26.09.2011

bizim büyük çaresizliğimiz, kitabını okumadan filmini izlemekmiş

filmde çetinle enderin ilişkisi eşcinsel çağrışımlar uyandırsa da, bu tür içlidışlı, sıkı dostlukların yaşanabildiğini bildiğimden hiç öyle eşcinsellik filan, takılmadı yani oralara.
benim derdim, filmin derdiyle ilgili. şüphesiz ki nihalin bu iki arkadaşın hayatlarına girişi değişik bir durumdu. ama bu durum değişikliği bir sonuç değişikliğine de götürmüyordu. olay yok ki bi sonuç olsun. demek ki bu durumda, "bu durum"un içine girmek için, filmi izlemeden önce kitabını okumak icap ediyormuş. bilmiyordum. böyle bir kitap olduğunu da bilmiyordum. özür dilerim.

filmin bi yerinde, çetinle ender mutfakta yemek pişiriyorlar, açık pencereden sokaktaki çocukların sesleri geliyor. nihal'den bahsedip susuyorlar. birbirlerine bakıyorlar. oyun oynayan çocuk sesleri yükseliyor. onlar birbirlerine ben onlara bakıyorum. üçümüz de çocuk seslerini dinliyoruz gibi bişe oluyor. ulan nooluyor, bişey var burda ama ne. bi de şu ender çok kitap gibi konuşuyor, diyaloğa giriyor ama monolog yapıp çıkıyor bense çok analog kalıyorum hikayeye.

meğer sonradan öğreniyorum ki, mesela çocuk sesleriyle dolu o sahnede sağlam laflar ediliyormuş. kitapta yani. enderin iç konuşmaları filan hep. kitabını da okuruz bigün elbet. tam olarak anlamak için kitabını okumak gereken filmlerden. kendi başına eksik film.

kitabının habersizi olarak tek güzel sahne taner birsel'in filmin sonuna doğru söyledikleri... baştan sona çok "kederli"ydi beeh. 
"başka türlü olur muydu?" sorusuyla başlayan "içimde böyle katı, takır tukur bişeyler var yaa" diye biten...

önceden kitabını okumuş izleyicisinin film hakkındaki yazısı daha farklı mesela.

21.09.2011

eylüllerde sinemalarda

"söylediklerimin teminatı söylediklerimdir"
yalçın küçük

bulutlu havalar da özlenir. hem de her yıl bu zamanlar.. geçen yıl aldığım süper kahraman paltomun sırası geliyor. evimin pencerelerinden yağmurları seyretmek de pek yakında. evterliği'nin halasının ördüğü kırmızı bereyi takmaksa gelecek program.

18.09.2011

"bütün istanbul" adına memurbeyler

geçen akşam apartmanın kapısına iki devriye arabası geldi. 
saat 23 sularıydı. 10-12 kişiydik evde. sohbet muhabbet, yüksek sesli müzik vardı.
pek içimizden gülmüyorduk, bir ağızdan konuştuğumuz da oldu. aramızda çay içen vardı, ays ti içen vardı, içki içen de vardı. fakat herbirimizin havası mevsim normallerinde seyrediyordu. diyebilirim ki, kendi evinde olmanın rahatlığıyla kafası en güzel olan bendim.

polis arabası sesleri duyduk. mahallede vukuat mı var diye hepimiz pencerelere seğirtmişken kapı çaldı. kapımın da bi zili var mübarek küfelik adamı anında ayıltır. zaaaaaart. bastım otomata. kim çalmışsa o yukarı çıkana kadar ben pencereye gittim. bütün mahalleli camlara çıkmış. baktım evin önüne iki polis arabası dizilmiş. memurbeyler kaldırmışlar kafalarını bana bakıyorlar:

- hayırdır memurbey olay mı var dedim
- bütün istanbul sizi dinliyor dedi.
bi gülme geldi bana.
- hepsi mi?  derken arkadaşlar şşş pışş ederek pencereden aldılar beni.

gülmeyip naaparsın. mahalleli camlarda. kim gelip kapıyı çalsa, rahatsız olduk dese, afedersiniz deyip gerekeni yapardık. kapıya gelen memurlardan biri de "kapınız bile aralık?" diye girdi lafa. kapımız bile aralık? gençlik filmlerindeki girenin çıkanın belli olmadığı evlere benzetti heralde. dedim "siz aşağıdan zile basınca ben de burdan otomata bastım ya hani, siz yukarı çıkana kadar açık bırakmış olmayayım?"

pencerelerime de henüz perde takmamıştım, sade tül. artık tül ardındaki kalabalığın ne yaptığını çözmeye çalışan eski cine5 şifre çözücüsü mahalleli fuhuş yaptığımıza mı kâni oldu nedir  bu böyle  iki takım araba gelmiş. yok artık. sanki zorluk çıkartırsak toplayıp götürcekler merkeze. arkadaşlara baktım. onlar da beni zor duruma mı sokmuşlar gibi bi sessiz, mahçup haller içindeler.

ama bi an hoşuma gitti. helal olsun yani "bütün istanbul"... kolay değil.. :)

16.09.2011

iş görüşmesi

nihayet beklenen günün sabahı. 06:30. durdur. alarmı.

hadi kalk git. kap şu işi artık. ilk iki görüşme olumlu. olacak gibi. 
yavaş kalk şu yataktan bee. baş dönmesi ve güne mal uyanmak.

her gün ilk gördüğün dolap kapağı. ilk duyduğun kuş kanatlanmaları. hayat gerçekten... hadi herneyse şimdi önce duş. duştan sonra da şu sinirbozucu ıslaklık... kurutucu olsa küvetlerin tepesinde. havluları galaksideki seyahatlar için kullansak artık...

kostüm hazır akşamdan. risk yok. beyaz gömlek, diz hizasında terbiyeli siyah kalem etek. ve mutlaka bi yerlere inci. mesela kulağa küpe.

kahvaltıya vakit yok, bi kaşık bal at ağzına. mideye bişe gönder. yolda sigara içer miyim, içerim çünkü illa ki.

önce beyaz gömlek. yukardan aşağı düğme iliklemece. tam iş görüşmesi hazırlığı. buraya bi müzik lazımdı. şöyle moby'den, placebo'dan. havalı bişeyler. şimdi gidip taksam mı bi müzik. havaya gire.. vakit yok ne diyosun be. giy eteğini. aldın kilo aldın sen. oldun bi kesmeşeker. naber. hafif bi makyajla çıkmalı, kuaförde şimdi vakit olmaz. trafik olmasa. çanta hazır. dur telefon yastığın altında kaldı.

nerde ayakkabılar. burnu kapalı yeni ayakkabılarım. yeni aldım nereye koydum ben onları. haa buzluğa atmıştım geceden. hadi bakalım hakkaten işe yarayacak mı, açılacak mı ayakkabılar. anam bumbuz olmuş bunlar uuf.  kapalı ayakkabı giy dedi hemşîre. yok ki dedim. yoksa yeni al dedi. o derece yani. genel müdîre ayak parmağı görmekten hoşlanmıyormuş. kaz gelecek yerden. 

şu halime bak vallahi yaa. hiç de böyle hazırlanmadım bi işe. herşeyin bi ilki. bi de almazlarsa, tüm bu maymunluğumla kalıcam. ama olcak sanki olcak böyle içimden bi his.

e hadi alassmarladık.

pis vuruyo bu ayakkabılar. yok bunlarla geçmez gün. nası da tipsizler fiyonk miyonk. kuaför 8'de açacaktı. yeni de olsa artık basıcam arkalarına yapçak bişe yok.

zonklayan ayaklarla nası yapıcam muhteşem iş görüşmesi çok merak ediyorum. cevap veriyorum: oturarak. bi tur koşar mısınız der mi acaba. derse koşar mıyım. haha.

fırıncı yine yapmış o küçük poğaçalardan. bakkal daha açmamış. valla en güzeli esnaflık. herkes kendi halinde. bi tek ben 23 nisan sabahı okula giden öğrenci gibiyim. birilerine kendimi beğendirmeye gidiyorum. duruma göre ikna etmeye bile çalışabilirim. 

kuaför açmamış. saat 07:56. inanmıyorum yaa  gelene bak. bu halimle şimdi. günaydın naber. kuaförü bekliyorum evet. 9'da görüşmem hıhı. penguen gibiyim di mi hahahay(yaaaa). sen de işe gidiyosun heralde. iyi hadi geç kalma. tamam sağol. haber ederim merak etmeee.
nerde o hiçbi hikayeye takılmayan burcu, nerde kuaför kapısındaki bu tip.

