20.10.2010

okyanusa karışan şair

taaa ergenlikten muzdarip olduğum,  "n'oluyoruz ulan" dediğim işkilli zamanlardan, yardım etsinler diye sarıldığım romanlardan şiirlerden bugünlere kadar aklımda kalan bir kaç satırdan biridir arif damar'ın şu kısa şiiri:






"bir damlasıyım okyanusun, 
ama okyanusum..."

"ne film dönüyo burda" sorusuna arifane bir yanıttı, sakinleştirmişti beni o zamanlar.


17.10.2010

hakkaten kalabalıkmış!

böyle bi karikatür vardı selçuk erdemindi sanırım. iki tipitoş türk ölüp cehenneme gitmişler ama antik tiyatro gezer gibi bir halleri var. ilerde bi bekçi zebani türklerden sıtkı sıyrılmış havada dinliyo bunların muhabbetini. biri diğerine, eliyle kefeninin yakasını silkeleyip kendini yellemeye çalışırken diyo ki: hakkaten sıcakmış!

ben de istanbul'un keşmekeşi klasiğini bugün az evvel dilim döndüğünce anlatmaya çalıştığım karikatür komiği gibi yaşadım. işten çıktım. sanıyorum hem bir cumartesi akşamı olması hem de sonbaharın son günlerini yaşıyor olmamız nedeniyle canını seven kendini dışarı atmıştı bugün. atmıştı atmasına ama peki nasıl ve saat kaçta içeri girecekti? beğendi mi yaptığını peki? baktım valla pek sallayan da yoktu keşmekeş filan.

boğadan aşşa sallandım rıhtıma. önce otobüse baktım şöyle yan gözle, kıyamet gibi kuyruk. hiç düşünmedim bile direk minibüslere yürümeye koyuldum. minibüslere doğru giderken benim binmeyeceğim minibüs duraklarında muazzam kuyruklar gördüm ki, derhal kaçmak elzemden başka bişey değildi. dedim ne bu insan sürüleri yaa. ne bu kara ütopyalardan fırlamışçasına insan manzaraları... o sıraydı sanırım içimden hakkaten kalabalıkmış diyesim geldi işte. sonra bir döner bakarım ki aynı allahın yanına çıkmış kuyruktan benim durakta da var. dedim zaten canım sıkkın uykusuzum yorgunum atla taksiye neyse parası verirsin nedir yani. ben sanırdım bu minibüs kuyrukları 1970 lerde türkan şorayın sultan filmini çektiği yıllarda, çiçek abbas 'ta filan kaldıydı. kararsızlığım yüzünden yine de kuyruğun sonuna geçerek ihtiyatlı davrandım. hayat bir rezillikten başka bişey değildi orada. öyle dururken peşpeşe üç minibüs geldi aldı sıradaki civcivleri tıka basa. üçüncü minibüsün arka dörtlüsünde cam kenarına denk geldiği için içi imkanlar dahilinde sevinçle dolan bir civcivdim ben de artık. ki çilem dolmamıştı.

trafik vardır diye açtım kitabımı -ki ismi manidar: "benden selam söyle anadoluya". kitabın ismi şöyle devam edebilirdi rahatlıkla "buralar bok gibi"- taktım müziği kulağıma. kendimi dehşet bi trafiğe ve kafadan iki saat yola hazırladım böylelikle. derken E-5'ten giden ve takılmadan giden o minibüste kendime göre artık gelmişimdir diye düşünerek ineceğim yeri sorduğumda şoförle birlikte yolculardan bir kaç terbiyesizin de "o hooo" dediğini müşahade ettim. sanırım bu "orayı epey geçtik abla" demek oluyordu. naparsın inersin karşıya geçersin, geldiğin yolun bi kısmını geri gidersin. (eve yeni taşındığımdan ve yer yön fukarası olduğumdan şaşırıyorum hala ineceğim yeri) bindim tekrar minibüse bu sefer aptal civcive oturmak yok tabi. tıklım tıkış ... envai çeşit koku... bu sefer tetikteyim inmeye fokuslanmışım. indim o bet durakta. gerçekten çok çirkin olan o üst geçitten geçerken bi ağlama geldi bana. bana da böyle teklifsiz geliverir ağlamalar. hele de regl öncesi sonrası. çok ağlamadım öyle iki damla yaş. insanlardan da tırsıyorum E5'lerde ağlanır mı. nerdeyim, nerden geldim nereye gidiyorum, izmire mi dönsem, dün gece ne üzücüydü, bugün ne yorucuydu, hayat ne kadar tuhaftı filan eve vardım işte.

ha bu arada sinirlerimi bozup ağlamamı tetikleyen, son bindiğim minibüsteki cengiz kurtoğlu müziği olabilir. yok ulan dokunaklılığından değil, bilakis kepazeliği tamamlayan bir film müziği oluşturmasından. bence bu minibüs şoförlerini tek tek alıp döve döve klasik müzik dinletmek lazım. matah bişe olduğundan değil sırf intikam için.

