22.06.2011

"zzt erenköy" ne zaman güldürdü ki?

patronla biraraya gelmemizin sebebi kabak gibi ortadayken(maaşa zam), ağzımı açacağım andan itibaren beni dinleme işini, kulaklardan alıp götüne vereceğini bildiğim için (bkz: kiralık başlıklı yazının kiralık köle kısmı) bu kez tedbirliydim. konuya beklenmedik bir şaşırtmacayla girecektim:

- evet burcu, seni dinliyorum. (içinden: "göt, sendeyiz")
- maaşıma yüzde yirmi zöm istiyorum!!

 ilk anda ne dediğimi anlamayacak, boş bulunup "zöm?" "sen zöm mü dedin?"  "efendim?" "anlamadım?" olmadı "pardon?" diyecek, doğallıkla anlayamamasının sebebinin götünden dinlemesi olduğunu zannedecek veee kulaklarını açmak zorunda kalacaktı. işte ben de o dikilmiş savunmasız kulaklara allaaahüeksper dercesine üç kere zerkedecektim:
yiğit'im özgür'üm
- zam! zam! zam! 

hadi şimdi de götünden dinle bakalım patron! hehe..
evet bu bana harika bir fikir gibi gelmişti ve hatta bu fikirden tümevararak şu hayatta herşeyin bişeyi olduğuna, çok aptalca olduğu için hiç prim vermediğimiz, dilde yaşama imkanı tanımadığımız bazı memedalibey esprilerinin, doğru yerde kullanılırsa bir silaha dönüşeceğine kâni oldum.

patronla bir araya geldiğimizde herşey tahmin ettiğim gibi gerçekleşti ve ben planımı eksiksiz uyguladım. şaşırtmacam tam da beklediğim tepkiyi gördü vs. fakat devamı vardı. başlayan bu tuhaf görüşmenin illaki bir sonucu olacaktı. sonradan anladım ki, planım sonuç odaklı değil süreç odaklı idi. sürece o kadar odaklanmışım ki elde etmek istediğim sonuçla hiç ilgilenmemiştim. taktik diyordum ama  "taktik" dediğimiz kavramın bile sonuca odaklı bir içeriği vardı.

yani şekerim patron bu... şirketinde gelir gider dengesi kurma ve tasarruf edecekse nereden edeceği(işçinin cüzdanından hatta sittiret cüzdanı, cüzdanıyla beraber komple işçiden) gibi konularda her zaman salağa yatmayı seven, vahşi ekonomi dünyasında evrime mükemmel uyum sağlamış bir türden söz ediyoruz. ihtimaldir ki, bu taktiği zaten biliyordu ve diyebilirim ki bende olanı bana koydu dostlarım. peki bunu nası yaptı.
gayet basit.
konu maaşa zamsa, yılların tecrübesiyle, patronun "keşke daha iyisini yapabilsem ama ülkenin mevcut  ekonomik durumu..." diye başlayan uzun girizgahıyla, bin dereden su getirmesiyle, sadede bir türlü gelememesiyle ben çoktan "anlat anlat götüm dinliyor" moduna girmiştim ve gafil avlandım.  patronkişi, nezaketen dinler gibi yaptığım o kör anda birden:

- kömik ama yapabileceğim 100 lirö, dedi (ve yersen bakışı)
- ha? ne? kömik mi dediniz? lirö? 
- yüz! (havada ve karada)
- ayy ama memedalibey bi yardım etseniiiz. bu yüzde on bile değil.
- edeyim ama bil bakalım neden sonra?
- parmaktan mıııaahüüühühü..


başka bir başarısız taktiğim için;
bkz: işyerinde suzanlanmaya karşı kozmonot başlığı numarası

20.06.2011

ahkâmları julyen kesiyoruz canım,

böyle kesince tadı kaçmıyo.

i am number four

yemin ederim spoylır yok.

filmi getiren arkadaşa nası bi film diye sorduğumda şunları söyledi, orjinalini bozmadan aktarıyorum: 
hehey yavrum bee!.. böyle film tanıtımına can kurban. bir ailedeki 4. çocuk ha? ulen film isminden yapılmış böyle bi tahminle filmin hikayesine bakınca diyorum bu bizim arkadaş. nası bi arkadaş. insanın işte böyle arkadaşları olmalı.

başroldeki çocuğun eşkalinde holivudun altın çocuk kontenjanına adaylık görüyorum. robert redford'dan sonra brad pitt'de yaşlandı, bu delikanlı akıllı olursa, altın çocuk bayrağını iyi taşıyabilir. yalnız bazı sahnelerdeki yaşar alptekinvari dansa hazır duruşları hususunda birinin uyarması lazım. tamam be konuya geçiyorum:

saldırıya uğrayan lorien adlı bir gezegenden kurtarılan 9 süper çocuk, saklanmaları için yanlarında bir korumayla dünyaya gönderilirler. hepsinin bir numarası vardır, başroldekinin numarası 4. yani hiç öyle ailedeki 4 numara filan değil.  gezegenlerine saldıran kötüler de(havalı tipler, makyaj, kostüm filan güzel) bu sabi sübyanın peşinden dünyaya gelirler ve iz sürüp zavallıları tek tek avlayıp öldürürler. bi de bunları numara sırasına göre öldürürler. filmin açılış sahnesinde 3 numara öldürülür ve şimdi sıra 4 numaradadır. hınını nın.

kötü adamlar iyiydi
bizim, farklı olduğunu bilen ama neler neler ne maydonozlu köfteler yapabileceği hakkında bi fikri olmayan, süper güçlerini kullandıkça öğrenen number 4, güvenliği için sürekli kimlik ve adres değiştirir ama her gittiği yerde de çok lazımmış gibi tahsiline devam etmek üzere bir okula yazılır. her ergen kahramanın gittiği hay skuul ortamlarda olduğu gibi burda da önce bir kıza yazılır sonra kısa boylu, çelimsiz, ezik ama bir o kadar ilime irfana meyilli çocukla arkadaş olmak zorunda kalır. çünkü okulun popüler ama ahmak oğlanı bir grup arkadaşıyla her allahın günü bu çocuğu itip kakmaktadır.

sert bi ablamız olan number 6
kötüler iz sürüyorlar. sevimli ve sadık bir köpeğimiz de var. bir de, number 4'ün kezban kız arkadaşında aradığını bulamayan erkek izleyiciler için taş gibi bir number 6 var. ayrıca number 6'nın yaşadığı evi patlatıp arkasına bakmadan gitme sahnesinde adele'den rolling in the deep çaldı ki, ben sahne üstüne şarkı da girince erken geldim üzgünüm. devamı çekilecek, nambırlar toplancak belli ki. 
izle, eğlen, unut.



o değil de, ben bu yüksekten atlayıp diz üstünde dengede düşme, düştüğü gibi kafayı kaldırıp karşıya bakış atma hareketinin hastasıyım. her filmde  geri sarıp tekrar izliyorum. ölmeden, böyle bi fotoğraflar ya da konusuz, sırf bu hareketi yaptığım bi kısa film çekeyim diyorum kendime. dizlik almalı evet.



8.06.2011

the reader

"insana dair hiçbir şey bize yabancı değil"

 

film devam ederken, bi noktadan sonra artık daha fazla kendimi sıkamayıp ağlarken saate baktım 03.47'ydi. yarın iş vardı, peki ben ekranın karşısında ne halt yiyordum böyle bu saatte...

konusu hakkında hiçbirşey bilmiyordum, kate winslet filmdeki rolüyle (hanna schmitz) oscar almıştı onu biliyordum, kapağından anladığım, büyük olasılıkla bayık bi filmdi bu. film bayıksa biraz izledikten sonra kalanını yarına bırakacaktım. plan buydu. 
olmadı.
film bayık değildi. sonuna kadar izlemeden kalkıp gidemeyeceğin türdendi. film bitti, ancak böylelikle, müsadesiyle yani, ayaklarımı sürüyerek ve burnumu çekerek kalktım gittim yattım. rüyama da girdi. o mahkeme salonunda, sanık sandalyesinde oturduğu yerden, hakkında yürütülen dava ile ilgili, hikayeyi anlamaya çalışan hatta anlamak için kendini zorlayan o dikkatli yüz ifadesi.
 
gelmiş geçmiş en büyük insanlık suçlarından birinin, insanlığın yüz karası bir hikayenin tam içindesin, aktörüsün ama konuyu bilmiyosun! yani sana göre sen söyleneni yapıyosun. işini yapıyosun.

cehaletin kan dondurucu düz mantığı. 

ama film nası iyi film ki demek, kadınlı çocuklu 300 insanın yanarak ölümüne seyirci kalmaktan sorumlu, nefretlik bir nazi gardiyanının düşünmeden iş diye yaptığına, hikayesine, kayıp hayatına üzülüyosun haline.

7.06.2011

30's

hiç sevmedik biz bu otuzları.

yürünmesi gereken yoldan çıkıp yanyollara patikalara sapınca hikayen de sapıtıyor. gerçi aslında o yollar da az aşınmış değil...
fakat yine de canım benim, bu tuttuğun yol, yol değil.. yaşıtların bak nası çekirdek. yapı taşı. küçük toplum artık hep.
ha sen diyosun ki, olsun ben yine de burdan gidicem,
gidersin.
gidilir.
ona bakarsan her yolun sonu aşık veysel zaten.

