8.02.2012

Sanxia haoren

izlediğim ilk çin filmi.
nuri bilge ceylan'ın yaşayan en iyi 5-6 yönetmenden biri diye andığı Zhang Ke Jia filmi.  filmi izlemeden önce çindeki büyük baraj projesi hakkında bilgi sahibi olmak önemli. (ymiş, ben bilmeden izledim)

filme de mekan ve dekor olan dünyanın en büyük barajının inşa sürecinde yerleşim yerindeki evlerin bir kısmı yıkılmış,  bir kısmının da yıkımı sürüyor. barajın yapıldığı bölge fakir bir bölge.  baraj yapılırken yaklaşık 1 buçuk milyon insanın yaşadığı evler olduğu gibi sular altında kalmış. evleri sular altında kalan ya da sırası geldikçe yıkılan insanlara devlet başka bir yere yerleştirme sözü vermiş ama sözde kalmış. insanlar ortada kalmış,  bazı aileler dağılmış. 


 mekan kullanımının tavan yaptığı filmlerden.
evleri, tek tek işçilerin, kol gücüyle çekiç sallayarak yıkmaları yeterince çarpıcı olan bu hikayenin en çarpık tarafını oluşturuyor.  iğneyle kuyu kazmak gibi. (sağda filmden güzel bir kareyle) 
 
valla ne diyem, afişinin yanına tek bi cümle sallayıp yollamaya içim elvermedi. 

konu itibariyle,  "çinde geçen bir belgesel lan bu"  diyosun;  görkemli,  ışıklı,  fırfırlı bir baraj inşaatı ve bu inşaatın fakir yöre insanını nasıl ağır etkilediği vs.... ama yönetmenin konuya nerden baktığı,  nasıl ele aldığı,  hikaye edişi,  seçtiği görüntüleri,  o yıkıntıları nasıl kullandığı filan klişe konuşturmayın işte ve diğer bilmemneleriyle ne belgeseli,  adam sanat yapmış aga. 

Zhang Ke Jia  bir film çekmiş,  insanlık tarihine çok şık bir not düşmüş.  o baraj kimlere neye ne diye  yapıldı,  bir kuru ekmeğe ancak kapı açan, sözümona istihdam yaratan baraj inşaatı yüzünden ne aileler dağıldı,  ne dramlar yaşandı haberin var mı demiş.  adaletsizliği,  yıkılmışlığı,  dağılmayı öyle bi aktarmış ki şapka getirin bana çıkartıcam.

gidin araştırın,  bulun izleyin.  bu kadar anlattım canımı sıkmayın geliyo terlik.

5.02.2012

nbc

Algılarımızın keskinliğini artırmamız için hayatımızın temposunu düşürmemiz gerektiği aşikar. Neden yavaş tempolu filmleri sevdiği ve böyle filmler yapmak istediğimin nedenleri de burada yatıyor zaten. 

Nuri Bilge Ceylan
Bir Zamanlar Anadolu'da Kurgu Günlüğü
Altyazı dergisi Ekim 2011 sayısı eki

2.02.2012

zaman çalan hırsız

fena bi dürtüsel bozukluk olmuş galiba;  ancak mesai saatleri içinde yazıp yollamak.   yani baksana beş gündür evdeyim.  tatil yapıyorum.  tüm zaman benim(diyelim).   fakat herhangi bir tıkırtım yok.  derdim değil.

benim yazma serüvenim de belki de sırf,  işbaşında iş zamanından çalma hastalığıdır. vardiyatik kleptomaniac bozukluk.