16.10.2010

"mandal"lara yaptığım tuhaf açıklamalar

diyorum ki,
yaşam, yaşandığı haliyle, tüm oldu bittisiyle dünyaları alan şu bellekte durabildiği için de trajiktir. sırf  "nerden fırlatılıp nereye gittiğimiz muamması" değil yani yaşamı trajik yapan.


birgün bütün aleladeliğinin ve kaydadeğmezliğinin altını çizmek için,
kendi koşullarına sıkışmış bana benzerler adına "biz de vardık" demek için durduk yere,
otobiyografimi yazıp yayınlarsam
adını "mandallara yaptığım tuhaf açıklamalar"  koyucam. ben o mandallardan kendime küpeler yaptığım için yaşadım yaşıyorum zaten şu hayatı.

bi de "mangal"lara olan hayranlığım var her daim. mangallara imrenişim.
yaşamım mandallara yaptığım tuhaf açıklamalar ,bu açıklamaların etkilerini gözlemliyim derken bulanma, mangallara imrenme ve kendime göre çat pat mangalca dilinde düşünmeyle geçmekte hala ve tüm saçmalıklarım mazgallardan sızıp inmekte morcivert bilinçaltıma. mongolluğuma ise diyecek yok.

12.10.2010

abi seviyosan git konuş bence - 2

haaa masaya vurdun yumruğunu, yok mu dedin şöyle dört başı mamur, adam gibi eksiksiz gediksiz bir film? olmaz mı güzel kardeşim. bir arjantin-ispanya ortak yapımı mesela: El secreto de sus ojos. film gibi film.

sonuna kadar heyecan uyandıran anlatımı, oyuncu performansları, esprili dili, muhalefeti, romatizmi, tek plan çekimlerdeki başarı (neydi o stadyum sahnesi öyle),güzel kamera kullanımı filan derken daha bitmedi, müzikleri de kat işin içine. vallahi on numara film. yönetmeni Juan José Campanella imiş. takipçisi olmak gerek bu adamın.

bu filmin aşk hikayesi kısmının da özeti aynı: abi seviyosan... biliyosun işte.

abi seviyosan git konuş bence...

dün, tarafımdan pek de hararetle beklenmeyen bir tatil günüydü. uyandım, iki saat kadar oyalandım yatakta, daha da yatardım ama düşünmenin sonu yoktu, bitmiyordu. kalktım bari.
ne yapabilirdim mükellef bir kahvaltıdan başka? bir iki gazete alırdım, gazateler bitince bi film takardım. çıktım alışverişe, yarım kilo salatalık, -evde domates var- yarım kilo peynir, indirimden bi nutella, bi hürriyet bi cumhuriyet bi ekmek. günlük süt bulamadım. greyfurt mevsiminin başladığını gördüm. almadım ama. kim taşıcak şimdi. boşver sonra.
döndüm eve. kahvaltı hazırlarken bi türk filmi takayım dedim, ses olsun bana bi yandan. baktım, son ders: aşk ve üniversite diye bir film varmış. afişinde ferhan şensoy'u görünce ,aaa böyle bi filmi mi varmış, tamam dedim bu olsun. başladı film, başladım ben domatesin kabuklarını soymaya. film ilerlemekte, ben artık kahvaltı masasındayım. hem izliyorum hem yiyorum. kahvaltı dediğin en fazla 15 dakka. ve zaten sigara tellendirmek içindir yemek. aldım gazetelerimi, çayımı, laptopu geçtim içeri. gazeteler beklesin, film iyi gidiyor, hele bitsin.

derken filmde mutlu sona bir türlü eremeyen, ertelenen aşk hikayeleri. hadiiii... önce doldu gözlerim. sonra çok sürmedi, katıla katıla ağlamalar geldi. film iyi, güzel de öyle çok da şahane değil şimdi. ferhan şensoy harika ama bütün oyuncular ferhan şensoy gibi de değil hani. ortalama bir filmle bu kadar ağlıyorsan vardır bi derdin. var işte. bi de bakıyorum ki kendime şöyle, ulan çok komik görünüyorsun diyorum . diyorum ama filmi, ağlama geldikçe durdurup biraz ağlayıp devam ettirmekten başka bişey yapamıyorum. öyle ağlıyorum ki konuşulanları duyamıyorum. bi de evde yalnız oldun mu çok salıyosun beaabi. al sana, sürpriz bir şekilde kurbağa olmanın hikayesi bir öğleden sonra...
ha son not olarak ekliyim, o kadar ağlayıp zırlamam bile durul bazan adlı itici şahsiyete tekrar uyuz olmamı engelleyemedi, filmin en tipitoş yanı bu adamdı  bak.

5.10.2010

ışığın arkasındaki


".../ O zaman, nedense, insanın tanrıyı görmeye katlanamadığı için ışığa ihtiyaç duyduğu gibi tuhaf bir fikre kapılıverdim. Karanlık, tanrının ta kendisiydi. Size şahdamarınızdan daha yakın, her yerde olan ve gören, her zaman sizi sarmalayan başka kim olabilirdi ki? Siz onu göremezdiniz çünkü ışığın arkasına saklanırdı."