20: o bacaklar neydi öyle afedersin

zaten yeni yeni gelen kadınlığın, ne zaman ve neden bir süreliğine ortadan kaybolduğunu hiç bilemezsiniz.

arada bir çıkar gider o kadınlık sizden. neden sonra geri döner. aslında sezersiniz. gideceğini yani. ama yine de tam olarak bilemezsiniz. ve doğası gereği, gittiği zamanlar genellikle en lazım olduğu zamanlardır. yeni tanıştığınız bir erkeğin yanındayken mesela. hoop, bir bakarsınız o kadınlık yok. nerde. kimbilir nerde :) çantanızda olabilir mi. hayır, bir rujla makyajınızı tazeleyerek filan geri çağıramazsınız. gitmiştir. geri dönene kadar geçmiş olsun, artık tepeden tırnağa pastörize bir kezbansınız.

mesela geçen metroda, taksim-maslak hattında gitti birden benim kadınlık. ama seziyordum ben buluşmak üzere yola çıkmışken de bunu. diyorum ya, sezersiniz ama durduramazsınız.

metroya bindik. oturduk yanyana. 
karşı koltuklarda ve ayakta insanlar orda burda. aramızda konuşacak bişey pek bulamadığımızdan ölümüne bi ilgiyle bakıyoruz insanlara. insanlara bakmaya tutunarak gidiyoruz yol boyu.

derken duraklar boyunca insanlar eksiliyor ordan burdan. tam karşı koltuklar boşalıyor, yanlarda bir kaç insan oturuyor, ayakta kimse kalmamış. karşı koltukların üzeri asıl işlevini yerine getiremeyen yani hiç birşey göstermeyen anlamsız metro penceresi. pencere iki parça. büyük parçanın üstünde havalandırma için kullanılan ve içeri doğru az açılan küçük parça var. karşımızdaki o küçük parça açık, yani içeri doğru nerden baksan 45 derece eğik. dışarısı karanlık, metronun içi aydınlık. pencere dışarıyı gösteremiyor ama içerisini ayna gibi yansıtıyor.

ölümüne bir ilgiyle insanlara, çantalarına, montlarına, kotlarına bakıyorum ya, bi baktım tam karşıda bir çift beyaz çoraplı kadın bacağı. butlu butlu iki bacak. ay dedim yazık şunun bacaklarına bak ne fena. 
bu acıdığım görüntüden gözlerimi ayırmış tam kafamı çevirirken, o bacakların tam benim oturduğum yerden cama yansıdığını farkettim. tekrar bakıp(sılovmooşın düşün) o bacakların bende olduğunu anladığımdaysa, işte o an itibariyle, kadınlık beni o gece için terketmişti bile! ve gecenin  daha başındaydık ve ben artık bir kezoydum. geceye, o bacakların üzerindeysem  demek ki bir kezo olarak devam edecektim.

merakla inceledim pencereye yansıyan bacaklarımı, benim 30 yıllık bacaklarım nasıl olur da böyle görünürdü? yani uzun muzun değildir ama fena da değildir hani.
ama yani lütfen bu bacaklar ya türkan şoraya ya da belgin doruğa aitti şimdi. ince denebilecek bileklerden, butlara doğru orantısız bir genişleme vardı bunlarda. benimkiler böyle değildi ki. kimin bacaklarıyla gelmiştim ben bu buluşmaya? yaslamışım arkaya, tamam ondan öyle görünüyor zaten(düzelt). ama asıl o desenli delikli kemik rengi çorapların allah belasını versin biliyo musun. severek de giymedim, e o zaman ne bok yemeye giydin. neeeebiliyim, ben ne yediğimi biliyo muyum. o görmüş müdür mü peki. görmüştür tabi tam yanımda oturuyodu beeeğüüff.
"ıyyy" demiştir "şu bacaklara bak allah seni kahretmesin burcu, ne bok yemeye giydin bu bacaklara bu çorapları."
"bi saniye açıklayabilirim."
"bırak allahaşkına neyini açıklayacaksın."
"bu bacaklar benim değil. ben de seninle birlikte ilk defa görüyorum. desem.."
"...."
peki bi biskrem filan versem.

gecenin sonunda, vedalaşırken bi banyo bıçağı lafı da çıktı ağzımdan (kezo'nun dünyası işte naapıcaksın) ama olsun be sevimli olmuştur. bu bacakların üzerinde ancak sevimli olabilirim zaten. yani başarabilirsem. 

bitti.

ilki buydu : başlangıç
hepsi burda : biçem alıştırmaları

4.06.2011

enteresan bir haziran

herşey birbirine girdi.
aslında herşey basit, eğlenceli ve kişisel anlamda öğretici olabilirdi.  
ama bendeniz az gelişmiş üçüncü dünya burcusuyum. bu yüzden durum karışık.
bombayı patlatıyorum. bana bomba arkadaşım. haziran bitmeden bir ev kurmak zorundayım!! konu bu.

aynı işyerinde devam etme kararı aldım nihayet o tamam. ama ev... erteledim erteledim ve işte nihayet yüzyüzeyim. erteledim çünkü konuyla ilgili basit bir duygu içindey(d)im: 
iyi de ben daha çocuğum, nasıl bir ev kurarım ki? 
komik ama ifadesi bu.
korku duygusu o kadar baskın ki, kendi evini kurmanın heyecanına geçemiyorum bir türlü. nasıl korkmaz insan, ev kiralarının, doğalgazların, elektriklerin her yıl büyük oranlarda zamlandığı, hal böyleyken ve buna rağmen kazanılan maaşın da artmayıp durduğu yerde küçüldüğü bir ülkede? bizimkiler de hiç kiracı olmadılar. yani öyle maaşın bir kısmı hoop havaya filan, tuhaf işler bunlar.

konuyla ilgili gerileme tepkileri verdiğimin farkındayım ama geriye gidince çocukluktan hatırladığım, evcilik oyununda bile ayrıntılara boğulduğum. 

zevkle başlayıp gerçeğe uydurmaya çalışırken yorulup sıkıldığım, nihayet bıraktığım. evin içinde "burası da benim evimmiş" diyecek bir arazi seçmek başlı başına bir işti. bir kere çevre yolundan(annenin ayak altından) geçmemesine dikkat edicen, bir ihtar iki ihtar valla götünden uydurduğu gibi resmileşen yıkım kararıyla yıkıverirdi evini, söndürürdü ocağını iki dakkada. anneden gidicen imar izni alıcan, mesela burası sit alanı, burda oynama evladım diyebilir. vazosuz, saksısız, biblosuz, fiskossuz, boş arazi bulucan evin içinde. hadi anneden izin çıktı sen buldun uygun bir arazi, arkadaşın da buldu. başlarsın oyuncakları evine taşımaya. tuhaflık yine peşini bırakmaz. hadi tamam kucağındaki bebek, koluna astığın çanta, gizliden giydiğin topuklu anne terliği filan gerçeğe yakın. ama o oyuncak minyatür yatak odası takımları, yemek odası takımları, minyatür mutfak eşyaları. işte ikinci problem, bu ev eşyaları arasında dev olmak. alice sendromu..  bu saçmalık hissinin o zaman adını koyamazsın, sadece eğlenmek için çok uğraştığının farkındasın ve bu işte bi yanlışlık olduğunun. can sıkıcı bir durumdu ama hadi ulan neyse eşyaları da dizip, zaten birbirine misafir gitmekten ibaret olan oyuna başlarsın nihayet. hayali kapını şıngır mıngır açar, arkadaşını evine buyur edersin. hayali fincanların olmayan küçük kulplarından kibarca tutup, fincanlardan havayı içersin. büyüklerden duyduğu ve anladığın kadarıyla başından geçenleri anlatır, etkilendiğin yetişkinleri taklit edersin. bundan sonrası tekrarlardan ibaret.
tekrarlar...
o zamanlar büyüklerden duyup, rolüme gerçeklik katmak için anlamını bilmeden kullandığım "geçim derdi"yle, bundan sonra laftan öte hemhal olucam ben şimdi. geçim derdi hikayesi ev kurmaya girişene kadar da tanıdık birşeydi zaten. ama ev kurmaya kalkışınca daha bi başka bet hikaye. çocukken olduğu gibi ayrıntılarda boğulmayalım da...

tabi eninde sonunda evim için sağa sola koşarken, bir bakıcam korkunun üzerinden atlamış geçmişim çoktan. ve nihayet elimde evimin anahtarı, açıcam kapımı şıngır mıngır atıcam kendimi bir koltuğa. karşı duvara da güzel bir resim koyayım bari, şimdi bilmediğim o gün resme bakarken bu yazıyı yazdığım ânı, yani şimdiyi düşüneyim. henüz hiçbişeyin başlamadığı, sadece düşünüldüğü, tırsıldığı bu ânı.

bir yanıyla gamsız bir yanıyla telaşlı, şu her zamanki ben yani. bu özellikler ev kurmaya engel değil burcu hanım. ha tamam neyse de.  ben yani. ev kuracak ha. gülesim geliyo. ama hani romanlarda geçer ya öyle: çarpık bir gülesim geliyo. gülümsemesi çarpıldı. yüzünde çarpık bir gülümseyiş vardı. gülümsemesi yüzünde dondu.

neyse işin abbas güçlüsü: korkması bir tarafa, insanın kendine ait bir evinin olması, tüm olası zorluklara rağmen iyi ve yaşanılası bir deneyim.