07.58. kuaförde. demek bu kuaför salonları günün her saati saç kokuyo. nereye oturayım. nereye istersem. kırık fön olacak dün de bahsettiğim gibi. demek 1 yıl rusya'da çalıştınız. rusyada aynı salonda her kuaförün kendi koltuğuna gelen müşteriden para kazanması  değişikmiş doğrusu. saçımın ön tarafındaki bukleler daha sık olabilir mi. buradaki halk otobüsleri misali desenize. öyleymiş ben de duydum, türk kuaförleri dünya çapında diyolar. hoş, güya bizim her bişeyimiz dünya çapında ya, di mi. hahahaaaama tabi doğruymuş bu, doğruymuş. tamam böyle iyi oldu. taksiyle gidicem, yarım saatim var yetişirim heralde.

bas topuklara. ayakkabıların küçük gelmesi günün ilk aksiliği. ilk alamet. demek bu hikayedeki cinderella ben değilim. ayakkabı ayaklarına bir türlü uymayan o üvey kardeşlerden biriyim. ayakkabıyı giyebilmek için  topuklarını mı kesmişlerdi o kızlar. masal öylediyse o ne vahşet. yürü burcu az kaldı ha gayret.

trafiğin daha az olduğu bi yerlerden gidelim lütfen. 9'da orada olmak zorundayım, acelem var. haklısınız kimin acelesi yok ki bu şehirde. trafik inanılmaz. haklısınız insanımız da inanılmaz. insanımız nedir ya, televizyondan mı öğreniyorlar bu ağızları. iş görüşmesine gidiyorum evet. tipimden anladı hemen tabi. evet olursa iyi bir şirket. bakalım. teşekkür ederim eksik olmayın. tanıdık mı. beğendi bu beni. başvurulan şirkete taksicinin araya adam koymasıyla girmek. yok artık. nerdeyse geldik. giy şu allahın cezası ayakkabıları.

08:55 lobiye kazasız belasız giriş yapıldı. ayaklar artık yok. sağlık olsun. hadi bihmillah fazla beklemesem. daha burdan işe gidicem aq.

bu kız da mı görüşme bekliyor. kolyesi incili. ben de iki tanecik bunda bi düzine. ikinci alamet. aynı saatte mi çağırmışlar ikimizi de hayret bişey. bakiyiiim hadi burdan buyrun. önü açık ayakkabı giymiş bu. ulan hemşîre yedim seni. bi bana baksa da merabalaşsak bari. ne bu böyle iki rakibe havası. hah geldi koordinatör titrini ziktiğim merabaaa. kızın adı özgeymiş. özge meraba dedi. koordinatörün gelmesi gerekiyormuş beni farketmesi için.

önce özge girdi içeri. hadi bakalım. özge'nin görüşmesi bittiğinde bana gelip "sizinle konuşmaya gerek kalmadı burcu hanım özge hanımın inci kolyesi herşeyi halletti" diyolarmış mesela. ben de o zaman "alenen ortada olan o ayak parmaklarına rağmen mi" deyip şok'e olarak çıkarım.

fakat özge'nin çıktığını görmedim. özge sessiz sedasız ortadan kayboldu. arkamdan "lütfen burdan buyrun burcu hanım" dedi biri. sılovmooşın döndüm arkama gülümseyerek, önce ben durdum sonra buklelerim. bir-iki ağır ağır salındıktan sonra.

*

işi alamadım aq. o kadar bekleyiş, eziyet, masraf ve gayret kıçıma kaçtı. doktor bey tuttuğumu koparamamak gibi bi sorunum var.  görüşme esnasında müdür ayaklarıma hiç bakmadı. 

orada çalışan hemşîre de o günden beri soruyor kinayeli:  
"ne lobi ama di mi hemşîre?" :))

14.08.2011

çarpışan oto

hayat lunaparktaki çarpışan otolar gibiyse
ve yapmanız gereken size verilen kısacık sürede
zil çalana kadar,
o küçücük alanda diğer otolarla birlikte turlayıp çarpışmaksa, çarpışıp gülmekse,

ben otosuyla, bir şekilde sahanın köşesine giren,
ve bir türlü oradan çıkamayan,
sırtının üzerinden sahadaki eğlenceye bakan ve hemen şurdan çıkıp katılmak isteyen,
deli gibi sağa sola direksiyon kıran ama çıkamayan,
bu arada gelenin geçenin toslayip gittiği,

zil çaldığında hala girdiği yerden çıkmaya çalışan, artık gülmeyen
ve bileti yanan
o beceriksizim.

7.08.2011

"burada çok yıldız var burcu"

"sevgili scrat,

geçenlerde bir gece arayıp 
alkolün verdiği o bilirkişi sesiyle
"burada çok yıldız var burcuuu" demiş ve üflemiştin. (telefonuma baktım 500 promildin) 
sen öyle deyince  bende kaldırdım ayık kafamı, tepemdeki gökyüzüne baktım. 
deli martılar burdaki yıldızları çoktan yemişti. o gece yanına gelmeye karar verdim.

biletimi aldım nokta. 35 numaralı yolcuyum virgül. -gibi oturcam bi koltukta kaç saatlerce.

şu molalarda otobüsü kaçırcam korkusuyla her tuvalete gittiğimde geri kaçan çişimi beklerken korktuğum başıma gelmezse, 
yarın sabah 9'da çeşme merkezde yolcu indirmek için az bi duraklayan kamil koç, 
tekrar hareket ederken, 
tekerleklerinin kaldırdığı kum ve tozun ardında, elinde tahta bavuluyla bir garip mongo belirecek. 
o senin arkadaşın. onu almaya git ve ona bir oda ver, bir evi olsun, ama zaman zaman da çıkıp gidebileceği bir ev... ona söylemek istediğin o kadar çok şey var ki... söyle ona... ona de ki... 

"akşamları serin oluyor üzerine kalın bişeyler aldın mı"

diycen biliyorum. bin defa dedin ama yine diycen. bunu söyleyip bütün sahneyi absürdedicen. 

gece karanlığında yıldızların altında yatıp kahkahalarla gülmek için,
yatarken kahkahalarla gülmekten tıkanınca doğrulup devam etmek için 
geliyorum ulan."

2.08.2011

yeni eve anne girmesi

çocukluğun huzurlu gecelerinden en çok aklımda kalan şey, bazı geceler ben uykumun en pembe yerindeyken annemin elinde, ağzına kadar sıcak süt dolu bir bardakla gelip beni uyandırması. 
bu 'ara sıcak'la hiç de uykum kaçmazdı, uyku uykuyla mayalanır, sütümü içtikten sonra daha da derine dalardım hep.
uykudan tam çıkmadığım ama gözlerimi de açamadığım o arafta, annem daha odama doğru yürürken süt kaymak tutmasın diye(süt kaymağından hep iğrendim) çay kaşığı ile çın çın karıştırışını duyardım. aslında ordan başlıyo hikaye. o çın çın bardağa vuran çay kaşığının sesinden. sonra annemin sesi, sonra uzandığım bardağın sıcaklığı... gözlerim kapalı kafaya dikerdim direk sütü.
hemen ardından sıcak yorganın altında tekrar kayboluş... 

bi ev,  içinde anne olunca ev oluyo. öbür türlü otel odası, martı yuvası, garson odası filan gibi bişe. anne geliyo, evin içinde dolanıyo, mutfaktan bi takım sesler geliyo, anne hep bişeler konuşuyo. ama konuşurken gözünün içine içine bakıyo. anlattıklarının çoğu yüzyıllık hikayeler. diyo böyle mıkır mıkır. sende diyosun bişeler mıkır mıkır. tüm konuşulanlar ve konuşulacaklar ezberde. ama olsun güzel oluyo.

26.07.2011

allah belanı versin powerpoint

isveç'te bi adam anti power point partisi diye siyasal bir parti kurmuş.
internet sitesi de bu: The APPP
partinin üye sayısı şu aralar 200 civarındaymış ama maksat zaten iktidara yürümek değil bu programla yapılan sunumların sıkıcılığına dikkat çekmek. 

haber ülkemizde pek ses getirmedi. ama bende ses getirdi. yalnız değilmişim diyerek ve hislenerek okudum haberi. son cümleyi okuduktan sonra gasteyi bıraktım ve ne yalan söyliyim bi an kendimi kaybedip bir kaç parça alkışladım da. 
çünkü neden. 
yaşayan bilir.

