaşı çıkmıştım. teyzemdeki eşyalarımı bir arkadaşla birlikte bir iş çıkışı toparlayıp arabaya atmış ve yeni evime taşınmıştım. poşette unutulan terlikler o taşınma sırasında diğer ayakkabılarımla birlikte yeni eve gelmişti. meğer. farkında değildim.

-"o ev terliklerinden kurtul"
bunlar olurken bi yandan biz de sevgiliyle boş durmuyor ayrılıp barışıyorduk. sonunda da komple ayrıldık. poşetten o terlikleri ilk çıkardığımda anımsayamadım nerden geldiklerini. teyzem yanlışlıkla kendi terliklerini sokuşturmuş diye düşündüm. altları kirliydi yıkadım pakladım ev terliği olarak evde tekrar hizmete açtım. neden sonra, bir gün evde yine ayağıma bunları takmış balkonda sigara tüttürüyoken takıldı gözlerim;

haydaaaa, e bunlar onun ev terlikleriydi! amarcoooord... bigün işe bunlarla gitmiş ve evet sonra, teyzemden burayaaa. demek nerden nereyee... onun evinden birşeyler var evimde! aman tanrım. hani bi kızılderili atasözü vardı, nasıldı, "onu anlamak için onun makosenleriyle dolaş" filan mıydı neydi... bir insanla empati kurma özdeyişi. acaba terketmesine rağmen hala onu anlıyor oluşum / kendimi suçlayışım, evde her gün onun makosenleriyle dolaşmamdan mı gaynaklanıyordu? çok da rahatmış allahın cezaları. ama gerçi bu 37 numara kadın terliğiydi, o giymiyordu. ama olsundu, sonuçta onun evinden gelmişlerdi ve giyilip gezilen bişeydi. şimdi şunları yazarken düşündüğümse ne kadar gerizekalı olduğum. gerizekalı olduğumu anladığı için terketti beni. şimdi ayağımda o terlikler yok ama ben hala onu anlayıp kendimi suçlayabiliyorum bak. hurafe bunlar bee.

yine de o günden beri tedbiri elden bırakmayarak evde başka terlik giyiyorum.
fakat düşünüyorum;
giymesem de sırf evdeki varlığıyla onu unutmamı engelliyo mudur terliğin ruhu. titreşimler bişeyler filan böyle. geri vermeye kalksan, hiç olmaz. terliklerin bende kalmış mı diycem. terlikleri mi bahane ettin görüşmek için burcu diycek. eski erkek sevgiliden kadın terliği mi kalmış bana. evet bi tek onlar kalmış. kitap arasında kurutup saklamalık bi özelliği de yok. allahım nasıl bir ilişkiydi bu böyle gerçekten.  atayım ben onları atayım gitsin. tamam.

27.11.2010

ayrılığın sembolik mantığı

"giderken beynindeki o gri hücreler neyi emretti, bilemem ki..."

bugün, hayatımdan çıkalı tam 1 ay oldu. zaten hayatıma gireli, hayatımda duralı da 5 ay kadar olmuştu. nisan'da mesela, hiç yoktu. şimdi kasım'da da yok. bir farkla ki; nisan'da öyle birinin varlığını bile bilmiyordum. kasım'da ise hayatımda yok ama öyle biri var. biz buna düz mantık diyoruz. bu ayrımı anladıysak şimdi yeni üniteye geçebiliriz. kırmızı kalemle en tepeye yazıyoruz: sembolik mantık. kendi aranda konuşma.


dönmez ama,
geri dönseydi eğer,
burada bir çatal açmamız gerekirdi. hayır o çatal değil yavrım, sembolik mantık çatalı.

p: burcu, arkadaş kalalım. böyle hiç görüşmemek çok kötü.
q: özledim, tekrar deneyelim, sensiz olmadı
z: burcu, ben zombi oldum. hani şu yukardaki korkunç teyze var ya, beni ısırdı. zombiymiş meğer. şu an normalim ama sana dönersem bil ki zombi olmuşumdur. beni vurman gerekiyor, anladın mı? ağlamayı bırak burcu, vur beni. 
r: öbürünü olamadık, bari arkadaş olalım.

şimd p ve q' da devre açık, ışık yanıyor. 
z'de ise devreler yanmış, konu kapanmış dikkat edersen. 
r ise koşulların varacağı nokta diyebilcaamız sonuç.

şimdi bütün bunları sembollere dökersek;

(p v q) → r
(p ^ q) → r
(p v z) → Ø  ya zombiyse? öldürme, sakat bırak.
(p ^ z) → Ø arkadaş kalmak isteyen gözü dönmüş zombi. öldür!
(q v z) → Ø ya seviyosa? ama zombi olabilir. yazık. sakat bırak.
(q ^ z) → Ø pişman zombi. öldür!