24.05.2011

kışlıkları kaldıran bir delinin iç konuşmaları

sevgili güvenli serin yorgan,
söylemem gerek, sen kışlıkların en tatlısısın.
kış boyunca her gece kapandın üstüme. üstümü örtmen bana harika bi güven duygusu verdi hep. yani tüm kötülüklerden sakladın beni böyle. gerçi bazen nevresimin uç kısımlarında dertop oldun -ki haklısın, o nevresim küçük geliyordu sana. bazen baş kısmında hiç yoktun yani bir karış filan gerideydin, çok sinir bişeydi. ama o nevresim de büyük geliyordu doğru.  biliyorum biliyorum, o nevresimler hiç sana göre değildi. şu morlu pembeli takım di mi. evet bak o tam senin kalemindi. neyse bunları boşver şimdi. demek istediğim, kötü geçen günlerin sonundaki mutluluksun sen.
resmin kaynağı burası.

fakat dünya dönüyor sen ne dersen de... orta kuşak iklimin hüküm sürdüğü bu coğrafyada yine mevsimlerden bahar farketmesen de. ve artık üzerime fazla gelmeye başladın. seni suçlamıyorum, doğan bu, farkındayım.

tüm yıl senden hiç ayrılmamak için, mümkün olsaydı damda yatardım inan. hem de yıldızlar filan ne güzel olurdu lan hakkaten. ama dam yok. hem olsa da kabul edersin ki, bu şehir hayatında güvenli bir dam bulmak çok zor. para kazanmak zorunda olmasam, çoktan seninle bu kenti terkeder ve serin yayla gecelerinde kış-yaz birlikte uyurdum, biliyorsun.
üzgünüm, yine bir süreliğine ayrılmak zorundayız.

gelecek kış görüşmek üzere... 
şimdiden özlüyorum seni... 
şimdilik hoşçakal.
.
.
.
merhaba pike. naber.

23.05.2011

19: kafkaesk

1

"kafesin biri kuş aramaya çıkmış" diye bir cümleye takıldı B. okuduğu kitapta. sonra kafasını kaldırıp çevresine bakındı. trendeydi. her durakta aynı şey oluyordu; tren durduğunda, bazı yolcular bir kapıdan inip diğer kapıdan tekrar biniyorlardı. labirentli, çok katmanlı, böyle afakanlı, nası desem bitli bitli hani, bir son durağı olup olmadığı da şaibeli, kasvetli bir yoldu gidilen. uzunlamasına, daracık, basık tavanlı ve kahverengi rahatsız koltukları olan bir trendi.  trenin titrek, kirli sarı bir ışıklandırması vardı; bu yüzden içerdeki herkes buyday tenli gibiydi. yolcular pek konuşmuyorlardı, sürekli oooff off diye iç geçiriyorlardı. bir ilhan irem şarkısı dinler gibi trenin çıkardığı uğultuyu dinliyorlardı. herkesin bir iş çantası vardı elinde. kiminin çantasından, kiminin gömlek yakasından, kiminin burun deliklerinden evraklar fışkırıyordu. oturanlardan biri de kucağındaki bir evrağı ucundan koparıp koparıp çiğniyor ve neden sonra tükürüyordu. 

pencereler vardı bişey gösterdikleri de yoktu. olan ve olanaklı tüm yaşantıların grotesk bir ifadesi gibiydiler. kağıt çiğneyip neden sonra tüküren adamın yanında sakız çiğneyip neden sonra yutan bi kadın oturuyordu. onun da kucağında hindistan cevizi aromalı bir kutu sakız vardı.  adam ıslak imzalılardan da yemişse matbu zehirlenmesi geçirebilirdi bu gidişle. kadının zaten allah belasını vermiş hindistan cevizli sakızla.

kadın, bakınca hiçbir sonuç alınamayacağı apaçık belli, sorsan kimsenin ne görülebileceğine ilişkin makul bir yanıt veremeyeceği protest tren penceresinde bişey gördüğünde ara verdi sakız çiğnemeye. bi an. netice de o sakızın da yazgısı yutulmaktı bürokratik sistem tarafından. ve yeniden üretilmekti sakız fabrikası tarafından.

2

daracık bir sokakta, küçük bir arabanın içine tıkılmışlardı. birileri bunları içeri doğru tepmiş, arkalarından kapıya sırtlarıyla yüklenip iterek zorla kapatmışlar gibiydi. çünkü her memur gibi koca götlü ve koca kafalıydılar. bu durumu değiştirmek için bişey yapmak istiyor gibi de görünmüyorlardı. kadın, oooff mektup açacağı olacaktı bizde, dedi demeye kalmadı adam bir anda sıkıntıdan patladı. arabanın her yeri, kadının üstü başı evraka bulandı. "evraka! evraka!" diye bağırarak geçti ordan bir manyak. 

3

herkes gerçekten çok sıkılıyordu. ve herkes bu işin içindeydi.
-son-

22.05.2011

cannes'ın gediklisi

fenerbahçe şampiyon olur mu, olursa bu neyi değiştirir bilmiyorum. ama koca koca adamların kadıköy'ün ortasında gruplar halinde, değişik mekanları doldurup ve yer kalmayınca mekan önünde birikip büyük ekran televizyonlara trabzonspor muamelesi yaparak hep bir ağızdan bişeyler saydırmasının görüntüsü kabul edelim komik. grupça yapılınca coşkulu diyoruz buna. kaynıyor arada. neyse olsun o kadar.  ben coşkulu insanı severim.
temelde çocuksu ama neşeli hikayeler bunlar.

kim şampiyon olcak banane. 
nuri bilge ceylan son filmiyle cannes'da jüri büyük ödülünü aldı az önce.

magazin servisi: nbc ödülün konuşmasını yaparken jude law'ı gördük. bi efemine bacak bacak üstüne atmalar, bi ilgiyle dinlemeye girmeler... ne o öyle. hoş değil. yakıştıramadık.

zaruri not: fenerbaaze şampiyon olmuş anlaşılan. yalnız bu kornalara basıp basıp caddelerde, sokak aralarında ortalığı birbirine katmayı anlamıyorum canım.

bir virgül buraya,


söylem alanı başkaaa,
                              eylem alanı başka...

tekrar dene

lomburcop değildir o, cumburloptur.

18: şiir

metrosunda bir kentin
kalabalığında hem. ve 
                           belki biraz da halbuki.

bir kadın vardı, bir adamdı sağındaki.
otuzlarında olmalıydı yaşları.
omuzlarında olmalıydı başları.
gergin dudaklarından dökülen 
                                                     tekinsiz konuşmalardı

ve sulu sepken bir yağmurdu o gün 
                                                       içimize yağan.

gelgel bişey dicem.

diyorum ki yolculuk...
                elbet bir yerden bir yere.
ve geldik bak zamansız bahçelere.

ibrâhim,
ben de bilmiyorum bu şiiri yazan kim?


ne gördün o kapkara pencerede,
                                                        söyle
o kaçırdığın kışbalar, o kımıldattığın cakbalar...
ya şu şapşalca yer değiştirerek yaptığın hece oyunların?
peki gökten koala yağarken nerdeydi ağaçlar?

durdu zaman durdu dünya
üç saat sonraydı sayınca.
banyodaydı bıçak, bitmiyordu şiir
                                                        filan 
                                                                derken
demek balta çok yakıştı kafama


ibrâhim,
kırılan potların yerine yenilerini koyan kim? 

("e kim öpsün seni?" adlı şiir kitabından "potlar kırılırken oradaydım" adlı şiiri)

21.05.2011

17: pq

modern metroda, niceliksel açıdan trafiğin en sembollü zamanı. otuz yaşlarında bir p ve bir q bindi.  (p /\ q)
çatallar kapalıydı. p ve q yanyana eklemlerini kırıp oturdular. 

yeni tanışan çiftler gergin olurlar.   (birinci öncüle g diyelim)
bunlar gergin.  (ikinci öncüle yani bunlara b diyelim)
o halde bunlar yeni tanışmış.  (sonuç y olur.)

[(g => b) .'. y]

yol boyunca kendi aralarında tikel evetleme yapıyorlarsa da tümeller'e varamıyorlar. arada bir kapının üzerindeki doğruluk çizelgesi'ne bakıyorlar. içimden bi ses önerme diyor, dur şimdi önerme... bırak onlar halleder sonra.

metro penceresi karanlıksa bakınca birşey görülmez (kestirip atan öncül) 
kadın metro penceresinde gördüğüne şaşırıyor ise => 
o halde kadın ancak ve ancak deli olabilir. <=>
bir deli hiç mantıklı değildir. iki delinin kendi içinde bir mantığı var gibi görünebilir. ama uzaktan ve çok kısa bir süre.

bizim orda(de morgan köyü) "bizde banyo bıçağı var" diyene gülerler. 
kadın bunu demişse adam da gülmüştür yani, kadın da gülsün olsun bitsin efendim. olur böyle çıkarımlar takılmamak lazım.

son olarak öpüşmenin değillemesini almayı unutmayalım 

(pq = ~ö)

19.05.2011

16:4

metroda bi kadınla bi adam. orda bi tip. bunları izlemeye başlıyor. kadınla adam kırmızı metro koltuklarına oturuyorlar. bebek kakası kokusu bu metroda yok. kullanılmış metro. metro dolu. ayakta olanlar oturanlar soldan sağa. en önde ortada oturan, işaret parmağı ve orta parmağıyla yerden destek alıyor. oturan grupta ama çömelmiş evet. futbolcudur bu. neyse yaa. kadınla adam. az konuşuyorlar daha çok etrafa bakınıyorlar. yolcularda her durakta biraz daha azalmakta.

kadın karşıdaki metro camına bakıyor bir daha bakıyor. sanki gördüğüne inanamıyor. enteresan gerçekten. yanındaki adam bu tuhaflıktan bihaber.

kadınla adamı, bundan üç saat önce metroda izleyen tip tekrar sahnede. nası başarıyosa, bunların içinde olduğu arabanın yanından geçiyor. takip mi ediyor ne. kadın bişey söylüyor, adam gülüyor. izleyen dinliyor.