Alper Canıgüz 
Oğullar ve Rencide Ruhlar'dan...

30.06.2010

günün sayısı 3

bugün 30062010... bendeniz günlerin tarihlerini toplama falcısı. gülüyor insanlar buna. 3 benim doğum günü sayım. ordan çıkarıyorum kendimce bişeyler bugün üzerine.
bi kere benim kadar kararsız bir havada geçiyor gün, yağmur bir yağıyor bir duruyor. güneş açmışken gök gürlüyor. sabah bir takım işverenlerle gayet olumlu temaslarda bulundum ve yarına iki randevu kaptım.  ve daha öğleden sonrayız... çayım sigaram yanımda, in the mood for love soundtrack'inden harikalar harikuladesi blue'yu dinliyorum şu anda...

sabah beşbuçukta uyandık terasta dolanan karga sesleriyle. uyandığım gibi gülecek birşeyler aradım kafamda. arada oluyo böyle bana. bulamayınca uydurdum bişeyler: hayatımda büyük olasılıkla hiç açmayacağım bir bara isim buldum; "isim kıtlığında açılan bar"dı bu. bunun ardından kıçımı dönüp biraz sessiz kaldıktan sonra  yine aynı dakikalarda, hayatımda şok olduğum zamanları gözden geçirip çok üsturuplu şok olduğumu farkettim ve kendime "şok terbiyecisi" ismini aldım. son olarak, kitaplığımdaki bütün felsefe kitaplarını (tam bunu düşünürken gözümün önüne john locke'un insanın anlama yetisi üzerine isimli kitabının kapağı geldi) çok çok yaşlanınca okumaya karar verdim. son sözleri "hımmmm..." olan ihtiyar bir kocakarı olarak hayal ettim kendimi...

corciyanus'a söyledim uydurduklarımı, o ise tüm bunlara karşılık, sabah yüz yıkamanın bir anlamda uykudan ayrılmak olduğunu ve bunun onu hüzünlendirdiğini söyledi bana. ben de onun deliliğin sınırlarından sakin ve salına salına gelen bir kadın olduğunu belirttim. 

sonra kalktık mükellef ötesi bir kahvaltı hazırladık, corciyanus yaptığım omlete hayran oldu ama yine de yedi. hayranlık duygusunun nasıl da şiddet içerdiğini böylelikle bir kere daha müşahade ettim. şimdi o çalışıyor ben tıkır tıkır yazıyorum. ve hatta yolluyorum.

21.06.2010

"mekan nerde" diye sorma, en son nereye koyduysan orda!

yaşım oldu otuz, nihayet o yıllardır kafamda evirip çevirdiğim tuhaf ve rahatsız edici sözcüklerden anlamlı bir cümle kurabildim. cümle şu:

"felsefe okumak aslında hiç bana göre değildi"

belki bir iki sözcük eksik ya da fazla olabilir ama hikaye bu. her türden açık uçlu sorular iç gıcıklayıcı ama başı sonu belli düşünce sistemleri, alternatif düşünme biçimleri ve destansı dünya kavrayışları gerçekten ve ancak iç parçalayıcı. nazarımda. ben pratiğin, somut olanın, elle tutulanın, öznel hikayelerin, temellendirmeye gerek olmayan hayallerin, hayatı daha komik yapmaya yarayan genellemelerin ve denizdeki gemilerin gözlerimi alamadığım büyüleyici duruşlarının varlığıyım. 

bugün bunu bir el havlusunu amacından biraz uzak ama çok takdire şayan bir işlev için kullanırken farkettim. bu aydınlanmaya bir havlunun sebep olması ise, otostopçunun galaksi rehberini deli gibi seven benim için tatlı bir tesadüf oldu. tekrar okumaya başladım. 

şimdi düşünüyorum, tevekkeli değil, okulda hoca hiç şakası olmayan bir eda ile "mekan nerde?" diye sorduğunda millet "ne kadar da yerinde bir soru bu böyle" dercesine kaşları çatık sağa sola havaya bakarken bana gülmeler, gülmekten ölmeler geliyordu. daha o zaman aynı hocanın değil de başka bir dersin hocasının dediğini yapmalı ve dersi terketmeli ve soranlara limon satmaya gidiyorum demeliydim. ver limonu al parayı sadeliğinde başlayıp kimbilir belki işleri büyütecektim, ticaret kafam gelişecekti ve buralar hep benim olacaktı. fakat o yaşlarda bu türlü keskin kararlar almak da zordu. 

felsefecilere ve felsefeyle uğraşmayı sevenlere çılgıncasına saygı duymama rağmen kabul edelim, bana bir bakın, söylediğim gibi di mi, potluk yapıyor biraz evet evet. okuduğum kitapların kafamın deli gibi açılmasına, üstü açılan arabalar gibi birden her yönden gelen rüzgarlarla ferahlamasına yol açtığını defalarca deneyimledim. felsefe kafası hakkaten güzel. dışarda deli dalgaların duvarları yalaması enfes, çöl ortasında şişedeki sinek durumu, banyo küvetinde balık avlama modu bambaşka... fakat arada sırada... 

vay ki vay, yanlış bölümde okudum ben lan. demek o yüzden felsefe öğretmenliğine de hiç bulaşmadım, tiiiiiiii.... hep dedim koşullar başka türlüydü filan....
içimden bir his, bu seçimde benim parmağım var diyo.?!:(!?...:))

20.06.2010

ellerime kırlangıç yağıyor...