ülkemizde kurumsallaşma özürlüsü şirket, sürüsüne bereket. itirazı olan? reddedildi.
aile şirketiyse hapı yuttun, yok aile şirketi değilse bu sefer zokayı yuttun.
iş hayatında çok yutturulan zoka: "bizim için mühim olan aile sıcaklığı." yok ya. yetim misiniz lan hepiniz diyesi geliyo insanın. "biz bi aileyiz" iyi bok. bunların aslında demek istedikleri "burada yeri gelir herkes herkesin işini yapar, yapmayanı hoş karşılamayız"dır. bazen demek istemeyi de bırakıp açıkça söylerler zaten. artık yersen.

bu yetersiz yetimlerin, teknoloji kullanımından, görsel hizmetten anladıkları da powerpointle hazırlanmış  sunumlardır. ne zaman bi toplantı yapılacak olsa, o zevksiz tipsiz programın başında uydur kaydır yardır gitsin. diyeceğim, yıllardır yaşadığım power point eziyetini, bilgisayar yazılımlarını hep geriden takip eden ülke insanı ortalamasına bağlıyordum ben. meğer avrupa'da da mağdurları çokmuş. adamlar partisini bile kurmuş. 

bi de güya işin doğrusu sunumun slaytlarında ya konu başlıkları, ya da konuyu özetleyen dikkat çekici kısa cümleler olmasıdır. esasen sunucu anlatacaktır, ilgi sunan kişi de olmalıdır. sunum ise dikkat çekmek, dinleyeni uyanık tutmak ve görsel hafızasına hitap etmek içindir. bizim buralarda bırak sunumdan sırf görsel yardım almayı, sunumu yapan kişi yeterince gamsızsa, dinleyiciye götünü yarım dönüp bütün anlatacaklarını utanmadan ekrandan bile okuyabilir. zaten destansıdır, oku oku bitmez aq.

benim çalıştığım yerdeyse patronum bir powerpoint aşığı. sunumları bize hazırlatmıyor, özellikle kendi saatlerce elceezleriyle hazırlayıp yolluyor, biz de sunuyoruz. hazırladığı sunumlar genellikle deli gibi bilgi yüklü ve destansı oluyor. zavallı katılımcıları alt alta sıralanmış madde manyağı yapıp yolluyoruz. şimdiye kadar toplantı sonunda sorusu olan(sormak için soru düşünebilen ya da düşündüğünü unutmadan sorabilen) babayiğit az çıktı. genellikle en dirayetlisi bile yarım saat sonra mala bağlıyor. eşşek kadar yetişkinler olarak ne kadar gizleseler de, otomatik pilota alsalar da, yılların tecrübesiyle ben salondaki malları görebiliyorum. ben de anlatırken mala bağlıyorum, otomatik pilota geçiyorum ama eppek parası naapıcan bitmeden çıkmak yok. 
bak adamıma yanında tahta ne güzel anlatıyo
ve bütün sorumlusu o powerpoint işler. dinleyen adam naapsın beni mi dinlesin, orayı mı okusun. ha bi de oldu, not alsın. zaten cep telefonlarının da sesini kıstırıyoz, titreşime verdiriyoz. ne lan bu.

isveç'te parti kuran o konuşma eğitmeni adam da demiş işte,  en güzeli, en etkileyicisi hala eski tahtaya yazma sistemiymiş. yaaa. yaaa. bence de. keşke benim patron da bu haberi okumuş olsa. acık düşünse, başını önüne eğse.

ben de istiyorum bi beyaz tahta, bi tahta kalemi. istediğim, gerek duyduğum an bi kavramı ya da bi terimi yazayım, altını çizeyim, dönüp anlatmaya devam edeyim, sonra tekrar az önce tahtada yazdığım kavrama başvurayım, tekrar altını çizeyim, orayı çize çize en nihayetinde oyayım, ordan delik açayım, sonra ben önden dinleyiciler arkadan hepimiz içinden geçelim, birden kendimizi yemyeşil kırlarda bulalım, enformasyon dünyasından kurtulalım. ne be! tamam yani neyse de, yeter ulan hakkaten.

25.07.2011

meursault sarısı


her gün güneş sarısı, yani sapsarı
ve yapış yapış bi sıkıntıyla kuşatılmış halde beklenen,
                                                                birazcık akşam serinliği.
öyle bir sıcak ki, bi delilik yapsan farkında olmazsın.

ecce homo

ülküleri çürütmüyorum ben,
onların önünde eldiven giyiyorum.

 sizin ülküler gördüğünüz yerde,
ben insanca, pek insanca şeyler görüyorum.

F. Nietzsche

23.07.2011

hayatta her şeyin bir şeyi vardır.

bazı mantık soruları vardır,
genellikle yanıtları birazcık dikkat ister ve insanlar bu tür sorularla aniden karşılaştıklarında genellikle dikkatsizlik ederek yanlış yanıt verirler.

mantık sorularını aniden sormayı seven, bunu adeta hobi haline getiren sıkıcı tipler de vardır. soruyu beklemediğiniz bi anda birden sorarlar ve istedikleri yanlış yanıtı aldıktan sonra, "emin misin" filan diye biraz daha meraklandırıp en sonunda gerine gerine doğrusunu söylerler. sizden bütün istedikleri "tabi yaa, nası düşünemedim" türünden bir ifadedir. yüzünüzde bu ifadeyi gördükten sonra mutlu bi şekilde arkalarına yaslanırlar. gerçekten çok tuhaflar... ama bir karasinek bile doğada bi işe yarıyo dikkat edersen. bu tiplerin de var demek bi hikmeti.

resimde kaç üçgen vardır? *
hikmet şu: bu tipler bu sorularıyla farkında olmadan sizin hayatınızda birşeylere hizmet ederler.
tabi anlayabilene!

çünkü hayat öyledir ki, gün gelecek o mantık sorularının doğru yanıtlarına çok pratik amaçlarla ihtiyacınız olacaktır ve siz yine yanlış yanıt vereceksinizdir. bu bir cilvesidir. hayatın.

şimdi örnekle anlatmak üzere biraz benim çocukluğuma gidicez, sonra tekrar stüdyoya dönücez, hep birlikte izleyelim.

ben yine o zamanlar çok küçük yaştayım.
ve daha o zaman anladım ki, mantık sorusu biriktirmeyi ve aniden sormayı seven  tiplerle hayatım boyunca karşılaşabilirdim ve bu problemin ne zaman, kimin içinden çıkacağı hiç belli olmadığı için alınabilecek herhangi bir önlemi de yoktu. bu tipitoşların arttıkları dönemin ekseriyetle okula ilk başlanan yıllara denk geldiğini de ibretle müşahade ettim. o dönem kendi yaşıtınızdan(7) tutun da yetişkinlere(77) kadar türlü insanın sizi görünce mantık sorusu sorası geliyor idi. (peyami safa'ya bağladık, hemen topluyorum)

hele belleğindeki onca genel kültürle, tonla ansiklopedik bilgiyle sabah akşam evin içinde ne yapsın bilemeyip kendini, bilmeceye-bulmacaya, dil üstünde adeta hayat kaydırmacaya, hatta bi yakalarsa çenesiyle yaşamaktan soğutmacaya veren bazı emekli  amcalar vardı ki, yakaladılar mı sıçtın geçmiş olsun.  yazılmamış bir taze hayat kuralı olarak amcayla göz kontağı kurmamam gerektiğini o yaşta bile hissederdim.
amcanın gözlerine bakmamak gerekir ama çocuklar tehlikeyi sever.

evet burcu, tahmin ettiğin gibi necatibeyamcanın sana bir sorusu var:
- söyle bakalım burcu, 1'den 100'e kadar sayı içinde kaç tane 9 vardır? 

düşün burcu. kolay gibi görünüyo ama kolay olsa hayatta sormaz bu ihtiyar. kesin bi ince hikayesi var bu sorunun. ama ne. içinden say:

9 - 19 -29 - 39 - 49 - 59 - 69 - 79 - 89 - 99. yani  11 tane. demek ki sorudaki ince nokta da 99'da iki tane 9 olması. vay çakal necati şimdi yedim seni:

- 11 tane necatibeyamca.
- hayır bilemedin burcuuu. bi daha düşün. 
- ??? ama iyi de bütün 9'ları saydım ben?
- nasıl saydın söyle bakalım.

burcu az evvel içinden saydığını yüksek sesle tekrar sayar, parmaklarından da yardım alır. tam 89'u söyleyip 99 için dudaklarını büzdüğünde, necatibeyamca atlar ve acayip keyifli bi havada der ki:

- ya 90? bu sayıda 9 yok mu? ya 91? ya 92? .... 
burcu hayretler ve hüsranlar içinde o cümleyi kurar: (kurur. yok kurar kurar)
- tabi yaaa, nası da düşünemediiiim. 
necatibeyamca sorduğu sorunun zekaölçerliğinden bir kere daha emin ve mutlu, ama karşısındaki kız çocuğunun zekasından şüpheli ve hayalkırıklığına uğramış bir havada başını aşağı yukarı sallayarak:
- yaaa... yaaa... eder.

şimdi burada alınacak ders şu;
bu amcalardan filan zamanında gereken ders alınsaydı, bu tür sorulara karşı idmanlı olunsaydı, geçen gün ikeaya gidildiğinde mutfak dolaplarına kaç dolap kulpu gerekir, sorusuna da doğru yanıt verilebilirdi.

genellikle herkesin evinde mutfak olduğunu varsayarak size de soruyorum:

- mutfak dolaplarının kulplarını değiştirecek olsaydınız, kaç düğme almanız gerekirdi??

geçen gün evden çıkarken saymadığım için ikeada bu soruyu kendime sormak ve tavana bakarak tahmin etmek zorunda kaldım. soru basit gibi görünüyordu, bulduğum yanıtın doğru olduğundan yine emindim. ve ama sen haklıydın necatibeyamca, çocukken de gerizekalıydım hala gerizekalıyım.  bütün iki kapaklı dolapları saydım da, tıpkı 90 ile 100 arasındaki 9'ları unuttuğum gibi, dolapların arasındaki çekmece kulplarını unuttum. 
kabul edin siz de unuttunuz. (unuttum diyin lan yazıktır)

çekmeceleri hep unutuyoruz. :(

sorun şu ki, arabam yok. geçen sefer otobüsle gidip taksiyle döndüm. şimdi yol ve taksimetre gözümde büyüyo.  bu aralar ikeaya gidecek olan varsa haber versin. ne demiş kayahan abim, "yolu ikea'dan geçen herkesle bir gün bir yerde buluşuruz." 
5 dolap kulbu daha lazım. 