16.05.2011

çiğnemeden yutma artık!

gastrit olduğumu öğrenen annemin öğüdü. haykırışı. isyanı. sigarayı çayı kahveyi de azalt tabi ama...

15.05.2011

15: yükleme kimden ötürü sorusunu soruyoruz

taksim-maslak istikametindeki zincirleme isim tamlamasına bindiğimde, cümledeki vurgu zarf tümlecindeydi. öyle ki, yükleme nasıl sorusunu sorduğunuzda kalabalık, ne kadar sorusunu sorduğunuzda çok yanıtını alırdınız. yolcular arasında, gergin sıfatını yakıştırabileceğiniz, yeni tanışmış olmasalar bile "gibi" bağlacıyla tasvirinizi güçlendirebileceğiniz birileri vardı. yükleme, özneyi bulmak için kimler vardı diye sorarsanız bir kadın ve bir erkek yanıtını alırdınız. durakları geçtikçe yolcular azalıyordu, cümlesi ise basit cümle olurdu ama çok da  doğruydu.

bir süre sonra kadın, tam karşısındaki dolaylı tümleçe baktı. (nereye > pencereye) orada gördüğü bu hikayenin ya gizli öznesi ya da belirtisiz nesnesiydi. kadın, gördüğüne sıfat-fiilde şaşkın, adamsa yalın haldeydi. 

üç saat sonra, sert sessizlerin bile yumuşadığı bir iklimde, benim için artık çoktan 3. çoğul kişi zamiri olan onlara tekrar rastladım. bu defa edilgen çatılı bir fiilde oturuluyordu. mastar eki'nin de iyelik eki'nin de yok zamanıydı. erkek çocuklara edat isminin koyulmasının nedeniyse, s harfindeki görece kıtlıktı. madem öyle, bütün buralar da hep dutluktu. kadın adama içinde banyo bıçağı geçen belirtisiz isim tamlamalı bir cümle kurunca adam da bu cümledeki anlatım bozukluğuna güldü. ayrılırken herhangi bir çekimli fiile başvurmadılar.

14: nîdâ

hımm... ne? ha! hımm... oo! yea.. hımm...
aa! ama? tüh! püf...
höö? vay be! yuh! hehe.. hihi.. no mucuk no mecik.

14.05.2011

13: arka kapak

rober ödüllü artistik ehliyeti sağlam usta yazar Sıyrıq, yine bizi imgelem denizinde alegorik bir yolculuğa çıkarıyor. yazarımız bu kez kalemini bir yolculuk hikayesi için konuşturmuş, coşturmuş ya da oynatmış. nası seviyosan. 

yeni tanışmış bir kadınla bir adamın metroda başlayan psikolojik gerilimi, usta yazarın görkemli ve şenlikli anlatımıyla evrensel bir hikayeye dönüşüyor ve okuru kıskıvrak yakalıyor. karakterlerini gündelik yaşamın hayhuyu içinde tasvir etmeyi seven yazar, yine adeta tanıdığımız bildiğimiz belki de kendimiz iki evrensel tip yaratmayı bilmiş.

kitabın gizemi, kadının metro penceresinde görmeyi başardığı... 
son bölümde, mekan değişiyor kadınla adama bir otomobilde rastlıyoruz.
bu kitap, tekrar tekrar okunabilir, her okuyuşta farklı bir bakış açısı yakalanabilir bir biçem araştırması aynı zamanda.


"iki insan, iki mekan, bir gizem, bıçak gibi bir son ve başdöndürücü bir hikaye..."
Publishers Weekly

.
"her romanın finalinde öpüşme isteyen okurlara tokat gibi cevap!"
Times

.
"sıçırtıcı ve körükleyici ! ! ? ? ! ?"
Daily Maily

.
" ebenin amı  "
scrat

12: kafiye olsun diye değil

taksim-maslak metro hattında, hem de o kalabalıkta. bir adam bir kadınla ikisi de otuz yaşlarında. oturuyorlar boş buldukları koltuklara yanyana. gerginler bu buluşmada. birbirleriyle az konuşmada. durakları geçtikçe yolcular azalmakta.

kadın karşısındaki pencereye bakmakta. baktığı yerde ne varsa şaşırmakta. söylemiyor yanındaki adama da. huzursuz bir tavırla bacaklarını kımıldatmakta. bişeyler var bu kadında ne ama?

aynı çift üç saat sonra bir tane arabada, bir tane anadolu yakasında ve bir tane de sokak arasında. arabanın açık camından duyuluyor konuşulanlar da. kadın diyor ki, bizde derby var banyoda. naapsın gülüyor adam da. ayrılırken mfö çalıyor radyoda.

12.05.2011

ssklı prenses

Endoskopi sonucu: gastrit.
amaaan gastrit mi, koy götüne çağın hastalığı. 
Kan alınırken kendini deney hayvanı gibi hisseden, iki tüp kanı gidince kovalarca kan kaybetmiş gibi tribe giren hatta ağlamaklı olan burcu, dün endoskopi sırasında, kurbanlık koyunluksa işte bu, dedirten bir yöntemle midesine baktırdığında gıkını çıkarmadı. gık demedi yaa. demek ki hikaye büyük olunca nası siniyosun, nası ağlamayı filan bile unutuyosun. bi sorsalar benden başka kimler bu işin içinde, malı kimden alıyoruz filan hepsini söylüycem, en güzel hikayemi yazıcam oracıkta, isimse isim adresse adres. tüm bildiklerimi anlatıcam o kıvamdayım orda.  nerde o kan alınırken ağlayan prenses? nerde o kırılganlık, hassaslık? yaa bırak, allahın ssklısı. doğru dur len!
midemden parça alıp almadıklarını bile hissetmedim. verdim kendimi teoriye. kafama bağlayıp ağzıma taktıkları  hannibal kelepçesine benzeyen plastik şeyle iki büklüm yatarken ve sonra midemde siyah sert bir borunun dolaştığını hissederken aklımdan geçeni hatırlıyorum, bir slogan: "insanlık onuru işkenceyi yenecek." can havliyle kafa te nerelerden çağrışım yapıyo bak. o üç-beş dakika süren işlem sırasında insanın insana, bilinçli bir şekilde acı vermek için şu anda bana yapılan şeylerin daha beterlerini yapabildiğini düşündüm bayaa böyle ciddi.  hikayeyi kitaplardan okumaktan, birilerinden dinlemekten öte kavradım. tam saldırganlığın, sadizmin, şiddetin insan doğasındaki yerine eğilecekken doktor boruyu çıkardı, geçmiş olsun dedi.
Yarım saat kadar sonra midemin 6 kare fotoğrafının olduğu raporu elime alınca refakatçim kardeşimle anlamaya çalışarak baktık. Kızkardeşim, ailenin refakatçisi olduğu için yaşı küçük ama elinden böyle ne raporlar geçmiş bi insandır. Yine de sakalı yok tabi. Çıktık hastaneden yürüyoruz rapora bakıp canı sıkkın bi havada dedi ki:  
-         abla midenin rengi iyi değil, çok kırmızı bu. Normali pembemsi bunun.
-         Yok bee, o bişey değildir, makinenin renk ayarlarındandır, açmışlar rengi.
-         Öyle mi diyosun... bilmem.... abla? abla nnnn’apıyosun ya?
abla sigara yakıyo, ne? kızma bana, efkarlandım be çocuk.
***
Bugün 6 vesikalık mide fotoğrafımı doktoruma sundum. baktı, “burcu durum vahim. Miden kıpkırmızı, şu renge bak, tahriş olmuş iyice” dedi. dediği anda o raporda 6. mide fotoğrafının hemen yanında 7. bir vesikalık olarak kızkardeşimin yüzü oluştu. Verdiği pozda bir “ben demedim mi” ifadesi vardı. Ya da “bok iç” olabilir, emin değilim.
doktor ilaç yazarken ben medikal cihazlardan çıkarılan  renkli raporlarda bir renk standardı varmış demek diye düşündüm.