"zehirli karanfiller büyüttüm dargınlığımın saksılarında
biberli bir kokuları vardı"

koca anfide yankılanan tekdüze sesin söylediklerine dikkatimizi toplamaya çalışarak oturuyorduk, derse girmeden önce ne konuşmuşsak daha çok oradaydı aklımız, benim belki gözlerim sezer'in anfide nerede olduğunu arıyor olabilirdi. ne olurdu sanki derse de elimizde çayımız ve sigaramızla girseydik. şahsen benim dikkatim daha geç dağılırdı. hocayla karşılıklı tüttürseydik, bi hoca tanıyorum o mesela desteklerdi bunu. ama o öndeki kereviz kızlar yok mu, hani hoca ı-ıh dese yazanlar, hı-hı dese yazıp yanına yıldız koyanlar, sınavda çıkabilirciler... onlar kesin o ışıltılı saçlarıyla itiraz eder, giysilerinin kokacağını söylerlerdi. böyle muhatapsız tartışmalara kayıp duran akıl arada bir hocanın yükselip azalan sesine odaklanmaya çalışırken sürekli birlikte takıldığımız arkadaşım bir defter yaprağı uzatıvermişti durduk yerde, içinde atilla ilhan'ın bir şiirinden bir parça...

bu eylemin, o günle, günün gündemiyle, sürmekte olan dersle hiç bir bağlantısı yoktu... (henüz bilmediğimiz geleceğe düşülen bir not imiş meğer, sonradan bulacaktı anlamını...) aklına gelmiş, yazmış ve bana vermiş. ben okumuşum, defterimin arasına koymuşum. ders bittiğinde üzerine konuşmaya bile gerek duymadığımız bir iş.

o zamanlar bir sebepten darıldı bu arkadaşım bana. yıllar geçti bunun üzerinden, çok yıllar... ben defter arasındaki o şiir parçasını unuttum bile. arkadaşımı unutmadım ama hiç. güzel andım hep. yıllar sonra eskileri karıştırırken o kağıt parçası karşıma çıktı bir gün. bulsam onu dedim, karşısına çıksam ve o satırları söylesem geçer mi dargınlığı? değer ulan, dedim. trajik insanın minnacık ve önemsiz yaşamını, filmlere benzetme çabası ontolojik bir problematik olarak yine karşımıza çıkıyor burada, dikkat buyurunuz. baştan aşağı "değer ulan" varlığı olarak istanbula ilk yolum düştüğünde, düştüm elimdeki bir adresin peşine. o caddeyi koştum baştan sona, girdim çıktım ilgili, benzeri işyerlerine, sordum onu, yok dediler.
sonra ulaştım tesadüfi bir şekilde kocasına, hımmm evlenmiş filan bak, kaçırmışız o özel günleri... kocasına verdim telefon numaramı. nezaketen onunkini istemedim ama  kocasınınkini de almayı akıl ettim. sonra bekledim. aramadı beni hayvan. trakya damarı tuttu eşşeğin. eh artık bırak peşini di mi? tabi canım bıraktım zaten. sikerim böyle aşkın ızdırabını dedim aynen. kapattım konuyu.

sonra bu gelişimde istanbul'a, hiç öyle bir fikrim yokken ama adamakıllı içmişken ve gevşek bir keyif hali içindeyken ve hayat hakkaten ne güzel herşeye rağmenken,  masadakilerden birini 7 yıldır görmediği bir arkadaşı aramaz mu? düşünmeden aldım telefonu elime, buldum kocasının ismini, bastım arama tuşuna. açtı karşı taraf, önce kendimi tanıttım kafa döndüğünce ve, ver bana dedim o eşşeği. eşşekkafalı çıktı telefona. telefon numaram sana ulaştı mı dedim, evet dedi. aramadın dedim aramadım dedi. böyle de net bi insan. dedim ne zaman buluşuyoruz terbiyesiz kadın. pes etti heralde bu yapışkanlığa. anlaştık.

geçenlere buluştuk. ben o şiir parçasını da söyledim sohbetin bir yerlerinde. daha destansı olmalıydı ama gündelik yaşam, bi çay daha alır mısınız diyen garsonlar ve konuşacak bişey bulamayış krizleri arasında kaynadı gitti. olur öyle. o benim hiç değişmediğimi düşünmüş ben de onun hiç değişmediğini düşündüm ama birbirimize  hiç inanmadık hahahaa... biz kadınlar...