* "44" tane. Bir üçgenden oluşan "16", iki üçgenden oluşan "16", dört üçgenden oluşan "8" ve sekiz üçgenden oluşan "4".
   

acımasız martı kahkahası ve daha ötesi

makul ve giderek mantıksız bazı teoriler: 

1. diyelim keyifsizsem ve evdeysem, hayatım hakkında aklımdan geçebilecek olumsuz düşünceleri ve genellemeleri kontrol altına almam ve daha başlamadan aklımdan kovalamam gerekiyor. neden. 
çünkü dikkat ettim, kuş kadar bir aklın sınırlarında deli gibi turlayan o martılar, aklımdan ne zaman  
"ne lan bu hayat" ya da "amaaan ölsem bir kalsam bir" filan gibi bişeyler geçirsem, tepemde "ahahahahahaha" diye basıyolar kahkahayı. bayaa bildiğin "çok komiksin" ya da "ilahi burcu, çok alemsin" diyolarmış gibi oluyo. çok kötü oluyo.

2. ayrıca bu martılar epeydir uçmak filan istemiyorlar. ama başka bişey bilmedikleri için mecburen uçuyorlar. bi delilik var bunlar da. bize bişey anlatmaya çalışıyorlar ama anlamayacağımızdan da eminler ve bu çaresizlik sinirlerini bozuyo hepsinin. o kadar uzun zamandır dibimizde yaşıyorlar ki, kendilerini insan sanıyorlar. artık vapurların peşine takılmak değil vapura binmek istiyorlar. bizim gibi  işe gitmek, kendi ayakları üzerinde durabilmek, ayakkabı giymek istiyorlar. kariyer diye bişey de kulaklarına gelmiş ve iyice fıttırmış olabilirler. ne be!

3. bana öyle geliyor ki,
bu hırslı martıların iş hayatına atıldığı gün, insanoğlunun piyasadan silindiği gündür. bak buraya yazıyorum.

20.07.2011

apartman boşluğu için üretilmiş alev silahı

kafayı takarak keyfim kaçmasın diye apartmanın tepesinde ve boşluğunda takılan kuşlara karşı kendi kendime oyunlar geliştirmeye çalışıyorum. 

bu sabah bir güvercin sesiyle uyandım. uykudan yeni uyanmış ama henüz yataktan kalkmamış insan sakinliğinde dinledim. kendini bir konservatuarın şan bölümü öğretim üyesi zanneden bu deli güvercini hiç bozmayayım dedim, sanki özel yetenek sınavına girmiş öğrenci gibi bekledim. bakalım kulağım iyi mi. güvercin başladı:
 
- hu-huhu-huuu. 
ben içimden aynısını yaptım. güzeeel. güvercin yaklaşık 3 saniye es verip bu sefer şöyle dedi:
  
- huhu-hu-hu-huhuu.
bunu da yaptım. ama giderek zorlaşıyor. yine 3 saniye kadar sonra:

- huhuhuhu-huuuu.
bunu da yaptığımı sanıyorum ama zor etap. peşpeşe hu'lar resmen tuzak.

hakkaten bende sağlam kulak var deyip kendimden memnun olarak bu bahsi kapadım ve yataktan kalktım. bugün ikea'ya gidicem. evle ilgili son detaylar için. bu arada bi bakayım diyorum ikeada alev silahı satılıyorsa, hazır gitmişken onu da alayım. ne biliyim ne diye satılcak böyle bi ürün. "apartman boşluğunuza anında dezenfekte ve anında sessizlik! kaşlardan uzak tutunuz" böyle satılabilir. ne be! olamaz mı.
bahçe ürünleri reyonu varsa apartman boşluğu ürünleri reyonu da olmalı bence.
fotoğrafı döndürüp koydum

hayal ettiğimse şu:

kumru, güvercin, karga, martıdan oluşan bu yurttan sesler korosu genellikle gece ben tam yatarken ya da sabah tan yeri ağarırken toplanıyolar apartman boşluğunda. işte tam çene yarıştırmaya başladıkları o sırada ben alev silahımla birlikte görünücem birden apartman boşluğuna bakan pencereden. yavaşça uzanıcam. 

namluyu yukarı doğru tutup, basıcam tetiğe. vuyucam kıybacı anlayacağın. nişan almaya gerek yok zaten silahım alev alıyor. yalnız kaşlara dikkat. apartman boşluğundan yukarı aniden alevler yükselicek ve alevler parlayıp söndüğünde o çenesini ziktiğimin yurttan sesler korosu, havada kömüre dönmüş halde bi iki saniye daha tutunup, hızla yere düşçekler. ben de eğilip bakıcam ve tükürür gibi şöyle diycem:

- vardar ovası'nı bile söyleyemiyodunuz.


ohh. evdeki huzur mutluluk budur. hayal kurmak ne güzel.  ne harika olurdu. ne be!
eeeğeehh! başlarım içinizdeki hayvan sevgisine!

18.07.2011

kafadengi din kardeşleri


bazen diyorum ki, madem ve zaten kabul edilemez bir şekilde her daim silahlı pozlara meyyali olan bi silahlıpoda insanısın. şu bi milyonculardan yeni evine makarna süzgeci alacağına kendine bi oyuncak silah al, git bi banka soy(-mayı dene, hayat bu belki başarırsın) sonra ver elini irlandalar avusturyalar hep o bölgeler. sor ki neden.
poloroid niko

çünkü bakıyorum, bizim buralarda hala insanlar türban türbülanslarından çıkamazken, avusturya'da bi paşa gönül sahibi arkadaş(niko alm), dini inancı gereği başına makarna süzgeci taktığını belirtmiş ve kafasında makarna süzgeciyle vesikalık fotoğraflı ehliyeti kapmış. ben işte o güzel kardeşimle aynı havayı solumak istiyorum. evet aynı güneş görmeyen iklimde d vitaminsiz kalsam da, kalıp raşitizme yakalansam da, her yıl biraz daha skoda bacak olsam da olsun. kafam nası rahat olucak biliyo musun.


tanrının insanı dürttüğü
insanın yaşama anlam verme derdine çare olarak üretilmiş ve ölüm gibi bir mağduriyetin telafisi olarak düşünülmüş en fena ve günümüze kadar gelmiş en musallat hikaye olan ilahi ya da sürahi tüm dinlerin parodisini, ince bir mizahla ve sanki herhangi bir ilahi din kadar ciddiymişler gibi hiç gülmeden yapan bu adamların, pastafaryanistlerin, uçan spagetti canavarı kilisesi mensuplarının hastasıyım. "güldürürken düşündürmek" günümüzde aşağılanan bir mizah biçimi olsa da, başımıza bela olmuş ciddi hikayelerin hakkından gelen de yine bu yöntem oluyor naber. 

pastafaryanizm'de on emirin parodisi: "eğer yapmazsanız çok memnun olurum" (8 madde)

bir de tek boynuzlu görünmez pembe at isimli satirik bir din var. bu dinin en sevdiğim yanı tanrısının kadın olması bi de hem görünmez ama hem de pembe olabilmesi. tanrıya akıl ermiyor gerçekten. 

bi de düşünüyorum, rahmetli douglas adams da keşke bu parodi dinlerin kurulduğunu görebilseydi. onun için tabi ki yeni bir fikir değildi ama adamlardaki bu ciddiyet ve dinlerine gösterdikleri özen, kesin, onu da, bak buraya yazıyorum, çok eğlendirecekti. 

15.07.2011

apartman boşluğunun günlük olağan ziyaretçileri

sayıyorum:

1. darth vader kumrusu
2. nazguller grubu kargalar (yüzük hangi daireden çıkacak çok tırsıyorum. ulan frodo, yoksa benim eve mi zulaladın)
3. sinir sahibi martılar (istanbul'da yaşamak zor)

3.07.2011

the birds

Beni hoyrat bir makasla
Ah eski bir fotoğraftan oydular
Orda kaldı yanağımın yarısı
Kendini boşlukla tamamlar
Ah omuzumda bir kesik el ki
Hala hala durmadan kanar
 
metin altıok

o kadar yoruldum ki bugün, ağzım bir balık gibi sürekli açıktı bakışlarım donuk.
adeta dişimle tırnağımla kuruyorum evi. dişlerimi fırçaladım tırnaklarımı kestim. ojelemeye ara. güya bu gece evimde yatacaktım. sabah evimde uyanacaktım. corcika'da uyumayı tercih ettim. yarın geceye erteledim. ne biliyim korktum biraz. yabancılık belki şimdilik. bi de daha mobilyalar gelmedi, yatak yerde. bazı odaların henüz ışığı yok. bi kimsesizlik... evin apartman boşluğunda kuşlar uçuşuyo... akustik kanat çırpışları...  hitchcockvari durumlar..

yarın günışında kaldığı yerden devam edecek...