30.01.2012

moneyball ve du bi çay koyayım ben

bi'tancik bile oscarı olmayan brad pitt'in bize ezası diyorum ben bu filme. yeter çektiğimiz,   akademi  insaf et gayri...

brad pitt olmasa bu film, bu kadar dikkat çekmezdi. çok net.  brad pitt'in oyunculuğu da gayet net ama bu rolle oscar zor be.
yine gol değil. 

değilse diyıl, çok da fifi ama artık verin şu adama şu oscarı.  götünün kılı kadayıf oldu, ne iyi filmlerde ne tiplere girdi, neler döktürdü ama  hem ona yazık hem o oynuyor diye izleyen bize yazık.  banane yani amerika futbolundan di mi bi yerde.  niye vuruyolar nereye koşuyolar zaten anlayan beri gelsin.

ah kimler, ne şehlalar, ne yandan yemişler, ne aktörlükten nasibini almamışlar oynuyor aşk filmlerinde de,  bu garibime haram.  kim aklına girdi, yoksa yakışıklısın diye çok mu üstüne gittik bütün gezegen?  ama durum bu.  o oscarı kucaklamadan,  göğsünde yumuşatıp vole çakmadan hafifmeşrep filmlerde oynamaz, oynamazallahoynamaz. biz de dünya gözüyle göremeyiz.

yavan oldun brad
zaten yani itiraf edeyim ki,  nicedir gözüme,  hani böyle fazla pişmiş,  suyunu vermeye vakit bulamadan kızarmış,  kesmesi zor,  hadi bi parça kestin attın ağzına,  bu seferde çiğne çiğne bitmeyen,  ağızda büyüyen kırmızı et gibi görünüyosun sevgili brad.
oscar goes to...  hadi nasipse aslanım.  çözülsün şu düğüm.

ondan sonra akalım senlen sabun köpüklerine, çerezlere, gary marshallara, jane campionlara.

26.01.2012

başçavuşun eşşşeği

yeni bir ofis hikayesi.
iki sekreter arkadaş,  ben ve yukarıda odasında oturmayı sevmeyip genellikle ofiste vakit geçiren müdür. 

canım sigara çekiyor, kalkıyorum.  beni gören sekreter arkadaşlardan sigara içeni de ayaklanıyor.
o esnada peşpeşe telefonlar çalıyor, ofiste olan suzan abla birine bakıyor ama öbürü çalmaya devam ediyor.  sigaraya gelmiş olan sekreter arkadaş hızlı davranıyor, diğerine bakıyor.  biraz şaşkın konuşuyor,  sonunda telefondaki kişiyi müdüre bağlıyor,  ayrılmayın lütfen.  pıt.

yanıma geliyor,  bana bakıp diyor ki:
- seni değil ama eşşeğini tanıyorum. 
- o ne be?

meğer klasik bir çalışma hayatı tepkiselliği olarak dilinin ucuna geleni arayan kişiye söyleyemediği yerden bana devam ediyormuş.  demek ki arayan da başçavuşmuş. :))
"ne dedi ki" dedim. sert ve derhal bir sesle, "ben başçavuş Obarey Kıymıkoğlu, kurucunuzla görüşmek istiyorum" demiş. 
kurucu kurduktan sonra göğe yükseldi bizi ordan izliyor deseydin, dedim.  o daha makul yaklaşıp müdüre bağlamış. 
iyi bize ne.  biz sigaraları yaktık tellendiriyoruz. 

bi süre sonra kapı aralanıyor,  gelen müdür.
-evet müdür bey?
-bu bana bağladığın başçavuş mudur nedir.  tam bi fırıldak.  bundan sonra ararsa,  bana sormana gerek yok direk odama bağla.
ikimizde   bu söylediğinden "onunla özel konuşmak istiyorum" gibi bişey anlıyoruz.  ama müdür devam ediyor:

- yani ben alt katta ofisteyken, yukarı odama bağla. telefon çalsın dursun. 

25.01.2012

arkasına

ev hanımı annelerde ajanda sahibi olma hastalığı vardır. o şevkatli ve hep verici kadın, 
eşinin ya da çocukların elinde hiç kullanılmamış, yeni bir ajanda gördüğü zaman, bilbo baggins'in yüzük görmüş haline bağlar.

peki bir ev hanımı ajandayı ne yapar? 

kendi dert yanmaz mı, günlerin ne kadar da birbirine benzediğinden? temizlikti yemekti diziydi bakmışsın akşam olmuş. e neyi not edicek ajandaya bu kadın? 