geçen gece onda kaldım. sabaha kadar konuştuk, eskiden aramızda anlamlı olan çoktan unuttuğumuz komik deyimlerimizi tekrar kullandık laf arasında. hafıza garip şey; benzer yeni bir yaşantı içinde çıkıyor eski yaşantı parçaları yüzeye. güldüğümüz edepsiz fıkralar bile geldi aklımıza. politikadan bile bahsettik, başkası olsa kalk ulan masadan diyeceğim, kalkmasa, masayı kaldırıp atacağım muhteşem(!) fikirlerini paylaştı benimle. (gavur izmirliyim, tersim pis) nihayet artık beynimizin tüm gri hücreleri birayla mayalandığında ne tanrı ne devlet aslında biliyo musun diyerek kapadık konuyu. çok film izliyormuş sevindim buna. sezer'in okul zamanlarında benim ona aşık olduğumu, düşmanca bakışlarımdan meğer çoktan anladığını öğrendim.

böyle işte. buluşacağız bundan sonra fırsat buldukça. sinemaya gideceğiz. miyazaki filmlerini severmiş, ben öyle tutkunu değilim ama olsun izleriz birlikte. deer hunter'ı çok sevme konusunda birleştik. o bilardo sahnesini unutmazmış ben de düğün sahnesini hatırlattım. aldın mı ordaki mesajları dedi, aldım dedim.
ben bi iş bulabilirsem, istanbul'a yerleşebilirsem daha da iyi olacak tabi.

fena olmadı diyorum yani.

istek üzerine açıklama: yazıda dargınlığımızın sebebini atlamışım nedense hehe. eee, şey şimdi,... O, derslere girmeyip sağda solda (daha çok solda) gezip durmaktayken, benim derslere düzenli devam edip düzenli tuttuğum ders notlarını istemişti ve ben de vermek istemedimdi. yediğim bişeylerdendi ya da havalar mı kötüydü,  ama sanki bir  öküzlük salgını vardı o ara belki, bilemiyorum, bulaşmış bana o ara. şimdi tamam herhalde.

7.06.2010

hayat ne monşer bişeymiş

yine monşer dedi...
arkamda televizyonun içinden konuşuyor şu anda.
monşerlik müessesesi... kurum kurum kurumlaşma... ben de onu diyorum, monşerce başladılar hunharca bitirdiler diyorum. ha bu arada ben geçen üç gün boyunca  bir işe girdiğimi, istediğim paraya anlaştığımı, yakın geleceğe ilişkin hayaller kurabileceğimi mi sanıyordum? çook yanılıyordum.

olmadı anlaşma.
bu arada herkesin vakti bol ya... hepimiz ölümsüzüz yaa.. bir insanın zamanından alınan üç mesai günü o kadar normal ki, lafını etmeye değmez. dikkat edilirse "çalınan" bile demiyorum, çünkü çok olağan yaklaşımlar bunlar... o kişinin bu iş için geri çevirdiği işler'i konuşanı zaten dövüyorlar. öyle bir düzen-i hikmetullah humeyni bir hayat.

yine döndük başladığımız noktaya ve hatta geri çevirilen işleri düşünürsek daha da geriye. bahane de hep aynı: "sana çok değer veriyorum ama" der gibi, "seninle çalışmak istiyoruz ama kurumun bir ücret politikası var, bu istediğin rakam çok, biraz in." inelim canım. şimdi dükkanının kapısına kilit vursa, yaptığı birikim yedi ceddini doyurur, ama bir dişin kovuğunu doldurmayacak rakam artışı yedi ceddin hayatını tehdit eder. bu nası hesap? nasıl bu umursamazlığa varılıyor? nerden gidiyoruz? biz de varalım aynı yere. tübitak bunu araştırsın.

bu sefer de epey heves geldiydi bana ha! nefret ettiğim mesleğime sempati kıvılcımları çakıyordu kafamın bir yerlerinde. aylaklağımdan lutfedip kabul ettiğim işe giremedim. beynimin narsist gri hücreleri şokta..

iyi oldu bana iyi. böyle hafif bir şımarıklık gelmişti, iyi oldu sürttü burnum. ne o havalar; şansım dönüyorlar, nihayet hayat bana da gülüyorlar...
hatta hayırlısı bile olması ihtimaller dahilinde.. ihtimaller denizinde. şarkısı bile vardı
neyse yani, "hayırlısı böyledir" de, at denize. 