22.06.2011

"zzt erenköy" ne zaman güldürdü ki?

patronla biraraya gelmemizin sebebi kabak gibi ortadayken(maaşa zam), ağzımı açacağım andan itibaren beni dinleme işini, kulaklardan alıp götüne vereceğini bildiğim için (bkz: kiralık başlıklı yazının kiralık köle kısmı) bu kez tedbirliydim. konuya beklenmedik bir şaşırtmacayla girecektim:

- evet burcu, seni dinliyorum. (içinden: "göt, sendeyiz")
- maaşıma yüzde yirmi zöm istiyorum!!

 ilk anda ne dediğimi anlamayacak, boş bulunup "zöm?" "sen zöm mü dedin?"  "efendim?" "anlamadım?" olmadı "pardon?" diyecek, doğallıkla anlayamamasının sebebinin götünden dinlemesi olduğunu zannedecek veee kulaklarını açmak zorunda kalacaktı. işte ben de o dikilmiş savunmasız kulaklara allaaahüeksper dercesine üç kere zerkedecektim:
yiğit'im özgür'üm
- zam! zam! zam! 

hadi şimdi de götünden dinle bakalım patron! hehe..
evet bu bana harika bir fikir gibi gelmişti ve hatta bu fikirden tümevararak şu hayatta herşeyin bişeyi olduğuna, çok aptalca olduğu için hiç prim vermediğimiz, dilde yaşama imkanı tanımadığımız bazı memedalibey esprilerinin, doğru yerde kullanılırsa bir silaha dönüşeceğine kâni oldum.

patronla bir araya geldiğimizde herşey tahmin ettiğim gibi gerçekleşti ve ben planımı eksiksiz uyguladım. şaşırtmacam tam da beklediğim tepkiyi gördü vs. fakat devamı vardı. başlayan bu tuhaf görüşmenin illaki bir sonucu olacaktı. sonradan anladım ki, planım sonuç odaklı değil süreç odaklı idi. sürece o kadar odaklanmışım ki elde etmek istediğim sonuçla hiç ilgilenmemiştim. taktik diyordum ama  "taktik" dediğimiz kavramın bile sonuca odaklı bir içeriği vardı.

yani şekerim patron bu... şirketinde gelir gider dengesi kurma ve tasarruf edecekse nereden edeceği(işçinin cüzdanından hatta sittiret cüzdanı, cüzdanıyla beraber komple işçiden) gibi konularda her zaman salağa yatmayı seven, vahşi ekonomi dünyasında evrime mükemmel uyum sağlamış bir türden söz ediyoruz. ihtimaldir ki, bu taktiği zaten biliyordu ve diyebilirim ki bende olanı bana koydu dostlarım. peki bunu nası yaptı.
gayet basit.
konu maaşa zamsa, yılların tecrübesiyle, patronun "keşke daha iyisini yapabilsem ama ülkenin mevcut  ekonomik durumu..." diye başlayan uzun girizgahıyla, bin dereden su getirmesiyle, sadede bir türlü gelememesiyle ben çoktan "anlat anlat götüm dinliyor" moduna girmiştim ve gafil avlandım.  patronkişi, nezaketen dinler gibi yaptığım o kör anda birden:

- kömik ama yapabileceğim 100 lirö, dedi (ve yersen bakışı)
- ha? ne? kömik mi dediniz? lirö? 
- yüz! (havada ve karada)
- ayy ama memedalibey bi yardım etseniiiz. bu yüzde on bile değil.
- edeyim ama bil bakalım neden sonra?
- parmaktan mıııaahüüühühü..


başka bir başarısız taktiğim için;
bkz: işyerinde suzanlanmaya karşı kozmonot başlığı numarası

20.06.2011

ahkâmları julyen kesiyoruz canım,

böyle kesince tadı kaçmıyo.

i am number four

yemin ederim spoylır yok.

filmi getiren arkadaşa nası bi film diye sorduğumda şunları söyledi, orjinalini bozmadan aktarıyorum: 
hehey yavrum bee!.. böyle film tanıtımına can kurban. bir ailedeki 4. çocuk ha? ulen film isminden yapılmış böyle bi tahminle filmin hikayesine bakınca diyorum bu bizim arkadaş. nası bi arkadaş. insanın işte böyle arkadaşları olmalı.

başroldeki çocuğun eşkalinde holivudun altın çocuk kontenjanına adaylık görüyorum. robert redford'dan sonra brad pitt'de yaşlandı, bu delikanlı akıllı olursa, altın çocuk bayrağını iyi taşıyabilir. yalnız bazı sahnelerdeki yaşar alptekinvari dansa hazır duruşları hususunda birinin uyarması lazım. tamam be konuya geçiyorum:

saldırıya uğrayan lorien adlı bir gezegenden kurtarılan 9 süper çocuk, saklanmaları için yanlarında bir korumayla dünyaya gönderilirler. hepsinin bir numarası vardır, başroldekinin numarası 4. yani hiç öyle ailedeki 4 numara filan değil.  gezegenlerine saldıran kötüler de(havalı tipler, makyaj, kostüm filan güzel) bu sabi sübyanın peşinden dünyaya gelirler ve iz sürüp zavallıları tek tek avlayıp öldürürler. bi de bunları numara sırasına göre öldürürler. filmin açılış sahnesinde 3 numara öldürülür ve şimdi sıra 4 numaradadır. hınını nın.

kötü adamlar iyiydi
bizim, farklı olduğunu bilen ama neler neler ne maydonozlu köfteler yapabileceği hakkında bi fikri olmayan, süper güçlerini kullandıkça öğrenen number 4, güvenliği için sürekli kimlik ve adres değiştirir ama her gittiği yerde de çok lazımmış gibi tahsiline devam etmek üzere bir okula yazılır. her ergen kahramanın gittiği hay skuul ortamlarda olduğu gibi burda da önce bir kıza yazılır sonra kısa boylu, çelimsiz, ezik ama bir o kadar ilime irfana meyilli çocukla arkadaş olmak zorunda kalır. çünkü okulun popüler ama ahmak oğlanı bir grup arkadaşıyla her allahın günü bu çocuğu itip kakmaktadır.

sert bi ablamız olan number 6
kötüler iz sürüyorlar. sevimli ve sadık bir köpeğimiz de var. bir de, number 4'ün kezban kız arkadaşında aradığını bulamayan erkek izleyiciler için taş gibi bir number 6 var. ayrıca number 6'nın yaşadığı evi patlatıp arkasına bakmadan gitme sahnesinde adele'den rolling in the deep çaldı ki, ben sahne üstüne şarkı da girince erken geldim üzgünüm. devamı çekilecek, nambırlar toplancak belli ki. 
izle, eğlen, unut.



o değil de, ben bu yüksekten atlayıp diz üstünde dengede düşme, düştüğü gibi kafayı kaldırıp karşıya bakış atma hareketinin hastasıyım. her filmde  geri sarıp tekrar izliyorum. ölmeden, böyle bi fotoğraflar ya da konusuz, sırf bu hareketi yaptığım bi kısa film çekeyim diyorum kendime. dizlik almalı evet.



8.06.2011

the reader

"insana dair hiçbir şey bize yabancı değil"

 

film devam ederken, bi noktadan sonra artık daha fazla kendimi sıkamayıp ağlarken saate baktım 03.47'ydi. yarın iş vardı, peki ben ekranın karşısında ne halt yiyordum böyle bu saatte...

konusu hakkında hiçbirşey bilmiyordum, kate winslet filmdeki rolüyle (hanna schmitz) oscar almıştı onu biliyordum, kapağından anladığım, büyük olasılıkla bayık bi filmdi bu. film bayıksa biraz izledikten sonra kalanını yarına bırakacaktım. plan buydu. 
olmadı.
film bayık değildi. sonuna kadar izlemeden kalkıp gidemeyeceğin türdendi. film bitti, ancak böylelikle, müsadesiyle yani, ayaklarımı sürüyerek ve burnumu çekerek kalktım gittim yattım. rüyama da girdi. o mahkeme salonunda, sanık sandalyesinde oturduğu yerden, hakkında yürütülen dava ile ilgili, hikayeyi anlamaya çalışan hatta anlamak için kendini zorlayan o dikkatli yüz ifadesi.
 
gelmiş geçmiş en büyük insanlık suçlarından birinin, insanlığın yüz karası bir hikayenin tam içindesin, aktörüsün ama konuyu bilmiyosun! yani sana göre sen söyleneni yapıyosun. işini yapıyosun.

cehaletin kan dondurucu düz mantığı. 

ama film nası iyi film ki demek, kadınlı çocuklu 300 insanın yanarak ölümüne seyirci kalmaktan sorumlu, nefretlik bir nazi gardiyanının düşünmeden iş diye yaptığına, hikayesine, kayıp hayatına üzülüyosun haline.

7.06.2011

30's

hiç sevmedik biz bu otuzları.

yürünmesi gereken yoldan çıkıp yanyollara patikalara sapınca hikayen de sapıtıyor. gerçi aslında o yollar da az aşınmış değil...
fakat yine de canım benim, bu tuttuğun yol, yol değil.. yaşıtların bak nası çekirdek. yapı taşı. küçük toplum artık hep.
ha sen diyosun ki, olsun ben yine de burdan gidicem,
gidersin.
gidilir.
ona bakarsan her yolun sonu aşık veysel zaten.