gelişen teknoloji bir ajandaya not etmesi olası ne varsa(telefon numaraları, yemek tarifleri) hepsini sildi süpürdü. ama size ne ne yapacağından, hem ondan kıymeli mi(ssss) alt tarafı bi ajanda? falan filan bir çok evde tanıdık sahneler... bu noktada ev hanımlarının ajanda seviciliği bi muamma.  ama sizi temin ederim, hayatta daha büyük muammalar var.
annem gibi.  

annem de ajanda avcılığını çok sever.
annem tarihine göre önemli notlar almayı seven de bir kadındır.
o halde annem, ajandaları önemli notları yazmak için avlamaktadır...
diyebiliriz.
dil sistemi içerisinde mantıklı olur ama gerçeğe uygun olur mu? 
olmaz. 
ama sizi temin ederim gerçek, çoğu zaman kurmacadan daha mantıksızdır. hele annemin dünyasından söz ediyorsak.

annemin aldığı önemli notlara bakarsak aslında pekala ajandaya yazılacak cinsten olurlar ama annem ajandaya yazmaz. o ajandalar, ilk 1-2 sayfadaki birkaç nottan sonra bomboştur. 

peki annem bu önemli notlarını nereye alır?
cevap veriyorum: "arkasına."
mutfağa astığı takvimin arkasına, alışveriş fişlerinin arkasına, koşan atlar tablosunun arkasındaki kılıfa, ev telefonunun yanındaki küçük not defterinin arkasına.
ve bakınız şu türden notlar bulunur. (tarihleri uydurdum ama notlar aslına uygundur):


"7 aralık 2002 tüp taktırdım.":  bu nottan bi sürü var. tüp aniden bitip sürpriz yapmasın diye
"13 haziran 2003 mamografi kontrolüne gittim.":  bu iyi bişey ama zaten belgeli
"5 mayıs 2007 yiğidin astım krizi. cihaza girdi.":   cihaza giren evladı için tuttuğu not.
"23 ocak 2008 burcu regl oldu.":   bu nottan da bi sürü var, eskiden kendininkini de yazardı. buradaki mantık, bir ay sonra reglim gecikirse anneme soracağım, anne ben geçen ay ne zaman regl olmuştum diye. annem de aldığı nota bakıp derhal söyleyecek.
"6 ekim 1997 emel sayın'a ilgimi kaybettim.":   anne bakıyorum da tv'de emel sayın çıkınca artık pek oralı olmuyorsun,  dersek annem de hemen...  (şaka len şaka böyle bi not hiç olmadı.  ama annemin emel sayın'a azalarak biten hayranlığı gerçek)

biz bu saçma alışkanlığı üzerine düşünmedik bile.  annem de böyle biriydi işte. 
ama bir gün evde bi not gördüm ve artık o gün,  bu benim özbeyöz annem de olsa evet notunu verdim. 

o gün evde hizmetçi kız kiraz modunda bir türkü tutturmuş kıyı bucak temizlik yapmaktaydım.  elimde vileda sopası,  omzumda toz bezi vardı. kafamda tülbent,  tülbentin üstünde de tarafımdan çiğnenip tutturulmuş sakız.  altımda kırk etek,  onun içinde paçalı don... aman tamam ne be.  hayır yani keşke okumam yazmam da olmasaydı. neyse.  o sıra salondaki eşyaların tozunu almaktayım.  açık gri renkte, kocaman bir televizyonumuz var,  önünü sildim "arkasına" geçtim.  bi baktım ki, televizyonun arkasına mavi tükenmezle kelimesi kelimesine şöyle yazılmış:

"22 eylül 2009
    yiğit gitti   
  allah yolunu açık etsin"  
?!
sakız düştü. 