29.05.2010

dostum dram demişsin ama bu düpedüz komedi

"yılın doğan görünümlü şahin, dram görünümlü komedi dizisi en iyisi ödülü" bırakın bu sene de  yine aşkı memnu'ya gitsin. dizinin, tüm karakterleriyle devamlı surette selam çaktığı, gönderme manyağı ettiği alfred hitchcock'un psycho'suna bu bölümde de birbirinden çırpıcı iki gönderme vardı.
biri bölüm finalindeki "bitter'in oyunu" diyebilcaamız karanlıktan ışığa çıkan bitter'in manyakça gülüşü... kızımızın burada psyhco'ya bağladığı tartışma götürmez, tartışıp beni yükseltmeyin.
ikincisi ise henüz bölümün başlarında ve şu an yukarda görmüş olduğumuz, psycho'ya bağlayanların gülmekten haritadan silindikleri, bişeye bağlamaya uyuz olanlarınsa ne desem bilemedimlediği firdevso sahne.  tipe bak! bu tipin aynısının daha kocakafalısını biz pyscho'nun başında bir görünüp kaybolan ama sinema tarihindeki unutulmaz kocakafalar arasına giren polis memuru karakterinden biliyoruz. şu an kendi bilgisayarımda değilim, koyamadım o kareyi ama eve dönünce koycam, görünce ayyynısı diceksin.
hepsini geçtim, "herkesin canı cehenneme" tarzında isyan eden o kahrolası behlül, geçen hafta da "çılgınsın men" ile alıp bizi uzak diyarlara götürdüydü durduk yere. dostum, lanet olsun sana.

23.05.2010

minibüs girince bıraktım ben lost'u diyenler şimdi pin bişman

dibimdeki örnek; kardeşim misal...
adadaki kutup ayısını, black smoke'u çek sineye de sen kalk minibüs girince soğu diziden... kaçıncı sezondu bilmiyorum, minibüsü gördü "oha" dedi "ben çıkıyorum" dedi, "peki" dedim. çok sonra dedi ki,  "yurtta okulda her yerde koduğumun dizisi konuşuluyo, gözümün ucuynan takip ediyorum yine de" dedi. "peki" dedim "sen bilirsin, kavga etme bu kadar alt tarafı dizi lan" dedim ben de. geçen döndü geldi eve, ellerini oğuşturuyo böyle resmen, "hadi" diyo "son bölümü izlemediysen takalım". on dakkada çıkarttı çileden beni, o niye öyle bu niye böyle, n'olmuştu en son... dedim "madem göz ucuyla izledin şimdiye kadar, devam et öyle"...
"zevki çıkmıyo" dedi. bu benim özbeyöz kardeşim, atsan ataman satsan sataman. "la havle" demişimdir o an hatırlayamıyorum şimdi.
bunu diyenler keşke bilimsele bağlasaydı da diyollar, öss'ye her daim sayısaldan giriyollar, aşkı bulamıyollar falan bi ton vidivodo valla amaaan

25.04.2010

A Serious Man (2009)

coen'lerle ilişkimiz bi değişik. bir zaman kavga döğüşse başka bir zaman muhabbetten öleceğiz. böylesi ilişkiyi bir de stanley kubrick'le kurmuşluğum var. bu iki ekolün bir benzerliği de yok. kubrick'in zaten kendi yaptıkları birbirine hiç benzemezliği ile meşhur iken coen'ler birbirinden çok farklı yer, zaman ve türler deneyip aynı mesaja kafayı takmış kardeşler: mesajları da herhangi bir mesajın varlığı ya da yokluğunun bilinemeyeceği. varsa kimin umrunda? yoksa zaten yok. kocakafalar.
bunlarla ilk tanışmam  Brother, Where Art Thou? adlı abuk eserleriydi, yıl 2000, iki sıfır at benim o zamanki yaşım. filmden tek hatırladığım, sel götüren bir köyde çatıda bir inek. allah belanızı versin deyip çıktım, başından sonuna bir şener şen gülüşünü bile çok gördüm filme.
sonra bu çatıya inek kondurabilen zihniyet beni meraklandırdı. bunlar nasıl bir çeşitti? kabahat bunlarda değil, bunlara bu imkanı verenlerdeydi. fakat hemen ertesi yıl yapmış oldukları The Man Who Wasn't There ile bir bağlanış bağlandım ki ben bunlara, allah bunları kahretmesin. sonra gerisi geldi. herkeslerin ayılıp bayıldığı The Big Lebowski bana la havle dedirtti (çok dualı beddualı bi ortam oluyor, hadi hayırlısı), Barton Fink'i de yarım bıraktım. sinir oldum derken Burn After Reading ile tekrar barıştım. napmışınız lan brad pitt'e. en son twelwe monkey'de bunca gerzek görmüştük onu. çok güldüm allah belanızı...
şindi de bu: A Serious Man. mutteşem beğendim. dişçi hikayesine bayıldım bittim. filme yahudilik şeysi demek çok salakça olur çünkü din anlatmak istediklerini anlatmanın bir yolu, adamlar gizemden bahsedecek, e en gizeme boğulmuş dinlerden biri yahudilik, ayrıca adamlar yahudi, iyi bildikleri yerden girmişler konuya. ama harikaydı, ben zaten loser adamları izlemekten büyük haz alıyorum (sadoluk değil bilakis mazo)açılış sekansı zaten filmin özeti ve daha orda sırıtmaya başlıyor insan.ben.