11.05.2011

11: sorgu

- o gün maslak istikametindeki metro ne zaman geldi?
- hatırlamıyorum.
- malum metroda çok yolcu var mıydı?
- insan kaynıyordu.
- birileri dikkatinizi çekti mi?
- otuz yaşlarında bir kadınla bir erkek.
- hal ve tavırlarından aklınızda neler kaldı?
- aslında gayet normal yanyana oturuyorlardı ama  ilk ya da ikinci buluşmalarıydı sanki, çünkü gergin gibiydiler ve az konuşuyorlardı. aslına bakarsanız kadın da vardı bir tuhaflık...
- nasıl bir tuhaflık anlatın lütfen heyecanlı oluyor.
- kadın yolculuğun sonlarına doğru, karşıdaki pencerede bişey gördü. ki bu çok saçmaydı. 
- neden saçmaydı?
- metro penceresinden söz ediyoruz, karanlıktan başka ne olabilir ki orada?
- devam edin lütfen çok iyi böyle.
- bişey görmesi yetmiyormuş gibi, gördüğüne de şaşırdı bu deli.
- ne görmüş olabilir sizce?
- bilmiyorum. merak etmedim değil ama o pencere görüş alanımda değildi. göremedim.
- enteresan... başka?
- bu konuda eyyorlamam bu kadar.
- anlıyorum. peki bu tipleri tekrar gördünüz mü?
- evet, maalesef aynı gün üç saat kadar sonra.
- nerede ve nasıl gördünüz?
- anadolu yakasında bir arabanın içinde konuşuyorlardı.
- konuşulanları duydunuz mu?
- evet kadın banyo bıçağından bahsetti adam da güldü.
- banyo bıçağı mı?
- evet! ben demiştim efendim kadın deli. neyse. bu konuşmadan sonra vedalaşıp ayrıldılar işte.
- teşekkürler. bir süre yurtdışına çıkmayın, gerek duyarsak tekrar bilginize başvuracağız.
- hay hay.

10: şahit mahit yazarlar

efendim? evet, o akşam taksim maslak hattındaki metroda ben de vardım. saati tam olarak hatırlamıyorum ama akşam vaktiydi çünkü kalabalıktı. trafik mi? tabi ki yoğundu, siz nerde yaşıyorsunuz kuzum? bir kadınla bir adam mı? iyi de nerden biliyim etraf bi ton "bir kadınla bir adam" kaynıyor. yeni tanışmış gibi gergindiler ha? hımm.. az konuşup daha çok çevrelerine bakınıyorlardı demek... bilmem ki... ben yabancılarla göz kontağı da kurmam ki zaten, ayaklarıma baka baka giderim hep. öyle seviyorum.

kadın karanlık pencerede birşey görüp şaşırdı öyle mi? bilmem, hiç dikkatimi çekmedi. ee, peki ne var ki bunda?

pardon? bu kadınla adamı üç saat sonra tekrar mı görmüşüm? sizi temin ederim neden bahsettiğinizi bilmiyorum bayım. 
benimle işiniz bittiyse... 
bir istirhamım olacaktı müsaade ederseniz arzedeyim efendim evet şu elimde görmüş olduğunuz derby banyo ile traşınız... aslında bi dinleseniz.

9: müdürce

yine bir çatışmanın ortasındayken, bir şekilde izimi kaybettirip attım kendimi bir trene, zaman sağ-sol kavgasının en şiddetli zamanı. nefes nefese nerdeyse ölürcesine çöktüm bir koltuğa. gençten bir kadınla adam içeri girercesine, boş koltuklara otururcasına. takip edilmediğimi anladıktan sonra bunlar benim ilgimi çekercesine. ikisi de alabildiğine gergincesine ve yasaksavma mantığıyla aralarında konuşurcasına. durakları bir bir geçerken yolcular da bir bir azalırcasına. 

baktım ki, kadın bir ara karşısındaki pencereye bakarcasına. ne gördüyse kadının formatı değişti birden. sonra arada bir yasaksavma düşüncesiyle pencereye bakarcasına.  alabildiğine şaşkın. adamsa alabildiğine gönüllülük temelinde bekler gibi yolculuğun bitmesini. o  zamanlar bana sarı diyorlar, deli diyorlar çünkü ben hep mücadelede ön saflarda.

üç saat sonra, aynı çifte bizim gizli karargahın yakınlarında denk gelircesine. şaşırdım  dünya küçükçesine. bir özel mülkiyetin içinde oturuyorlardı, yanlarından geçercesine giderken duydum ki kadın, banyoda satır olacaktı, dedi. tiiiiii.... devrimci kulaklarımla duydum yemin edercesine. alabildiğine güldüler sonra. ayrılırken de kafa tokuşturmuşlardır bunlar.


10.05.2011

8: rengaa rengaarenk

metroda parlak kıpkırmızı koltuklardan birine yerleştim. kemik rengi çoraplı, fındık rengi papuçlu ve yine fındık rengi üçgen bir sırt çantası olan haki yeşil elbiseli bir kadın girdi içeri, peşinden koyu yeşil spor bir ceket içine mavi gömlek giymiş bir adam. karşımdaki boş kırmızılara oturdular. aralarında sakin sarımtrak konuşmalar yaptılar.

bir süre sonra kadın karşısındaki kara pencereye bakıp alı al moru mor bir şaşkınlık yaşadı, devamında kaçamak bakışlar attı aynı noktaya. yanındaki adama da göstermedi gördüğünü. halbuki türk filmlerinde çiftler orda burda kırlarda filan hep birbirlerine bişeyler gösterirlerdi. gerçi arkada da neşeli bi müzik de olurdu böyle zamanlarda, metroda robotik durak uyarılarından başka ses yoktu. kadın kemik rengi bacaklarını oynatıp durdu oturduğu yerde. 

üç şehir grisi saat sonra, bir araba içinde karşıma çıktı aynı çift. yeşil bir evin önünde. yanlarından geçerken duydum kadının sesindeki laciverti, "bizde banyo bıçağı olacaktı" dedi. bunun üzerine birlikte güldüler beyaz beyaz. ayrılırken renk vermediler.

9.05.2011

7: fablımtrak (ya da barakanın civcivleri)

kalabalık civciv sürüleri, yeraltından giden metal solucana doluştu. gün boyu işleyip ışıldadıkları farklı kafeslerden ekonomiye can vermenin şuursuzluğuyla çıkmış, dinlenmek ve ertesi gün tekrar ışıldamak üzere ev-kafeslerine doğru gidiyorlardı. aralarında bir dişi civciv ve bir erkek civciv dikkatimi çekti. henüz çiftleşmedikleri* ama çiftleşmeye** çalıştıkları her hallerinden belliydi. ikisi de ilgiyle diğer civciv kardeşlerine bakıyorlardı. 

hızla yol alan metal solucan dura dura bazı civcivleri dışarı kusuyordu. dişi civcivle erkek civciv hala içerideydi. bir ara dişi civciv solucanın saydam derisinden yansıyan birşey gördü ve civcivik bir şaşırma yaşadı. erkek civcivin yansımayı görüp görmediği muamma. 

üç saat sonra bu dişi ve erkek civcivi ilk karşılaştığımız yerden çok uzakta bir yerde tekerlekli bir mukavva içinde tekrar gördüm. yanlarından geçerken duydum mukavva deliklerinden; dişi civciv ciyk ciyk ediyordu. erkek civciv civciven bir şekilde gülümsedi. ayrılırken birbirlerini gagalamadılar.

*   çiftleşmek: çift olma, sevgili olma. sulandırmayalım. 
** ayrıca insan olma, lafı götünden anlamama anlamları da vardır.

6: kehanet

metroya bindiğin zaman -ne zaman- zamanı geldiğinde anlayacaksın kendiliğinden, yolcuların arasında bir kadınla bir erkek göreceksin -hangisi nası anlıcam- gergin olacaklar, az konuşanlar işte onlar. yolcular azalmaya başlayacak giderek. kadın karşı pencerede bişey görecek ve çok şaşıracak -nerden belli- yüz ifadesinden belli olcak aptal mısın sen, neyse kadının gördüğünü sende göreceksin. adamsa kendi halinde olacak. 

aynı gün içinde onları tekrar göreceksin, üç vakte kadar. üç saat mi deseeem, üç gün... yok aynı gün dedik di mi neyse unut bunu. üç saat sonra anadolu yakasında olacaksın bir sokak arasında yürürken kadınla erkek tekrar karşına çıkacak. bir arabanın içinde olacaklar, yanlarından geçecek ve kadının şöyle dediğini duyacaksın: "banyo bıçağı" -bu ne be!- buyu neyi beyi bırak şimdi. onlara şu mesajı iletmen gerekiyor: "şimdilik öpüşmeniz sakıncalı"

(bkz: başlangıç)

5: rüya

güya metrodaymışız. içerisi öyle aydınlık ki sanki nur içinde... metronun pencereleri adeta ayna olmuş eşref-i mahluku gösteriyor. 
daha önce hiç görmediğim bir kadınla bir erkek dikkatimi çekiyor. yanyana oturuyorlar. diğer insanlar flu, belli belirsiz böyle. bu çifte bakınca nası desem sanki bi gerginlik var hallerinde. 
sonra yolcular nası oluyorsa birden yokoluyor. biz bu çiftle bir kaç kişi daha kalıyoruz metronun içinde. sonra ne oluyosa kadının karşı pencerede bişey gördüğünü ve çok şaşırdığını farkediyorum. böyle ruhsal olarak sanki transendental bir yolculuk yapıyorum (elimde de akaşa yayınlarından üçüncü göz adlı bi kitap varmış bak bak) bedenimden çıkıp kadının kafasının üstünden bakıyorum onun baktığı yere, şaşırdığı şeye...
tam görecekken rüya bu ya, hooop birden zaman mekan değişiyor. aynı çifti bu sefer bir arabada görüyorum, ben yanlarından yürüyerek geçiyorum, kadın banyo bıçağından bahsediyor. şu rüyalar ne tuhaf oluyor! bilinçaltımda sembolik bişey midir acaba banyo bıçağı? 

kadınla adam vedalaşıyorlar, öpüşmek üzere yaklaşıyorlar birbirlerine, 
tam öpüşecekleri sırada uyandım. hayırlara gitsin. 