20: o bacaklar neydi öyle afedersin

zaten yeni yeni gelen kadınlığın, ne zaman ve neden bir süreliğine ortadan kaybolduğunu hiç bilemezsiniz.

arada bir çıkar gider o kadınlık sizden. neden sonra geri döner. aslında sezersiniz. gideceğini yani. ama yine de tam olarak bilemezsiniz. ve doğası gereği, gittiği zamanlar genellikle en lazım olduğu zamanlardır. yeni tanıştığınız bir erkeğin yanındayken mesela. hoop, bir bakarsınız o kadınlık yok. nerde. kimbilir nerde :) çantanızda olabilir mi. hayır, bir rujla makyajınızı tazeleyerek filan geri çağıramazsınız. gitmiştir. geri dönene kadar geçmiş olsun, artık tepeden tırnağa pastörize bir kezbansınız.

mesela geçen metroda, taksim-maslak hattında gitti birden benim kadınlık. ama seziyordum ben buluşmak üzere yola çıkmışken de bunu. diyorum ya, sezersiniz ama durduramazsınız.

metroya bindik. oturduk yanyana. 
karşı koltuklarda ve ayakta insanlar orda burda. aramızda konuşacak bişey pek bulamadığımızdan ölümüne bi ilgiyle bakıyoruz insanlara. insanlara bakmaya tutunarak gidiyoruz yol boyu.

derken duraklar boyunca insanlar eksiliyor ordan burdan. tam karşı koltuklar boşalıyor, yanlarda bir kaç insan oturuyor, ayakta kimse kalmamış. karşı koltukların üzeri asıl işlevini yerine getiremeyen yani hiç birşey göstermeyen anlamsız metro penceresi. pencere iki parça. büyük parçanın üstünde havalandırma için kullanılan ve içeri doğru az açılan küçük parça var. karşımızdaki o küçük parça açık, yani içeri doğru nerden baksan 45 derece eğik. dışarısı karanlık, metronun içi aydınlık. pencere dışarıyı gösteremiyor ama içerisini ayna gibi yansıtıyor.

ölümüne bir ilgiyle insanlara, çantalarına, montlarına, kotlarına bakıyorum ya, bi baktım tam karşıda bir çift beyaz çoraplı kadın bacağı. butlu butlu iki bacak. ay dedim yazık şunun bacaklarına bak ne fena. 
bu acıdığım görüntüden gözlerimi ayırmış tam kafamı çevirirken, o bacakların tam benim oturduğum yerden cama yansıdığını farkettim. tekrar bakıp(sılovmooşın düşün) o bacakların bende olduğunu anladığımdaysa, işte o an itibariyle, kadınlık beni o gece için terketmişti bile! ve gecenin  daha başındaydık ve ben artık bir kezoydum. geceye, o bacakların üzerindeysem  demek ki bir kezo olarak devam edecektim.

merakla inceledim pencereye yansıyan bacaklarımı, benim 30 yıllık bacaklarım nasıl olur da böyle görünürdü? yani uzun muzun değildir ama fena da değildir hani.
ama yani lütfen bu bacaklar ya türkan şoraya ya da belgin doruğa aitti şimdi. ince denebilecek bileklerden, butlara doğru orantısız bir genişleme vardı bunlarda. benimkiler böyle değildi ki. kimin bacaklarıyla gelmiştim ben bu buluşmaya? yaslamışım arkaya, tamam ondan öyle görünüyor zaten(düzelt). ama asıl o desenli delikli kemik rengi çorapların allah belasını versin biliyo musun. severek de giymedim, e o zaman ne bok yemeye giydin. neeeebiliyim, ben ne yediğimi biliyo muyum. o görmüş müdür mü peki. görmüştür tabi tam yanımda oturuyodu beeeğüüff.
"ıyyy" demiştir "şu bacaklara bak allah seni kahretmesin burcu, ne bok yemeye giydin bu bacaklara bu çorapları."
"bi saniye açıklayabilirim."
"bırak allahaşkına neyini açıklayacaksın."
"bu bacaklar benim değil. ben de seninle birlikte ilk defa görüyorum. desem.."
"...."
peki bi biskrem filan versem.

gecenin sonunda, vedalaşırken bi banyo bıçağı lafı da çıktı ağzımdan (kezo'nun dünyası işte naapıcaksın) ama olsun be sevimli olmuştur. bu bacakların üzerinde ancak sevimli olabilirim zaten. yani başarabilirsem. 

bitti.

ilki buydu : başlangıç
hepsi burda : biçem alıştırmaları

4.06.2011

enteresan bir haziran

herşey birbirine girdi.
aslında herşey basit, eğlenceli ve kişisel anlamda öğretici olabilirdi.  
ama bendeniz az gelişmiş üçüncü dünya burcusuyum. bu yüzden durum karışık.
bombayı patlatıyorum. bana bomba arkadaşım. haziran bitmeden bir ev kurmak zorundayım!! konu bu.

aynı işyerinde devam etme kararı aldım nihayet o tamam. ama ev... erteledim erteledim ve işte nihayet yüzyüzeyim. erteledim çünkü konuyla ilgili basit bir duygu içindey(d)im: 
iyi de ben daha çocuğum, nasıl bir ev kurarım ki? 
komik ama ifadesi bu.
korku duygusu o kadar baskın ki, kendi evini kurmanın heyecanına geçemiyorum bir türlü. nasıl korkmaz insan, ev kiralarının, doğalgazların, elektriklerin her yıl büyük oranlarda zamlandığı, hal böyleyken ve buna rağmen kazanılan maaşın da artmayıp durduğu yerde küçüldüğü bir ülkede? bizimkiler de hiç kiracı olmadılar. yani öyle maaşın bir kısmı hoop havaya filan, tuhaf işler bunlar.

konuyla ilgili gerileme tepkileri verdiğimin farkındayım ama geriye gidince çocukluktan hatırladığım, evcilik oyununda bile ayrıntılara boğulduğum. 

zevkle başlayıp gerçeğe uydurmaya çalışırken yorulup sıkıldığım, nihayet bıraktığım. evin içinde "burası da benim evimmiş" diyecek bir arazi seçmek başlı başına bir işti. bir kere çevre yolundan(annenin ayak altından) geçmemesine dikkat edicen, bir ihtar iki ihtar valla götünden uydurduğu gibi resmileşen yıkım kararıyla yıkıverirdi evini, söndürürdü ocağını iki dakkada. anneden gidicen imar izni alıcan, mesela burası sit alanı, burda oynama evladım diyebilir. vazosuz, saksısız, biblosuz, fiskossuz, boş arazi bulucan evin içinde. hadi anneden izin çıktı sen buldun uygun bir arazi, arkadaşın da buldu. başlarsın oyuncakları evine taşımaya. tuhaflık yine peşini bırakmaz. hadi tamam kucağındaki bebek, koluna astığın çanta, gizliden giydiğin topuklu anne terliği filan gerçeğe yakın. ama o oyuncak minyatür yatak odası takımları, yemek odası takımları, minyatür mutfak eşyaları. işte ikinci problem, bu ev eşyaları arasında dev olmak. alice sendromu..  bu saçmalık hissinin o zaman adını koyamazsın, sadece eğlenmek için çok uğraştığının farkındasın ve bu işte bi yanlışlık olduğunun. can sıkıcı bir durumdu ama hadi ulan neyse eşyaları da dizip, zaten birbirine misafir gitmekten ibaret olan oyuna başlarsın nihayet. hayali kapını şıngır mıngır açar, arkadaşını evine buyur edersin. hayali fincanların olmayan küçük kulplarından kibarca tutup, fincanlardan havayı içersin. büyüklerden duyduğu ve anladığın kadarıyla başından geçenleri anlatır, etkilendiğin yetişkinleri taklit edersin. bundan sonrası tekrarlardan ibaret.
tekrarlar...
o zamanlar büyüklerden duyup, rolüme gerçeklik katmak için anlamını bilmeden kullandığım "geçim derdi"yle, bundan sonra laftan öte hemhal olucam ben şimdi. geçim derdi hikayesi ev kurmaya girişene kadar da tanıdık birşeydi zaten. ama ev kurmaya kalkışınca daha bi başka bet hikaye. çocukken olduğu gibi ayrıntılarda boğulmayalım da...

tabi eninde sonunda evim için sağa sola koşarken, bir bakıcam korkunun üzerinden atlamış geçmişim çoktan. ve nihayet elimde evimin anahtarı, açıcam kapımı şıngır mıngır atıcam kendimi bir koltuğa. karşı duvara da güzel bir resim koyayım bari, şimdi bilmediğim o gün resme bakarken bu yazıyı yazdığım ânı, yani şimdiyi düşüneyim. henüz hiçbişeyin başlamadığı, sadece düşünüldüğü, tırsıldığı bu ânı.

bir yanıyla gamsız bir yanıyla telaşlı, şu her zamanki ben yani. bu özellikler ev kurmaya engel değil burcu hanım. ha tamam neyse de.  ben yani. ev kuracak ha. gülesim geliyo. ama hani romanlarda geçer ya öyle: çarpık bir gülesim geliyo. gülümsemesi çarpıldı. yüzünde çarpık bir gülümseyiş vardı. gülümsemesi yüzünde dondu.

neyse işin abbas güçlüsü: korkması bir tarafa, insanın kendine ait bir evinin olması, tüm olası zorluklara rağmen iyi ve yaşanılası bir deneyim.