şimdi bi kere onu oraya yazandan çok (yazanı bırak artık, o mutlu öyle) onu okuyana yazıktır.   herşeyden önce insan, o notu yazanın oraya yazma ânını düşünüyor ister istemez.   annem eline tükenmez kalemi alıp evin içinde gezinmiş,   etrafa tavana filan bakıp nereye yazsam...  nereye yazsam...  hımmm dur şu televizyonun kıçına yazayım...  mı demiş?
yok yaa çok absürd.
ama absürdmabsürd. buna benzer bişe olmuş işte.

ya peki o an birimiz oradan geçerken yakalasak onu:
-anne ne yapıyorsun televizyonun arkasında? 
-not alıyorum kızım. 
-ha iyi iyi.. ne? bi dakka nası?

o değil de, 
haftaya annem istanbula geloor, fena özledim. :)

20.01.2012

lö samuray ve hayalet replikleri


birine bakarken, sanki karşısındakinin yüzü saydammış da, o  yüzün arkasında çok uzakta bir yere bakıyormuş gibi bakan bir adam. adamımız jef castello. soğuk bi insan. kendinden sonraki bir çok filme ilham olmuş bir film. izlemek gerek. hiç söylenmediği halde film  boyunca ve film bitince kafalarda çınlayanlar şunlara benziyor olabilir: "anlamıyorsunuz ama anlamanızı isteyen kim",  "yalnızım çünkü böyle daha iyi",  "siz hayatımın son kısmını izlediniz, bir de öncesi var ama size kimse anlatmayacak",  "boşuna samuray demedik",  "bir zamanların 40 kapılı paris'inde 40 anahtarın 40'ınında kulbu kırık küb." son cümleyi sadece filmi izlemiş olanlar anladı. (ya da onlar da anlamadı ama anlamanızı ist...erim tabi niye istemeyim) 

18.01.2012

in search of a midnight kiss

sonu da pek güzelmiş

before sunset/sunrise havasında. bence daha başarılı değil ama daha gündelik hayatın içinden, daha siyah beyaz.bir film.

bazı filmler bitince hani içinizden, yapılan hoşluğa kısaca gülümsersiniz ya da filme ilişkin,  "iyi hoş hadi olmuş tamam ben kalkıyom" gibi birkaç sözcük geçer. aslında "çok da şey değil yani" diyorsunuzdur; "yok yok asla kötü değil de... aman işte  anladın yaa" demeye çalışıyorsunuzdur.

fakat iki gün sonra bile hala bazı sahnelerini hatırlarsınız.
filmi düşünmenin hoşunuza gittiğine şaşırırsınız. güzelmiş yaa, dersiniz.
film öyle.  

a film with me in it

ian fitzgibbon'un yönettiği 2008 yapımı irlanda filmi.

ilk yarım saatine sabredenleri eğlenceli ve akışkan kremalı geri kalanıyla ödüllendiriyor. farklı bir senaryo ve iyi fikirli bir film.
ben dylan moran'ın peşinden giderken bulup izledim ve çok memnun oldum tanıştığımıza.


filmi özetleyen cümleyi belleğimdeki annemin fırsatını bulunca yapıştırmayı sevdiği klişe sözler klasöründen çıkarıyorum:

"ah şu duvarların dili olsa da konuşsa."



17.01.2012

batan Costa Concordia ve ona bakan moteli görünce..


  "uzun yazılar yazarak kimsenin sabrını denemiyordum aslında. ben sadece."
b.s.
..duramadım. sanırım önce gemilere olan tuhaf düşkünlüğümden bahsetmem yerinde olur. 

gemilerin  hastasıyım. gözlerimi alamam ben onlardan.
gemiler, benim gördüğüm halde gözlerime inanamadığım şeylerdir hep. boş zamanlarımda gemi fotoğrafları toplarım.
gemide olmayla ilgilenmem, gemiye karşıdan bakmaya inanırım. dibinde olmaktan korkuyla karışık bir zevk alırım. (böyle bir iş görüşmesi yaptığımı düşündüm şimdi. "biraz kendinizden bahseder misiniz" denildiğinde bunları söylediğimi hahaha)

büyük gemiler beni büyüler. her türlüsü. yolcu gemileri, savaş gemisi, kum çıkarma gemisi, gemi formunda olan hepsi. şu üstünde uçak pisti olanlar dışında demek istiyorum. onlar berbatlar. batan gemileri de severim. tabi titanik de buna dahil.  gerçek hikayesi, fotoğrafları, filmi, "celine dion" dışında herşeyi.

bazen tıpkı bir açık hava sergisini ziyaret etmek gibi, açıklarda gelişigüzel duran o gemileri görmek için deniz otobüsüyle bakırköye giderim. işim olmadığı halde... hayır tamam aslında bakırköy'de bir işim yoksa sırf gemileri görmek için hiç gitmedim. ama gitmeyi düşündüm. her bakırköy yolculuğunda gemilere bakarken düşündüm bunu. arada bir, sırf gemileri ziyaret etmek için atla idoya dedim. kısmet olmadı. 