(bkz: başlangıç)

4: benjamin button

öpüşmediler ayrılırken ama ondan da önce -artık ne konuşuyorlarsa- kadın "bizde banyo bıçağı vardı" gibisinden bir laf etmişti. bir arabanın içindeydiler, adam kadını evine bırakmıştı.

üç saat önce, adam kendi halinde otururken kadın karşısındaki pencereye kaçamak ve şaşkın bakışlar atarken dikkatini çekmişti.

yolcular giderek artarken kadınla adam çevrelerindeki insanlara bakıyorlardı. birbireriyle az konuşuyor olmaları ve hallerindeki gerginlik yeni tanıştıklarını gösteriyordu. yanyana oturuyorlardı. adamla kadın otuz yaşlarındaydılar, hepimiz metrodaydık taksim-maslak hattında.

(bkz: başlangıç)



3: litotes (özetin özeti)


kalabalık bir metrodaydık. bu kalabalığın içinde yeni tanışıyor gibi görünen bir kadın ve adam da vardı. kadın karşısındaki pencereye bakıp duruyordu. üç saat sonra onları tekrar gördüm, hareketsiz bir arabanın içindeydiler. kadın bir bıçaktan bahsediyor, adam gülümsüyordu. kadın arabadan indi, öpüşmemişlerdi.

(bkz: başlangıç)

2: çift dikiş

taksim-maslak hattı ve güzergahında giden metroda ve de trende, trafiğin civcivli ve kalabalık bi zamanı. otuz yaşlarında ve ancak otuzlarında bir kadınla arkasından ve hemen peşinden bir adam bindi. karşılıklı bakan yanyana ve bitişik koltuklara oturdular. ikisi de gergin ve tedirgin gibiydi. yeni tanışıyor ya da yeni buluşuyor olmalıydılar. birbirleriyle az ve kesintili konuşuyorlar, daha çok oturan ve dikilen yolculara ve insanlara bakıyorlardı. durakları ve istasyonları geçtikçe ayaktaki yolcular azaldı ve seyrekleşti.

bir süre sonra kadın, tam karşısındaki ve de önündeki pencereye baktı, orada ne gördüyse ve algıladıysa gördüğüne epey ve de bir hayli şaşırdı ve gerçekten hayret etti. yanındaki adama da söylemedi bunca şaşırdığı şeyi ve her neyse onu. dikkat ettim, kadın bundan sonra  karşısındaki o pencereye kaçamak ve kısa ve gizliden bakışlar atmaya devam etti. bacaklarını ve de desenli dantelli kemik rengi çoraplı bacaklarını kımıldatıp durdu ikide bir ve durup durup.  adamsa sağa sola ve etrafa bakınıyordu öylesine.

üç saat sonra ve yüz seksen dakika geçince, aynı çifte ve kadınla adama  anadolu yakasında ve tarafında bir sokak arasında, bir arabanın ve de özel aracın içinde otururlarken rastladım ve tesadüf ettim. adam kadını evine ve de yaşadığı yere bırakıyordu. konuştuklarını duydum ve işittim. kadın evinde derby traş bıçağı olduğunu ve bulunduğunu söyledi. bunun üzerine ve bu sözden sonra adam gülümsedi ve de tebessüm etti. kadın da güldü kendi dediğine.  ama ve lakin ayrılırken ve de vedalaşırken öpüşmediler dudaktan ve ağızdan.

(bkz: başlangıç)

1: notasyon (ya da başlangıç)

hazırsanız başlıyorum.
zamanında raymond queneau'nun yaptığı bir çalışma. armağan ekici çevirmiş türkçeye. bir hikaye parçasının 99 değişik biçimde anlatılmasına dayanan gayriciddi bir dilbilim kitabı bu. sonra bizde ferit edgü'de yapmış. ben de yapçam. ne be! çok eğlenceli.

nebula'da biçem alıştırmaları etiketiyle yer alacak bir yazı dizisi/oyun/eğlence bana. umarım okuyanlara da.

***

taksim-maslak hattı metrosunda, trafiğin civcivli zamanı. otuz yaşlarında bir kadın ve peşinden bir adam biniyor. sırtını pencereye vermiş, boydan boya karşılıklı yerleştirilmiş koltuklardan boş bulduklarına yanyana oturuyorlar. ikisi de gergin gibi. yeni tanışıyor olmalılar. birbirleriyle az konuşuyorlar, daha çok çevrelerindeki yolculara bakıyorlar. durakları geçtikçe ayaktaki yolcular azalıyor. 

bir süre sonra kadın, tam karşısındaki pencereye bakıyor, orada ne görüyorsa gördüğüne epey şaşırıyor gibi. yanındaki adama da söylemiyor ne gördüğünü. arada bir karşısındaki pencereye kaçamak bakışlar atıyor ve bacaklarını kımıldatıp duruyor ikide bir. adamsa kendi halinde...

üç saat sonra, aynı çifte anadolu yakasında bir sokak arasında, bir arabanın içinde otururlarken rastlıyorum. adam kadını evine bırakıyor gibi. arabanın yanından geçerken açık camdan duyuyorum; kadın diyor ki, "bizde derby banyo bıçağı olacaktı". adam gülümsüyor, kadın da gülüyor dediğine. ama ayrılırken öpüşmüyorlar.

24.04.2011

dipnotlu aşk mektubu

hayat çok berbat ve bu konuda yapabileceğim bişey yok. 
üzgünüm. 
hayır çalışmıyor. 

gittim kendimi dövdürdüm bizim çaycı tatara biraz. fayt kılabın felsefesini şimdi daha iyi anlıyorum. ya da şark bülbülü'nün. ne be. rahatladım mı ne. 

günün en komik hikayesi ise yine corcika'dan. yine iş hayatında patlayan yersiz kahkahalar. bi karar aldım bundan böyle iş hayatımda iş yapıcam özel hayatımda özel.

corcika bir süredir aşık ve durmaksızın saçmalıyor. dün akşam daha fazla dayanamayarak aşık olduğu adama  uzun bir mesaj yazma yöntemiyle  saçmalamayı uygun görmüş. bunu yaparken de çok içkiliymiş. yanında çakmağı çaksan, o türküyü söylemeye bile başlarmış yani okkadar içkiliymiş düşün. mesajında özetle, yani bak ben böyle böyleyim, sen de artık naparsın bilmem filan gibi bişeyler yazmış. ama tuhaf olan, her daim içten içe bir akademisyen olmak isteyen corcika'nın, o alkollü kafaya rağmen(ya da tamamen ondan), bu bilimsel aşk mektubuna koyduğu başlık ve yanındaki; o ne o, sayı mı, parantez içinde:

"bana yine şarkılar söyleten adam(1)

Ignoro historia huius. Ubi partes ingredi,  bene quantum potest . Sit amicitia bi guy  lectus. Consilio qua longior.

soleas domo dixit experientia tot feminae omnes dederunt vitae ordinem nondum enim sciebant quod hic non quaerit. recte.

(1) mfö yandım yandım"

aşk mektubuna rujlu dudak izi çıkaranları biliriz, köşesine gerçek gonca gül yapıştıranlar da oldu bu ülke de. ama dipnot koyanına ilk defa rastladım dostlarım. hayret nasıl olmuş da, o gazla dipnotun ikincisini de düşmemiş: (2) a.g.e. filan.
ve mektubun içeriğini özel hayata saygımdan google translate aracılığıyla başka bir dile çevirip koydum buraya. çünkü kimse okuyamasın. gözünü sevdiğimin google translate'i de öyle güzel çalışıyor ki. önce türkçe yazıp şu dile çevir dedikten sonra kendi çevirdiği o metni, şimdi tekrar türkçeye dönder dediğinizde allak bullak oluyor, mosmor oluyor, altüst oluyor ve orjinal metinle bağını kaybediyor. deneyin yüzdeyüz çalışıyor.

kahveye sigaraya gittim, kahve falı kapayıp geldim. her zamanki iş yeri oyalamacası. mola avuntusu. 
baktım bu sefer kahve bardağının tabağa tam oturmamasını fırsat bilen telve bulamacı, o boşlukta gel-git yapmaktaydı. daha önce fal için kahve kapattığı halde böyle bişeye hiç rastlamayanlar, görüntü olarak bu tarifimden hiçbirşey anlamadılar. onlar omuz silksinler, anlayanlar beri gelsinler, du levande siz de kaybolun gözüm görmesin allahın cezaları. demek istediğim o telve bulamacının ritmik hareketleri kahveye bir canlıymış  görüntüsü vermekteydi. yaşamın telve ortamına bir tezahürü olabilir miydi. bilmiyorum clara, gerçekten artık hiç bişey bilmiyori.

ki ben aslında sadece kelebek yutmak istiyodum dedim. ona da kuzuların sessizliği dediler aq.