24.05.2011

kışlıkları kaldıran bir delinin iç konuşmaları

sevgili güvenli serin yorgan,
söylemem gerek, sen kışlıkların en tatlısısın.
kış boyunca her gece kapandın üstüme. üstümü örtmen bana harika bi güven duygusu verdi hep. yani tüm kötülüklerden sakladın beni böyle. gerçi bazen nevresimin uç kısımlarında dertop oldun -ki haklısın, o nevresim küçük geliyordu sana. bazen baş kısmında hiç yoktun yani bir karış filan gerideydin, çok sinir bişeydi. ama o nevresim de büyük geliyordu doğru.  biliyorum biliyorum, o nevresimler hiç sana göre değildi. şu morlu pembeli takım di mi. evet bak o tam senin kalemindi. neyse bunları boşver şimdi. demek istediğim, kötü geçen günlerin sonundaki mutluluksun sen.
resmin kaynağı burası.

fakat dünya dönüyor sen ne dersen de... orta kuşak iklimin hüküm sürdüğü bu coğrafyada yine mevsimlerden bahar farketmesen de. ve artık üzerime fazla gelmeye başladın. seni suçlamıyorum, doğan bu, farkındayım.

tüm yıl senden hiç ayrılmamak için, mümkün olsaydı damda yatardım inan. hem de yıldızlar filan ne güzel olurdu lan hakkaten. ama dam yok. hem olsa da kabul edersin ki, bu şehir hayatında güvenli bir dam bulmak çok zor. para kazanmak zorunda olmasam, çoktan seninle bu kenti terkeder ve serin yayla gecelerinde kış-yaz birlikte uyurdum, biliyorsun.
üzgünüm, yine bir süreliğine ayrılmak zorundayız.

gelecek kış görüşmek üzere... 
şimdiden özlüyorum seni... 
şimdilik hoşçakal.
.
.
.
merhaba pike. naber.

23.05.2011

19: kafkaesk

1

"kafesin biri kuş aramaya çıkmış" diye bir cümleye takıldı B. okuduğu kitapta. sonra kafasını kaldırıp çevresine bakındı. trendeydi. her durakta aynı şey oluyordu; tren durduğunda, bazı yolcular bir kapıdan inip diğer kapıdan tekrar biniyorlardı. labirentli, çok katmanlı, böyle afakanlı, nası desem bitli bitli hani, bir son durağı olup olmadığı da şaibeli, kasvetli bir yoldu gidilen. uzunlamasına, daracık, basık tavanlı ve kahverengi rahatsız koltukları olan bir trendi.  trenin titrek, kirli sarı bir ışıklandırması vardı; bu yüzden içerdeki herkes buyday tenli gibiydi. yolcular pek konuşmuyorlardı, sürekli oooff off diye iç geçiriyorlardı. bir ilhan irem şarkısı dinler gibi trenin çıkardığı uğultuyu dinliyorlardı. herkesin bir iş çantası vardı elinde. kiminin çantasından, kiminin gömlek yakasından, kiminin burun deliklerinden evraklar fışkırıyordu. oturanlardan biri de kucağındaki bir evrağı ucundan koparıp koparıp çiğniyor ve neden sonra tükürüyordu. 

pencereler vardı bişey gösterdikleri de yoktu. olan ve olanaklı tüm yaşantıların grotesk bir ifadesi gibiydiler. kağıt çiğneyip neden sonra tüküren adamın yanında sakız çiğneyip neden sonra yutan bi kadın oturuyordu. onun da kucağında hindistan cevizi aromalı bir kutu sakız vardı.  adam ıslak imzalılardan da yemişse matbu zehirlenmesi geçirebilirdi bu gidişle. kadının zaten allah belasını vermiş hindistan cevizli sakızla.

kadın, bakınca hiçbir sonuç alınamayacağı apaçık belli, sorsan kimsenin ne görülebileceğine ilişkin makul bir yanıt veremeyeceği protest tren penceresinde bişey gördüğünde ara verdi sakız çiğnemeye. bi an. netice de o sakızın da yazgısı yutulmaktı bürokratik sistem tarafından. ve yeniden üretilmekti sakız fabrikası tarafından.

2

daracık bir sokakta, küçük bir arabanın içine tıkılmışlardı. birileri bunları içeri doğru tepmiş, arkalarından kapıya sırtlarıyla yüklenip iterek zorla kapatmışlar gibiydi. çünkü her memur gibi koca götlü ve koca kafalıydılar. bu durumu değiştirmek için bişey yapmak istiyor gibi de görünmüyorlardı. kadın, oooff mektup açacağı olacaktı bizde, dedi demeye kalmadı adam bir anda sıkıntıdan patladı. arabanın her yeri, kadının üstü başı evraka bulandı. "evraka! evraka!" diye bağırarak geçti ordan bir manyak. 

3

herkes gerçekten çok sıkılıyordu. ve herkes bu işin içindeydi.
-son-

22.05.2011

cannes'ın gediklisi

fenerbahçe şampiyon olur mu, olursa bu neyi değiştirir bilmiyorum. ama koca koca adamların kadıköy'ün ortasında gruplar halinde, değişik mekanları doldurup ve yer kalmayınca mekan önünde birikip büyük ekran televizyonlara trabzonspor muamelesi yaparak hep bir ağızdan bişeyler saydırmasının görüntüsü kabul edelim komik. grupça yapılınca coşkulu diyoruz buna. kaynıyor arada. neyse olsun o kadar.  ben coşkulu insanı severim.
temelde çocuksu ama neşeli hikayeler bunlar.

kim şampiyon olcak banane. 
nuri bilge ceylan son filmiyle cannes'da jüri büyük ödülünü aldı az önce.

magazin servisi: nbc ödülün konuşmasını yaparken jude law'ı gördük. bi efemine bacak bacak üstüne atmalar, bi ilgiyle dinlemeye girmeler... ne o öyle. hoş değil. yakıştıramadık.

zaruri not: fenerbaaze şampiyon olmuş anlaşılan. yalnız bu kornalara basıp basıp caddelerde, sokak aralarında ortalığı birbirine katmayı anlamıyorum canım.

bir virgül buraya,


söylem alanı başkaaa,
                              eylem alanı başka...

tekrar dene

lomburcop değildir o, cumburloptur.

18: şiir

metrosunda bir kentin
kalabalığında hem. ve 
                           belki biraz da halbuki.

bir kadın vardı, bir adamdı sağındaki.
otuzlarında olmalıydı yaşları.
omuzlarında olmalıydı başları.
gergin dudaklarından dökülen 
                                                     tekinsiz konuşmalardı

ve sulu sepken bir yağmurdu o gün 
                                                       içimize yağan.

gelgel bişey dicem.

diyorum ki yolculuk...
                elbet bir yerden bir yere.
ve geldik bak zamansız bahçelere.

ibrâhim,
ben de bilmiyorum bu şiiri yazan kim?


ne gördün o kapkara pencerede,
                                                        söyle
o kaçırdığın kışbalar, o kımıldattığın cakbalar...
ya şu şapşalca yer değiştirerek yaptığın hece oyunların?
peki gökten koala yağarken nerdeydi ağaçlar?

durdu zaman durdu dünya
üç saat sonraydı sayınca.
banyodaydı bıçak, bitmiyordu şiir
                                                        filan 
                                                                derken
demek balta çok yakıştı kafama


ibrâhim,
kırılan potların yerine yenilerini koyan kim? 

("e kim öpsün seni?" adlı şiir kitabından "potlar kırılırken oradaydım" adlı şiiri)

21.05.2011

17: pq

modern metroda, niceliksel açıdan trafiğin en sembollü zamanı. otuz yaşlarında bir p ve bir q bindi.  (p /\ q)
çatallar kapalıydı. p ve q yanyana eklemlerini kırıp oturdular. 

yeni tanışan çiftler gergin olurlar.   (birinci öncüle g diyelim)
bunlar gergin.  (ikinci öncüle yani bunlara b diyelim)
o halde bunlar yeni tanışmış.  (sonuç y olur.)