(p v q) ^ z  → Ø depresyonlu zombi. iki kere öldür!
(p ^ q) v z  → ay sıkıldım şu anda yeter bitmez bu.

anlaşılmayan bir şey var mı?
var mı?
siliyorum o zaman tahtayı.

3.11.2010

yalnızlığın hafifletici hali

yalnızlığın iyi gelmesi hikayesi var ya... can sıkıcı ya da yoğun denen türden bişeyler yaşamak durumunda kalırsın, azalarak bitmek üzereyken ya da bitince, dur bi kafamı dinlemem lazım benim biraz dersin. insanlardan uzaklaşırsın, işten eve evden işe bi insan olursun. -olunur yani. filmlerde, romanlarda böyle tipler vardır. başından geçenleri dış ses olarak anlatan adamlardır kadınlardır bunlar. karşıdan bakınca sıkıcıdır sanki hayatları ama onlar memnundurlar ya da nötrdürler. (ve hatta genellikle bu filmin ya da kitabın başıdır...! lan? kendi ürettiğim benzetmeden umutlanasım geldi şimdi. yoksa asıl hikaye yeni mi başlıyo? (yokk ya, bence ben sorunlu filan değilim, kafam hep umutlu çalışıyo bak yalnızlığı anlatmaya çalışırken bile)

ha evet. ben bu tiplere inanamazdım. bu "biraz yalnız kalmam lazım" diyen kasıntı tiplere. insan kederliyse,  derhal insanların arasına karışması gerekirdi. kafayı dağıtmalıydı. bu da ancak insanlarla mümkün olabilirdi. dostlar, arkadaşlar en çok da böyle zamanlar içindi. şimdi acı acı gülüyorum kendime, nekkadar kütkafalı bir insan olduğumu farkediyorum.

hayatımda ilk defa olarak yalnızlık iyi geliyo. arkadaşlar boş bırakmıyorlar,  ya telefonlaşmalar ya buluşmalar... herkesin ezberinde olan genellikle böyle zamanlarda kişinin yalnız bırakılmaması gerektiği çünkü: oyala, dinle, teselli et, güldür, gıdıkla, elle, kikirde, abartma... yani ben de onların yerinde olsam öyle yaparım, ne bileyim bi faydamız olsun filan derim. halbuki iş öyle değil. beni bu durgunluğa, yılgınlığa düşüren hikayeyi genel itibariyle bildiklerinden, ben arkadaşlar yanındayken, yalnızken ki burcu'dan çıkıyorum. o bitmiş hikayenin aşık burcusu geliyo birden. bi mahsun havalar böyle, çekilir değil valla. kalbi kırık, kendine güveni  kırık, aşka inancı bitik tipitoş  bir kadın. yalnızken düşünmediğim kadar düşüncelere dalmalar... konu hakkında konuştuğum da yok. zaten içimden gelmiyo konuşmak, konuştukça sıkıntı ele geliyo çünkü. öte yandan başka şeylerden de bahsedebilir durumdayım rahatlıkla. ama bu sefer de arkadaşlar konu kabızı gibi karşımda. ben de zaten havaya girdiğim için durgunlaşıyorum hepten. moda giriyorum. filan derken basıyolar beni aaabi. aaayhh...

şimdi yalnızken başka. bazen saatlerce aklıma gelmiyo. geliyosa da kısa devre gibi bir iki cızırtı cozurtu ediyo, sonra başka bişeylere atlıyo kafa. demek böyle oluyormuş yalnızlığın iyi gelmesi. yalnızlık iyi geliyor bu ara bana. her şeyin bi şeyi var demek ki.

16.10.2010

"mandal"lara yaptığım tuhaf açıklamalar

diyorum ki,
yaşam, yaşandığı haliyle, tüm oldu bittisiyle dünyaları alan şu bellekte durabildiği için de trajiktir. sırf  "nerden fırlatılıp nereye gittiğimiz muamması" değil yani yaşamı trajik yapan.


birgün bütün aleladeliğinin ve kaydadeğmezliğinin altını çizmek için,
kendi koşullarına sıkışmış bana benzerler adına "biz de vardık" demek için durduk yere,
otobiyografimi yazıp yayınlarsam
adını "mandallara yaptığım tuhaf açıklamalar"  koyucam. ben o mandallardan kendime küpeler yaptığım için yaşadım yaşıyorum zaten şu hayatı.

bi de "mangal"lara olan hayranlığım var her daim. mangallara imrenişim.
yaşamım mandallara yaptığım tuhaf açıklamalar ,bu açıklamaların etkilerini gözlemliyim derken bulanma, mangallara imrenme ve kendime göre çat pat mangalca dilinde düşünmeyle geçmekte hala ve tüm saçmalıklarım mazgallardan sızıp inmekte morcivert bilinçaltıma. mongolluğuma ise diyecek yok.