17.04.2011

teyze nereye bakıyor 2

yazıyı okuyan birinin kışkırtmasıyla ev sahibesi corcikaya, "teyzenin flaşlı fotoğrafını çekelim mi" deyip fırladım pencereye. corcikanın sorumu anlaması için vakit tanımama fırsat kalmadan üzüntüyle farkettim ki, teyze ışıkları kapamış, yatmış. (demek yürüyebiliyor ve yatmadan önce ışıkları söndürebildiğine göre akli dengesi yerinde).

- zaten yatmış dedim. corcika:
- nasıl? yani uyumuş mu? dedi. ben:
- hayır, henüz dalmamış, göz kapakları kıpırdıyor, dedim. corcika:
- ha. dedi. ben:
- hahaha. dedim. o bir dediyse ben üç misli dedim yani. anlatabiliyor muyum,

sonra
hindistan'daki ineklerin trafiği kitlemesinin istanbul'daki minibüslerin trafiğe kitlemesinden bir farkı olmadığını söyleyip bu tezimi farklı örneklerle temellendirmeye koyuldum. bilmem anlatabiliyorsam ne mutlu bana.

teyze nereye bakıyor

corcika'nın oturduğu apartmanın karşına rekor denebilecek bir sürede aynı yükseklikte bir apartman inşa edildi. ve yeni komşular bile taşındı.
iki apartman o kadar yakın ki, karşılıklı iki komşu kafaları güzelken birbirlerine aynı anda çamaşır ipi atsalar saçma olur ama biri ipi atsa diğeri kesin tutar yani. hatta biri üşenmese bakkala inse ve bi top alsa (mümkünse koyu kırmızı üzerine siyah çizgili olsa)çıkıp pencereye diğerine atsa karşılıklı voleybol bile oynarlar (gerçi en fazla 9'da yanarlar) iki apartman o kadar yakın.
corcika nın karşısındaki yeni komşu bir ihtiyar teyze.
tuhaf olan, ihtiyar teyze  karşı komşu olmanın hakkını verircesine koltuğunu corcikanın evine döndürmüş, öyle bakıyor. önce ciddiye almadım corciya'nın bundan söz açmasını. fakat sonra  ciddiye almadan şöyle bir tülü çekip baktım. kapatmam bir oldu. teyze bayaa bildiğin iş edinmişcesine bakıyor...

acaba evi kiralarken teyzeye deniz manzaralı demiş olabilirler mi.

11.04.2011

lumet

sidney lumet
martin scorsese, 70'lerdeki amerikan sinemasıyla ilgili "neredeyse her hafta bir başyapıt izliyorduk" demiş. o kastettiği başyapıtlardan bir kısmı da sidney lumet filmleri mutlaka. 

hep isterim; 70-80 yılları arası amerikan filmleri festivali yapabilsem kendime. adaşı sidney pollack'ın 75'te yaptığı three days of the condor var mesela. adama, robert redford'un donduğu kareden sonra  "son bakıştaki o gözler kaldı aklımızda" dedirten filmdir o.  lumet'in filmlerinden ise aklımda unutulmaz anlar kalmadı pek, izlediğim filmlerinin tamamı unutulmazdı bana. 12 angry men mesela.

sol görüşlü bir yönetmen. 70'ler amerikan sinemasının içerdiği o ortak muhalif ruhun adamı. o dönem amerikan toplumunun yaşadıklarıyla ilgili, yıllarca süregelen soğuk savaş propagandasının toplum psikolojisinde yarattıklarını,  birdenbire ülkenin "sahipleri"nin pisliklerinin skandallarla ortaya çıkmasını, işsizliği, 70'ler öncesindeki -hani şimdilerde mad men adlı harika diziyle de anlatılan- beyaz, kusursuz amerikanın değişmesini, göçmenleriyle, zencileriyle, eşcinselleriyle gerçek amerikanın su yüzüne çıkmasını vesaireyi filmlerine konu eden bir adamdı. hem konu eder, hem güzel anlatırdı.  maalesef kanserden  evet. 86 yaşındaymış. 

benim en sevdiğim lumet filmleri sıralaması:

1 numara tabi ki 12 angry men. ikinci sırada dog day afternoon. üçüncüsü network, dördüncüsü serpico.

4.04.2011

ygs'nin şifreleri

ytong'da böyle yuvarlak içine filan aldı
anlayamadım aq.

ömer çelakıl'a danışasım var ama hepten iptal eder adamı. zaten onu bulsam önce ağzında sakızla uyuma ömer kardeşim, boğulsan yine iyi ama uyurken yastığa düşürüyosun bak saçların tepende topak olmuş diycem.

bugün ytong şefi'ne sordum. o biraz anlamış.
e o da biraz anlasın yani, evdeki tek mühendis o. baktı anlatmakla olmuyo ben dinlerken giderek içime kapanıyorum, eline kağıt kalem alıp yazarak anlattı.
ı ıh.
anlamıyorum aq.

o değil de, yeni ösym başkanının tipini gördünüz mü lann böle bişe yok.

bellek: (Hatırla...)

dün
yorgun argın, bir hayli kırgın yürüdüm vardım corcika'nın yanına. koymuş bile önüne bir kadeh rakı. ben geçtim çay demledim. bi ton gevezelik ettik işte. ben benim kasabadan bahsettim o kendi kasabasından. (gitbak: sosyal bilgiler)

bir ara duvardaki kitaplığa uzandım. o kitaplığa defalarca uzanmışlığım vardır. çekerim ordan bi kitap, tuvalete giderim. çekerim ordan bi kitap, alıyorum bunu derim. çektim ordan bi kitap: ahmet hamdi tanpınar - bütün şiirleri. ben kapağına bakarken corcika:
 
- ne gülmüştük o gün, hatırlıyor musun

dedi. anasonlu bir tebessüm vardı tipinde. ne diyosun be der gibi yüzüne bakıp ne diyo bu manyak diye düşünürek kitabın kapağını kaldırdım. ilk sayfada mor renkli tükenmez kalemle benim el yazım. corcikanın az önceki tuhaf sorusu ve dinlemediğim devamı, el yazım, yazının başına atılmış tarih... 
bellek gürültüyle ve zorlanarak çalışmaya başladı çünkü 11 yıl geriye gitmesi gerekiyordu.

"25.02.2000

Bugün, bitirilmiş bir çok şeyin ardından iki dumur surat olarak etrafta dolaştık. o kadar çok güldük ki bugün... (Hatırla...)"

hatırlayamadım. 
düşündüm, zorladım hatırlayamadım. gözlerim doldu birden. anime kızı gibi damlamayan gözyaşlarıyla (Hatırla...) sözcüğüne bakakaldım. yine "büyüdüğünü anlamak" geldi bi de üstüne. bi git. şimdi ne kadar büyüdüğümü düşünmek istemiyorum, o günü hatırlamak istiyorum sadece.
güldüklerimi unutmak istemiyorum ben hiç. fakat inadıma ağladıklarım kalıyor hep aklımda. nasıldı ki o gün diye sordum. o hatırlıyordu.  güldüğümüz şeyleri değil tabi ama gülme anlarımızı, gülerken nerede olduğumuzu çok net hatırlıyordu.

"senin gülmekten omurgan ağrıyordu(!), ben kendi gülüşümü durup dururken sever olduğumdan, araba alarmı gibi sürekli gülüyordum. 

bu kitabı aldık bir hevesle, vapurda oturup okuyacaktık sahleplerimizle. (hatta kanatlanıp uçacaktık)
olmadı. 
ama ahmet hamdi'nin o güzel sözünü keşfettiğin için bu kitap senindi. hatta bu kitabın tüm basımları senindi. o güzel sözü içinden bulup çıkaran ruh da senindi. 
yani ne?
yani...
senin gerçek adın hamdi.

burcu"

ahmet hamdi'nin o güzel sözü, bir şiirindendi. "ne içindeyim zamanın ne de büsbütün dışında;..." diye başlayan hani... yaş 20.  corcika'nın bu sözü bana söylediği o günlerde, sanki yeryüzünde sadece corcika, ben ve belki bir kaç şanslı kişi daha biliyormuşuz gibi geliyordu.
yaşadıklarımın benzersiz bir biçimde sadece benim başımdan geçtiği zamanlardı, keder nedir bilmez yaşlar, belki sezen...  hatta aksu ve son sardunyalar

1.04.2011

artık bana herkes hacivat

size 11 gündür aralıksız çalıştığımı söyl... 
yok ben de alıştım galiba yaa.

kafa yorgun kafa. son bir kaç gündür karagözüm.
hayır yani ben karagözüm.(bkz: isimden fiil yapmak)

insanlar bana bişey söyleyince ya da sorunca, normalde hepimizin başvurduğu ön beyindeki o "ilk anladığım haliyle çok saçma, böyle demiş olamaz" süzgecinden geçirmeden, karşıdakinin cümlesi bittiği gibi içinden o anki ruh halime göre bi sözcük seçip, ondan soru yapıp, bi de utanmadan soruyorum. merak da yok ha. sırf öyle bi soruyorum yani ortaya. haydaaa. yeni icat çıktı. bunu niye yapıyorum belli değil. 