yalnız bunların bu pervasızca "takılmana bak, bişey olmadı ve olmayacak" deyip durmalarını ve bunu da başına gelmeyen kalmayan ezük insanlar üzerinden anlatmaları, bi yerlerimi incitiyor ama böle sinek ısırığı gibi. ama bi de tatlı kaşınıyor ki meret, allah vere de, günümüzün sırf coen'lere has olmayan bu düşünce biçimi (bırak dağınık kalsıncılık mı desem ne desem) iz yapmasa. çünkü masal bile olsa, kahramanları (erdemleri) olmayan bir dünya, çok yavan olurdu. tamam evet sorgulanmamış bi yaşam  (özellikle sürdürdüğümüz şimdiki yaşam) da yaşanmaya değmezdi. bu adamların filmlerinden yola çıkıyorum ama genel olarak uzaktan bakınca kollektif bilinç öyle tekinsiz bir yola giriyor ki, hepimiz için hayırlısı uğurlusu diyem ne diyem.
yalnız mizansenidir, dekor tasarımıdır, kamera açılarıdır, bilmemnedir, bu film de bayaa olmuş bunlar artık.

filmlerden çıkarılan dersler: "a serious man"

... x üssü, böylece delta x eşittir karekök içinde 077a üssü eksi sıfır buradan, 770a üssünün karekökünü elde ediyoruz. Aynı zamanda, p'deki belirsizlik karekök içinde köşeli parantez p eksi köşeli parantez p'nin karesine eşittir, bu da h bölü a'nın karesine eşittir, delta x, delta p karekök içinde 077a üssü h bölü a'nın karesine eşittir; bu da eşittir, 1.74 h bar.
Anlaşıldı mı?
Belirsizlik İlkesi. Neler olduğunu tam olarak hiç bilemeyeceğimizi kanıtlar. Hiçbir şey anlamadıysanız bile vize sınavında sorumlusunuz.

sen yine de kib, pls. bye.

şizofrengim

hey gidi heleloy
bugün, düşünsem sıttın sene aklıma gelmeyecek bir tatlı tesadüfle karşılaştım feysbukta. benim kübik stildeki duyargalarımı el yordamıylan düzeltmeye çalışıp(ki daha da yamultmaktan başka bi boka yaramıyordu) kendimden çıkıp biraz da dünyaya döndürdüğüm ilk zamanlardı, sene 98'di, bir o kadar gudubet ve bir dünya kadar dertli idim. o sene, şizofrengi adlı hayatımda gördüğüm en şahane(hala öyle) derginin kendini intihar ettiği yıldı. elime taze olarak geçen sayısı son sayısıydı. son olduğunu öğrenince, sağda solda buldum bir kaç eski sayısını da. sonra üniversiteyi kazanınca da ayrılamadım, götürdüm yanımda bunları. sonra beğendiğim çocuğa hava atayım ve sevdiğim arkadaşlarıma da vereyim diye okula da götürdüm bunları. beğendiğim çocuğa gösterme fırsatım olmadı ama emanet verdiğim arkadaşlar sağolsunlar güzel kaybettiler. öyle güzel kaybettiler ki, elimde hiç bir örneği kalmadıydı.
içimde bir yarayla, ondan sonra her girdiğim yeni sahafta umutsuz bir dergi raflarına bakınma davranışı yer etti bende. "bir baktım, dönüp bir daha baktım" mucizesi bekledim durdum, olmadı.
ve bugün, allahın feysbukunda, kesin yoktur diye aratırken şakkadanak çıktı karşıma grubu. grubun duvarında da derginin eski sayılarını içeren internet sayfası adresi.
gözlerim doldu. sanki o adres yokolacakmış gibi bir panik, şimdi indiriyorum sayılarını tek tek. inanamıyorum da hala. zipli dosyayı açınca içinden porno çıkıcak gibi geliyor.

Sabrina (1954)

The Apartment'ın gazıyla arşivden çıkarılıp takılan diğer bir Billy Wilder filmi..
fakat olmadı, bu defa güldürmedi ve hatta bi bok anlamadı. zaten ben bu Audrey Hepburn efsanesini de anlayamadım bir türlü. Breakfast at Tiffanys'i dayanamayıp yarıda bırakmıştım.
bu filmdeyse sabrina karakterinin genç kızlıktan cilveli kadınlığa geçiş süreci; aşkta, yıllarca sevdiği david'den iki buluşma sonrası david'in abisi linus'a atlama süreci o kadar hızlı oldu ki, benim koyduğum kahve bile hala sıcaktı, yaktığım sigaradan iki nefes belki çekmiştim. hompri bogart amcanın içinde gıvılcımlanan aşkı filmin gidişatına bakıp mantık yürüterek, kendi kişisel çabamla anca anlayabildim.

filmde meraklısına 1954 model enteresan bir intihar etme yöntemi de mevcut. bir garaja giriyorsun, kapıyı pencereyi kapatıyorsun, bütün arabaları çalıştırıp egzoz borularına karşı yatıyorsun. böylece karbondioksitten zehirlendiriyorsun kendini.

ayrıca düşündüm de, 50'lerdeki amerikan gündelik hayatında caddeler ve taş binalar arasında dolaşan atlı trafik polisinden daha fantastik bir olgu bulamadım

o da belki..