"hayat var" adlı filmden bir kare
sırf gemiler yüzünden reha erdem'in hayat var filminin bendeki yeri ayrıdır. boğazdan geçen gemiler ve onların çevresini sandalla dolaşan sahneler.. kendi hayalini bir filmde görmek.. izlerken zevkten felç geçiriyordum nerdeyse. bilseydim sinemada izlerdim. bilemedim. kısmet olmadı.



Selin-S


ha bir de selin-s.... ah selinse...
hani kumkapı sahilinde 7 yıl boyunca yarı yatık yarı batık duran honduras bandıralı gemi. o orada öylece yatarken, nice dizilere, filmlere dekor olurken, bütün o süre boyunca ben izmirdeydim. bir fırsat bulup da ziyaret edemedim. bir gün denizi kirletiyor diye kaldıracaklarını okudum gazetede. paniğe kapıldım. sırf selin-s için, kimseye de haber etmeden günü birlik gitmeyi düşündüm. gidemedim. kısmet olmadı.

neyse ki hayal kurmak diye bişey icat olmuş. onlar o devasa yapılarıyla suyun üzerindeyken kendimi denizde, o geminin dibinde hayal ettiğimde çıldıracak gibi olurum. (tabi ki hayalimde geminin pervaneleri ben oradayken çalışmaz. lütfen biraz mantık! yeri gelmişken şu gemileri neden pervanesiz yapmazlar kuzum? gerçekten akıl almıyor)

rüyalarımda düzensiz aralıklarla gemi görürüm. hatırlamadıklarımı da hesaba  katarsak katrilyarlarca gemili rüyam var.(örnek rüya 1: hayırlara giden bir rüya örneği) bu rüyalardaki temel duygularsa hep aynı. korkuyla karışık tuhaf bi mutluluk. gemilerin benim için ne ifade ettiğiyle ilgili çok düşündüm, psikanaliz kitapları okudum ama bir sonuç alamadım. ne freud ne jung, insandaki gemi aşkı ile ilgili tek kelime etmemişler. en akla yakın tahmini birçok rüyamı dinlemiş olan arkadaşım fincan yaptı ve gemilerin azametini hayatla ilişkilendirmiş olabileceğimi söyledi. bilmem. belki.

örnek rüya 2:

queen mary 2 ve tanrı kavramı üzerine tekrar düşünmek
güya benim deniz kıyısında derme çatma bir evim var. ben evimin önünde yüzüyorum. ev o kadar yakın ki, annem verandada örgü örerken ilmek kaçırsa, görüp uyarabilirim. deniz derin, öyle ki, hiç açılmamış olduğum halde, kafamı suyun üstünde tutmak için açılmış kadar efor sarfediyorum. ben suda takılırken eve arkamı döndüğümde birden dibimde devasa, queen mary 2 kadar büyük ve güzel bir gemiyle karşılaşıyorum.

o kadar korkunç ki... ama gemiye bakıyorum allaaam o kadar güzel ki...