du örneklerle anlatayım daha iyi:

işyerindeki kızlar kendi aralarında konuşurlarken yanlarına yaklaşıyorum, az bi dinliyorum:
gözlerim yorgun bak yazık bana bee.
biri - ay bi falcı varmış, çok iyi bakıyomuş, isim de veriyormuş
ben - savcı mığ?
biri - hayır karagözüm falcı falcı.

biri - kaç kere geldin burcu öğren artık bak erdoğdu apartmanı
ben - kimdoğduğ?
biri - hayır karagözüm erdoğdu er.

biri - o dizinin sezon finali çok bayıktı yalnız..
ben - nezon?
biri - bizon karagözüm bizon. boynuzlugiller familyasının sığırlar  alt familyasında yer alan Bison cinsine dahil 6 tür canlının ortak adı yani.

biri - hattori hanzo kılıcımın sapı imitasyon çıktı abi.
ben - neyi
biri - sapı karagözüm sapı
ben - haa tabi ya. bi dakka neyinin neyinin? bisaniye sende kimsin lan?

ve sonuncusu :)
dün iç hattan yine telefonum çaldı. bizim bu şirkette yukardaki katlarda çok marjinal insanlar çalışıyo artık ben bunu anladım. (gitbak: kabul günü yazısı) geçen gün biri arayıp "boşaldın mı" diye sorduydu hani...dün de bizim bilgi-işlemci fırattı arayan:

fırat - bizim müdür kaçtı.
ben - kaçtı mı?
fırat - odasının telefon numarası kaçtı diyom be.
ben - haa 16.

baba yorgun...

31.03.2011

on kuruş

benim adres bulma ve adres tarif etme özürüm var. bugünkü örneğimiz adres bulma kısmından. adres tarif etme hikayelerim artık zaten kısa:
(bkz: ben de yabancısıyım valla)

10 gündür aralıksız çalıştığımı daha önce söylemiş olmalıy.. tamam be öf.
böyle aralıksız çalışınca insanın aklına inadına yapılacak bir takım şeyler geliyor. mesela kuaföre gitmek. saçım uzadı da saçım uzadı. bi tane de yetenekli kuaför bulmuşum. o da saçma bi yerde... ev ile iş arasında orta bi nokta da. indisiyle bindisiyle benim kuaförüm ama işte.  geçen sefer kadıköy istikametinden elimde adres tarifiyle bahtsız bir minibüs şoförünü canından bezdirerek bulmuştum mekanı. 
sonraki zamanlarda kuaförün yerini iyice bellemek için eve gidiş yolculuğunda "nerdeydi bu kuaför" diye bakınıp "hah tamam" diye sağlama yapmışlığım da var. 

dün sabah, işe gitmeden önce müdürü arayıp kuaföre gitme iznimi kaptığım gibi kendimi attım bi minübüse. baktım en ön koltuk boş. tüh bee. hazır boşken kadıköye kadar gidilirdi ne güzel. neyse napalım incem biraz ilerde. 

parayı uzatırken sordum şoföre, kuaförün olduğunu tahmin ettiğim yakın semt ne kadar diye. şöfer yola bakmaya devam ederek "1.40" dedi. cüzdandaki bozukluklardan tam para uzattım. yine bana bakmayarak açtı avcunu. bıraktım paraları avcuna ve derhal yola dikkat kesildim. 

kuaföre ilk defa ters istikametten gidiyordum. ve bu beni inanılmaz geriyordu. çünkü şöfere söylediğim o semti gerçekten de sadece tahmin etmiştim. 

ya biraz ilerisiyse? demicek mi içinden: "vay uyanık az para ödedi." du bakalım belki doğru tahmin etmişimdir. 
şu geçtiğimiz yerler... ı ıh... yok daha gelmedik.  tanıyabilecek miyim. bir benzin istasyonu mu vardı karşısında? gepgeniş bir caddeydi ama hatırlıyorum.  geçtik mi acaba yaa? görmedim heralde.
şoföre söylediğim semti de geçtik. şöfer kesin içinden: "söylediği yerde inmedi buuu" diyo. napayım, işe de geç kalmayayım bari kadıköye devam edeyim ben. hem ne güzel ön koltukta gidiyorum. madem kadıköye devam edicem, dur ben 1.40 ın üstünü tamamlayayım. kaç vercem? 30 kuruş daha vercem evet. şimdi nası anlatılır ki, ineceğim yeri kaçırdım kadıköye devam et kaptan mı diycem. 

çıkardım 30 kuruşu. döndüm şoföre. ki dürüstlük timsali bi davranış içinde olmamla övünmekle birlikte az sonra yapacağım açıklamayı sırıtarak gerçekleştirmeyi uygun buldum kendimce. istediğim yerde inmeyi beceremediğimden başkalarından önce salaklığıma gülüyo gibi yaparak:

- hihi... ineceğim yerih kaçırdım hihi.... kadıköye hehe devam edicem hihihi. üstünü de vereyim buyrun hihi..

genellikle gözünü yoldan ayırmadan işini yapan şoför bu sefer bu nası bi manyak diye düşünmekten olacak, döndü baktı ve hiç beklemediğim şekilde benim muhteşem dürüstlüğümü sorgulama cüretinde bulundu:

-nerden binmiştiniz ki?

pardon? ben direk bozuldum. o hihihi filan bitti. ne demek nerden binmiştiniz. şuna bak. ben sana yalan söyleyecek olsam üstünü mü tamamlarım? hayret bişey. gücenmiş bi ifadeyle nerden bindiğimi söyledim. hesabım da doğru yani. 

döndük yine yola bakıyoruz. ben bir hayli kırgınım artık ama en ön koltukta kadıköye gitmekle avunuyorum ve adres stresim de bitmiş. tıngır mıngır giderken a-aaa!.. benim kuaför dükkanı değil mi o? demek kaçırmamışım! iyi hadi. ama var ya, şimdi  bu harika oldu çünkü az sonra arkama bakmadan inicem  ve şoföre de bi insanlık dersi vericem. 

yaklaşınca "müsait bi yerde" diyerek arkama bakmadan kapıya doğru büyük bir adım attım. tam inecekken kapı dibinde duran ayaktaki bi yolcu dürttü beni:

-bayan bakar mısınız.

baktım avucumda 20 kuruş. şoför yollamış. sabah sabah şoförle yaptığımız şu matematiğe bak. 10 kuruşun peşine düştük ulan.

30.03.2011

ağzıbozuk bir anne adayı

ev terliğiyle aramızda tam olarak şöyle bir telefon konuşması geçti. 
pardon önce bu konuşmanın gün içinde yaptığımız dördüncü konuşma olduğunu da belirtmeliyim ki sonradan aranızdan bazı hırtlar alo > naber > nasısın ile başlamayan konuşma mı olur demesinler. biz onu sabah erken saatlerde yapıp devam ediyoruz.

telefon çalar: bilibilibili bülübülübülü bilibilibili...

ev terliği (direk konuya girerek):
-terkedilen 40 kişi üzerinde bi deney yapılmış, beyin sinyallerini almak üzere kafalarına kablolar bağlanmış 40 kişiye, onları terkeden kişinin resmi gösterilmiş ve gördükleri anda beyinde nası bi tepki oluştuğunu  görmek üzere tek tek beyin MR larına bakılmış. sonuçta terkedenin resmini gören terkedilmişlerin beyinlerinde sıcak bi kahve kupasına çıplak elle yapışınca oluşan acıya denk bir acı hissedildiği tespit edilmiş. yani bu hissedilen duygusal acı, fiti..büti..zitt..sel(burda telefon çekmiyor) acıya benziyormuş. 
burcu (anlamayarak):
-ne ...sel  acıya benziyormuş?
ev terliği (yine çekmeyerek):
-fizzüttü.. hippi...sel gerizekalı.
burcu (artık kıkırdayarak):
-ne ...sel? ya yine anlamadım ki..
evterliği (gayet sakin):
- kulağına mı verdiler? 
burcu:
- (işyerinde patlayan yersiz kahkahalar)
evterliği (sabrederek yaparak aslında o da gülerek):
- fiziksel acı diyorum. senin sinirlerin hakkaten bozuk, tatile çık.
burcu (sakinleyerek):
- derhal!  ve her ne -selse, ben terkedilmedim bikere. sürece değil sonuca bakıcaz. terkeden geri dönerse terketmek de diğerine döner. keser döner sap döner gün gelir terkedilen terkeder. terkedilen, terkedince hiç terkedilmemiş gibi pırıl pırıl olu...
evterliği (sıkılarak):
- tamam bi sus be öf. öyle olduğunu biliyoruz da bak böyle bişey hissetmiş demek.
burcu (ciddileşerek):
- hııı. sen onu bırak da, hiç genç bir anne adayına böyle ulu orta küfür etmek yakışıyo mu? (bir önceki telefon konuşmasının konusuna gönderme) senin yumurta, vücudunda birikmiş küfürler yüzünden sperm tutmuyo olabilir. bence bunu bi düşün.
evterliği (ümidi keserek):
- sen gerçekten gerizekalısın ya.
burcu (kendini beğenerek):
- elimden geleni yapıyorum.
evterliği (vazgeçerek):
- kapatıyorum ben.
burcu (sevinerek)
- iyi edersin.