... ve belki bildiğimizi sandığımız her şey, bizden önce işleri ters gitmiş eski bir uygarlıktan kalma, içi bir tutam toprakla dolu bir ayakkabının içinde kalmış bir ayak parmağında saklanan bir inatçı bakterinin yaşama tutunmasıyla yeniden başlamıştır.

resme eklenen söz Tarık Günersel'den,
resmi de sanırım animasyon film Wall-E'den almıştım, ama emin değilim.

The Apartment (1960)

2 adam 1 kadınlı aşk filmleri için Brief Encounter[err]neyse, komedili romantik filmler için The Apartment o. yani temelde taş gibi, filmlerden ya da temelde, taş gibi filmlerden.. baxter karakterini jack lemmon canlandırmış, mrs. kubelik rolünde shirley maclaine var. bu ikilinin bir de "sokak kızı irma"sı varmış, izlemedim henüz. ikisinin filmlerini de, bu filmin yönetmeni billy wilder'ın filmlerini de taramak şart oldu.

bir kadının burnunun dibindeki sempatik (ama çekici değil, güçlü değil, havalı değil ve bekar) adamı görmeyip yakışıklı (ama çekici, güçlü, havalı ve evli) adama aşık olması, bizim sempatik adamın traji-komik bir şekilde bu ilişkinin arasında kalması. ve olayların gelişmesi.
baştan sona sade ama sağlam diyaloglar.
hele baxter'ın patronla konuşma provası olarak bir monoloğu var ki..
karakterler yaşıyor ve yaşatıyor, oyuncular coşuyor ve coşturuyor. yılbaşı gecesi, taşınmak üzere topladığı eşya kolileri arasında kendine bir şampanya açan baxter'ın yalnızlığını hissedebiliyor insan.
bir filmi bitirdiğinde tatlı tatlı gülümsemek isteyenlere...
ayrıca film, 60'lardaki kabloyla televizyona bağlı, döner düğmeli kumandaları deli gibi merak edenleri de tatmin edici nitelikte.

tanrının kondurup bıraktıkları

TK: hep temizlik kolundaydım ikokulda
kaşlarım...
bir kadının kaşlarıyla imtihanı...
şimdi bir vesileyle ilkokul fotoğrafıma baktım da, dikkatimi çekti yeniden. çok düşündüm, yaratılış anım esnasında sıra kaşlarıma geldiğinde olan bitenle ilgili bir-iki tahminim oldu. şimdilik. hele öleyim, benim tahminlerimin gerçeğe ne kadar yakın olduğunu öğreneceğim ve neler diyorum ben. neyse tanrıyı görünce benim ilk soracağım soru ne hayat ne evren ne her şey... ben kaşlarımı sorucam, "daha önemli ne vardı da böyle salladın bunları?" "bir türkan şoray olmama neden mani oldun?" sorucam arkadaş. küçük emrah'a kaş yağdırırken haber vereydin, koşup altında dururdum be.

bence kaşlarımın yaratılışı, ya cuma mesai bitimine denk geldi ya da pazartesi sabahın körüne... ya da evren 6 günde yaratıldıysa, 7. gün sabah koştu melekler, "tanrım burcu'ya kaş koymamışsınız, her şey tamam burcu değil" dediler, tanrının bir tatil günü vardı onu da piç ettiler, o keyifsizlikle gözümde canlanıyor: böyle tuttu bir tutam kaşı dört parmağının arasında, kondurdu gözlerimin üstüne, bastırdı, böyle kafam geriye geriye gitti geldi, "tamam oldu bu" dedi.
bir de bir ihtimal diyorum, benden önce angelina jolie ya da scarlett johansson vardı, onlara çok özendi, "yeter artık erkek gönderin" derken bi karışıklık oldu ben geldim yine bir kadın olarak, sıkıldı üst üste kadın yaratmaktan, özensiz çalıştı. yine "tamam oldu bu, sıradakiii" dedi. bu da olabilir.

ergenlikte millet "sivilcelerim sivilcelerim" diyerek feryat ederken ben kaşlarıma isyan ediyordum. onlar sivilceye limon sıkmayı öğrendiğinde ben karanfilin götünü yakıp kaş diplerinde gezdirmeyi öğrenmiştim. gezdirdim mi gezdirmedim. ne gezdircem allasen? bıraktım öyle, dedim vardır bu kahrın bir sebebi.
sonra sağını solunu aldım, ne vardı ki ne aldın diycen, dağınıktı diyorum anlatamıyorum galiba.

ama sonra geçen gün, bi kızcaaz kaza yapmış bir otoyolda, şok geçirirken kayda almışlar, feryat ediyordu yazık: kaşlarım gitmiş!kaşlarım gitmiş! napıcam ben şimdi, ölücem allahım! diyordu. yine şükrettim, seyrekler tipsizler ama ya bir kazada sonradan kaybetseydim onları? onu bırak, tanrı yaratırken kondurmayı da unutsaydı?
yaa.. yaa... herşeyin bişeyi var burcu efendi.