öyle hayran hayran bakarken kendime geliyorum, lanet pervaneleri her an çalışabilir, çabuk davranayım sudan çıkayım da şuna dünya gözüyle karşıdan bakayım diyorum. bir kulaç iki kulaç.. hala aynı yerdeyim. uzaklaşamıyorum! yüzüyorum yüzüyorum gemi hala dibimde. beni takip ediyor olamaz çünkü ev hala aynı uzaklıkta. ev o kadar yakın ki annemden havlumu istesem kalkıp uzatması yetecek. halbuki "anne havluyu bırak elini uzat, buradan çıkamıyorum çek beni" desene! rüya kafası işte, demiyorum.
ayrıca bi saniye bu ne saçma şey? annem nerdeyse evi biçecek kadar yakın kocaman gemiyi görmüyor mu? sorsam belki "yine gemi rüyası görüyosun burcu" diyecek ve uyanacağım. sormuyorum.
gemiyle ev arasında kıç kadar yerde debelendim durdum bilinmez rüya zamanı boyunca. neden sonra denizden yeni çıkmış gibi su içinde ve korkuyla uyandım. 
costa concordia
geçen gün italya'nın toscana açıklarında batan Costa Concordia adlı gemi. bu haberin görüntülerinin bana ne ifade ettiğini anlatabilmem için bu uzun girizgahı yapmak zorundaydım.

bir kaç gündür fotoğraflarından gözlerimi alamıyorum. geminin (maalesef 6 kişinin ölümüne sebep olan bir kazayla) battığı yer, istesen olmayacak tuhaf bir kompozisyon  oluşturuyor. bir yerleşim yerinin kıyısında, küçük ve bodur evlerin, sıradan kasaba yaşamının karşısında, devasa kütlesiyle yıkılmış bir gemi duruyor. tek kelimeyle olağan-dışı. iki kelimeyle olağandışı güzel. kasabayı da içine alan açılardan çekilmiş en güzel fotoğraflarından özellikle biri beni yeniden hiç gerçekleşemeyecek bir hayale sürüklüyor.

costa concordia manzaralı şanslı otel
geminin tam karşısında, bence kazadan sonra işleri tavan yapacak küçük bir motel var. adı "oeno's hotel" gibi bişey, tam okuyamadım. fotoğrafı gördükten sonra, o gemiyi parçalarına ayırıp oradan götürmelerinden önce orada olmak fikri aklımdan çıkmaz oldu. o motelde costa concordia'yı gören bir oda tutmak...

şimdi kenarda üç beş kuruş param olsa,
iki gece kalsam o olağan-dışı manzarası olan küçük motelde... sigaram içkim olsun, yemek filan da istemem hani... otursam manzaranın karşısına, sadece gözlerimle değil, tüm duyu organlarımla zihnime yerleştirsem görüntüsünü. esen rüzgarla gelen batık gemi kokusuyla karışık deniz kokusunu, kıyı kasabasının kokusunu, aşağıda akan gündelik yaşamın kokusunu hepsini bir bütün olarak çeksem içime... ah ulan be.

aslında gidilebilir. ama acele etmek lazım. ya da olmayacak duaya... yok neyse yaa. ikinci bir selin-s acısı daha taşıyamaz bu kalbim.

16.01.2012

koşan inek fotoğrafının hikayesidir


belli başlı olaylar ve hatırlamaya katlanabildiklerimiz haricinde ergenlik çağımızı tüm detaylarıyla hatırlayamayız. evreni sarmış olan ihtişamlı düzen ve ahenk buna izin vermez. çünkü bütün şapşallıklarımızı hatırlasak bu acıya daha fazla dayanamaz kendimizi öldürürdük. şüphesiz ki tüm bu mükemmel evren, yörünge sistemleri, güneş, ay, yunuslar ve tüm bu dekor, biz kafamıza göre terkedip gidelim diye yaratılmamıştır. hım? tanrının, sıfırdan yaptıklarıyla ilgili nedense takdirimize ve tezahüratımıza ihtiyacı var farkındaysan. tuhaf değil mi lan. herneyse burcu.

dün bir vesileyle, zihnimin ergenlik yıllarına ait tozlu raflarından, unutulmaktan tanınmayacak hale gelmiş bir hatıramı çekip çıkardım bilince. hatıram, bir gizeme dairdi. (burda gizemi, ergen dimağına göre düşünücez.) şimdiki bilincimin taze ve nemli havasında, hatıraya ilişkin tüm görüntüler, kokular, sesler bugünmüş gibi canlanıverdi birden.