[(g => b) .'. y]

yol boyunca kendi aralarında tikel evetleme yapıyorlarsa da tümeller'e varamıyorlar. arada bir kapının üzerindeki doğruluk çizelgesi'ne bakıyorlar. içimden bi ses önerme diyor, dur şimdi önerme... bırak onlar halleder sonra.

metro penceresi karanlıksa bakınca birşey görülmez (kestirip atan öncül) 
kadın metro penceresinde gördüğüne şaşırıyor ise => 
o halde kadın ancak ve ancak deli olabilir. <=>
bir deli hiç mantıklı değildir. iki delinin kendi içinde bir mantığı var gibi görünebilir. ama uzaktan ve çok kısa bir süre.

bizim orda(de morgan köyü) "bizde banyo bıçağı var" diyene gülerler. 
kadın bunu demişse adam da gülmüştür yani, kadın da gülsün olsun bitsin efendim. olur böyle çıkarımlar takılmamak lazım.

son olarak öpüşmenin değillemesini almayı unutmayalım 

(pq = ~ö)

19.05.2011

16:4

metroda bi kadınla bi adam. orda bi tip. bunları izlemeye başlıyor. kadınla adam kırmızı metro koltuklarına oturuyorlar. bebek kakası kokusu bu metroda yok. kullanılmış metro. metro dolu. ayakta olanlar oturanlar soldan sağa. en önde ortada oturan, işaret parmağı ve orta parmağıyla yerden destek alıyor. oturan grupta ama çömelmiş evet. futbolcudur bu. neyse yaa. kadınla adam. az konuşuyorlar daha çok etrafa bakınıyorlar. yolcularda her durakta biraz daha azalmakta.

kadın karşıdaki metro camına bakıyor bir daha bakıyor. sanki gördüğüne inanamıyor. enteresan gerçekten. yanındaki adam bu tuhaflıktan bihaber.

kadınla adamı, bundan üç saat önce metroda izleyen tip tekrar sahnede. nası başarıyosa, bunların içinde olduğu arabanın yanından geçiyor. takip mi ediyor ne. kadın bişey söylüyor, adam gülüyor. izleyen dinliyor.

16.05.2011

çiğnemeden yutma artık!

gastrit olduğumu öğrenen annemin öğüdü. haykırışı. isyanı. sigarayı çayı kahveyi de azalt tabi ama...

15.05.2011

15: yükleme kimden ötürü sorusunu soruyoruz

taksim-maslak istikametindeki zincirleme isim tamlamasına bindiğimde, cümledeki vurgu zarf tümlecindeydi. öyle ki, yükleme nasıl sorusunu sorduğunuzda kalabalık, ne kadar sorusunu sorduğunuzda çok yanıtını alırdınız. yolcular arasında, gergin sıfatını yakıştırabileceğiniz, yeni tanışmış olmasalar bile "gibi" bağlacıyla tasvirinizi güçlendirebileceğiniz birileri vardı. yükleme, özneyi bulmak için kimler vardı diye sorarsanız bir kadın ve bir erkek yanıtını alırdınız. durakları geçtikçe yolcular azalıyordu, cümlesi ise basit cümle olurdu ama çok da  doğruydu.

bir süre sonra kadın, tam karşısındaki dolaylı tümleçe baktı. (nereye > pencereye) orada gördüğü bu hikayenin ya gizli öznesi ya da belirtisiz nesnesiydi. kadın, gördüğüne sıfat-fiilde şaşkın, adamsa yalın haldeydi. 

üç saat sonra, sert sessizlerin bile yumuşadığı bir iklimde, benim için artık çoktan 3. çoğul kişi zamiri olan onlara tekrar rastladım. bu defa edilgen çatılı bir fiilde oturuluyordu. mastar eki'nin de iyelik eki'nin de yok zamanıydı. erkek çocuklara edat isminin koyulmasının nedeniyse, s harfindeki görece kıtlıktı. madem öyle, bütün buralar da hep dutluktu. kadın adama içinde banyo bıçağı geçen belirtisiz isim tamlamalı bir cümle kurunca adam da bu cümledeki anlatım bozukluğuna güldü. ayrılırken herhangi bir çekimli fiile başvurmadılar.

14: nîdâ

hımm... ne? ha! hımm... oo! yea.. hımm...
aa! ama? tüh! püf...
höö? vay be! yuh! hehe.. hihi.. no mucuk no mecik.

14.05.2011

13: arka kapak

rober ödüllü artistik ehliyeti sağlam usta yazar Sıyrıq, yine bizi imgelem denizinde alegorik bir yolculuğa çıkarıyor. yazarımız bu kez kalemini bir yolculuk hikayesi için konuşturmuş, coşturmuş ya da oynatmış. nası seviyosan. 

yeni tanışmış bir kadınla bir adamın metroda başlayan psikolojik gerilimi, usta yazarın görkemli ve şenlikli anlatımıyla evrensel bir hikayeye dönüşüyor ve okuru kıskıvrak yakalıyor. karakterlerini gündelik yaşamın hayhuyu içinde tasvir etmeyi seven yazar, yine adeta tanıdığımız bildiğimiz belki de kendimiz iki evrensel tip yaratmayı bilmiş.

kitabın gizemi, kadının metro penceresinde görmeyi başardığı... 
son bölümde, mekan değişiyor kadınla adama bir otomobilde rastlıyoruz.
bu kitap, tekrar tekrar okunabilir, her okuyuşta farklı bir bakış açısı yakalanabilir bir biçem araştırması aynı zamanda.


"iki insan, iki mekan, bir gizem, bıçak gibi bir son ve başdöndürücü bir hikaye..."
Publishers Weekly

.
"her romanın finalinde öpüşme isteyen okurlara tokat gibi cevap!"
Times

.
"sıçırtıcı ve körükleyici ! ! ? ? ! ?"
Daily Maily

.
" ebenin amı  "
scrat

12: kafiye olsun diye değil

taksim-maslak metro hattında, hem de o kalabalıkta. bir adam bir kadınla ikisi de otuz yaşlarında. oturuyorlar boş buldukları koltuklara yanyana. gerginler bu buluşmada. birbirleriyle az konuşmada. durakları geçtikçe yolcular azalmakta.

kadın karşısındaki pencereye bakmakta. baktığı yerde ne varsa şaşırmakta. söylemiyor yanındaki adama da. huzursuz bir tavırla bacaklarını kımıldatmakta. bişeyler var bu kadında ne ama?

aynı çift üç saat sonra bir tane arabada, bir tane anadolu yakasında ve bir tane de sokak arasında. arabanın açık camından duyuluyor konuşulanlar da. kadın diyor ki, bizde derby var banyoda. naapsın gülüyor adam da. ayrılırken mfö çalıyor radyoda.

12.05.2011

ssklı prenses

Endoskopi sonucu: gastrit.
amaaan gastrit mi, koy götüne çağın hastalığı. 
Kan alınırken kendini deney hayvanı gibi hisseden, iki tüp kanı gidince kovalarca kan kaybetmiş gibi tribe giren hatta ağlamaklı olan burcu, dün endoskopi sırasında, kurbanlık koyunluksa işte bu, dedirten bir yöntemle midesine baktırdığında gıkını çıkarmadı. gık demedi yaa. demek ki hikaye büyük olunca nası siniyosun, nası ağlamayı filan bile unutuyosun. bi sorsalar benden başka kimler bu işin içinde, malı kimden alıyoruz filan hepsini söylüycem, en güzel hikayemi yazıcam oracıkta, isimse isim adresse adres. tüm bildiklerimi anlatıcam o kıvamdayım orda.  nerde o kan alınırken ağlayan prenses? nerde o kırılganlık, hassaslık? yaa bırak, allahın ssklısı. doğru dur len!
midemden parça alıp almadıklarını bile hissetmedim. verdim kendimi teoriye. kafama bağlayıp ağzıma taktıkları  hannibal kelepçesine benzeyen plastik şeyle iki büklüm yatarken ve sonra midemde siyah sert bir borunun dolaştığını hissederken aklımdan geçeni hatırlıyorum, bir slogan: "insanlık onuru işkenceyi yenecek." can havliyle kafa te nerelerden çağrışım yapıyo bak. o üç-beş dakika süren işlem sırasında insanın insana, bilinçli bir şekilde acı vermek için şu anda bana yapılan şeylerin daha beterlerini yapabildiğini düşündüm bayaa böyle ciddi.  hikayeyi kitaplardan okumaktan, birilerinden dinlemekten öte kavradım. tam saldırganlığın, sadizmin, şiddetin insan doğasındaki yerine eğilecekken doktor boruyu çıkardı, geçmiş olsun dedi.
Yarım saat kadar sonra midemin 6 kare fotoğrafının olduğu raporu elime alınca refakatçim kardeşimle anlamaya çalışarak baktık. Kızkardeşim, ailenin refakatçisi olduğu için yaşı küçük ama elinden böyle ne raporlar geçmiş bi insandır. Yine de sakalı yok tabi. Çıktık hastaneden yürüyoruz rapora bakıp canı sıkkın bi havada dedi ki:  
-         abla midenin rengi iyi değil, çok kırmızı bu. Normali pembemsi bunun.
-         Yok bee, o bişey değildir, makinenin renk ayarlarındandır, açmışlar rengi.
-         Öyle mi diyosun... bilmem.... abla? abla nnnn’apıyosun ya?
abla sigara yakıyo, ne? kızma bana, efkarlandım be çocuk.
***
Bugün 6 vesikalık mide fotoğrafımı doktoruma sundum. baktı, “burcu durum vahim. Miden kıpkırmızı, şu renge bak, tahriş olmuş iyice” dedi. dediği anda o raporda 6. mide fotoğrafının hemen yanında 7. bir vesikalık olarak kızkardeşimin yüzü oluştu. Verdiği pozda bir “ben demedim mi” ifadesi vardı. Ya da “bok iç” olabilir, emin değilim.
doktor ilaç yazarken ben medikal cihazlardan çıkarılan  renkli raporlarda bir renk standardı varmış demek diye düşündüm.