17 yaşındayız, o sıralar henüz teoman 17'yi bestelememiş.
scratla takılıyorduk. ta dibine kadar ergendik. birlikte değilsek, genellikle odalarımızdaydık. özellikle kız ergenlerde oda çok önemlidir. bir kız ergenin odası onun tapınağı gibidir. o tapınak ki, hem isyana hem arınmaya tanıklık eder. hem edepsiz düşüncelerin güzergahı, hem gizli planların karargahıdır. ve illa bi duvarında, bi mantar pano asılıdır. o dönem öyle bir mantar pano hastalığı oluyor.  ona ilham veren sözler, onu ifade eden bir kaç fotoğraf, komik şeyler ve belki iş olsun diye asılmış bir ders çalışma programı.
andrea joseph

benim panom hayatıma yön verecek özlü sözler, kitaplardan altını çizdiklerimle dolup taşıyordu. o sıralar anna karenina'yı filan okuyordum, genellikle rusyadaydım. -izmleri anlamaya çalışıyordum, varoluşçuluğa batmıştım. ilerde büyük bir roman yazacaktım. rahatsızdım, hassastım, hisliydim.

hayatı anlama sistemim, sormak yerine yanıtı kendi kendime bulmaktı. bu sistem beni çok yordu. zaten bir türlü gelemediğim asıl hikaye de bununla ilgili.

scrat'ın koyu mavi bezli panosunda bir kaç özlü söz, okumak istediği kitap isimleri, bir kaç fotoğraf, komik suratlar, birbirlerine karışmasınlar diye raptiyelere takılıp sallandırılmış kolyeler, küpeler(iyi fikir) vardı.

aramızda suratsız, sevecek bişey bulamayan ve dayaklık olan bendim. scrat hep daha neşeliydi, sevgi filan doluydu bu. birbirimize gider gelir, odaya kapanır çene çalardık. bi ara küsmüş olucaz ki ben epey gitmedim scrat'a. neden sonra gittiğimde panosunda eski bir fotoğraf gördüm. dikkat çekici bi manasızlığı vardı.

koşan bir inek fotoğrafıydı bu. 

siyah beyaz, eski fotoğrafların bazılarında olduğu gibi beyaz tırtıklı çerçeve içine alınmış, çayırda koşan bir inekti. ön ayaklarından biri tam havada diğeri yere yeni inmiş, inek ciddiyetiyle fotoğrafa bakana doğru koşuyordu. gayri ihtiyari scrata dönüp sordum:

- bu ineği niye astın buraya?

işte o anda scrat, aptal bir inek fotoğrafının benim için yıllarca bir gizem olarak kalmasına neden olacak yanıtı verdi:

- çünkü romantik.

iki sözcük. "çünkü romantik."
romantik? bi daha baktım ineğe. nesi romantik? ulan ben bu kadar kitap okuyorum, altını çiziyorum, -izmlere batmış durumdayım da şu inek fotoğrafında varsa bi romantizmi göremeyecek miyim yani? kendime yedirip soramıyorum, "sence neden romantik?" diyemiyorum. mevzunun çevresinde dolanıyorum "nerden bu fotoğraf?" diyorum, dedesinin bahçesindeki ineklerden biriymiş. izmirin göbeğinde bayraklı'da bahçe mi varmış. varmış tabi, sonra oralar hep apartman olmuş. çocukken yazları o bahçeye giderlermiş filan "ama şimdi bunları boşver"miş.

o günden sonra bir daha sormadım scrata ineği. verdiği gizemli yanıt, bi anda scrat'ı benden daha sanatçı ruhlu, daha derin, daha ilgi çekici kılmıştı gözümde. fotoğraftaki romantizmi anlayamayan sığ yüzümü görsün istemiyordum.

o inek o panoda yıllarca durdu. çünkü bir ergenin büyümesiyle panosuyla ilgilenmesi arasında ters korelasyon vardır.biz büyüdükçe panonun hayatımızdaki yeri küçülür, hatta yıllarca güncellenmez.

scrat'ın odasına her girdiğimde o koşan inekle mutlaka göz göze geliyordum. bazen scrat, içecek bişeyler getirmek için beni odasında tek başına bırakıyordu ve o zaman panoya iyice yaklaşıp ineğe bakıyor ve kâh kısık sesle kâh içimden soruyordum:

-niye romantiksin senn?
-senin neyin romantik?
-romantiklik kim sen kim?

bu gizem olduğu gibi kaldı. biz büyüdük, dünya kirlendi. scrat odasının dekorasyonunu değiştirdi ve o artık hiç güncellemediği, bakmadığı panoyu da attı. ineğe ne oldu bilmiyorum ama artık inek yoktu. göz görmeyince gönül unuttu. ineği de, fotoğraftaki gizemi de.

iki yıl önceydi sanırım. yaşım olmuş 29. aradan geçmiş 12 sene. eskilerden konuşuyorduk. odalarımızın en eski hallerinden filan. birden koşan inek geldi aklıma, scrat da hatırladı fotoğrafı. eski sistemi kullanmayı bıraktığımdan gayet doğal ve sakin sordum:

burcu: scrat, o inek fotoğrafının nesi romantikti?
scrat: romantik mi?
burcu: öyle demiştin, hatırlamıyor musun. sana sormuştum nerden çıktı bu inek demiştim sen de çünkü romantik demiştin.
scrat: ay öyle mi demişim?
burcu: eveth!
scrat: kızım öylesine demişimdir...
burcu: "öylesine" mi demişsindir?
scrat: ergendik burcu. ne dediğimizi biliyo muyduk? allahallaa ben de bi tuhafmışım hahahah. 
burcu: ... !?
scrat: ne bakıyon be öyle? sende bi boku hatırlamazsın da bu mu kaldı aklında?
burcu: ben yıllarımı verdim ulan o fotoğrafa. vereceğin yanıt bu mu? bari "çocukluğumu hatırlatıyordu ondan romantikti" de. yazıklar olsun scrat, ben gidiyorum!
scrat: ne? dur be manyak. biran duruyo hem!
burcu: bırak yaa, yedin gençliğimi. sen iç onu da.

keşke scrat koşan ineğin fotoğrafını bulsa da, tarasa da, gönderse de ğil mi. ;) 

15.01.2012


yarın bana hatırlat da şu romantik inek fotoğrafının hikayesini anlatayım.
hayır, inek romantik değil, fotoğraf ro... yarın dedim! şimdi uyumam gerek.

12.01.2012

bir "işe servisle gitme" macerası

"..ya aslında ikimizde şehlaysak Scrat ve 
üzülmeyelim diye kimse bunu bize söyleyemiyorsa?"
b.s.
çoğumuzun arkadaşları arasında, kendi mesleğini açıkça sevmeyip başka işlerde şansını deneyen maceraperestler vardır. benim perestim scrat. hikayesi de bir yıl öncesine ait.

scrat bir gün arayıp bir iş bulduğunu haber verdi. gıda üzerine üretim yapan orta ölçekli bir kuruluşta  yetiştirilmek üzere eleman aranıyormuş. bilmemne tereyağları diye bir firmaymış. internetten incelemiş. düzgün bir yere benziyormuş. başvurmuş, işe alınmış. scrat, firmanın idari binasında ofis işi yapacakmış. iş görüşmesi sırasında bizimkine demişler; "servisimiz var, işe servisle geleceksiniz" diye. :))

işe başlayacağı sabah giyinmiş kuşanmış, on numara makyajını yapmış, tam vaktinde çıkmış dışarı servisini beklemiş.
tam önüne bir kamyonet yanaşmış. arkası penceresiz tamamen kapalı, hani arkası buzhane gibi olanlardan... hani dondurma kamyonu gibi... (gözünüzde canlandırın fotoğraf buldurmayın bana yaaa)  pencerelerin olması gereken yerde bilmemne tereyağları yazıyormuş.

şoförün yanı doluymuş. (daha kıdemli bi çalışan heralde o)
eee? bizimki nerde gitçek?
scrat kamyonetin arkasına bir daha bakmış, yüzü seğirmiş, gülecekmiş ama neler oluyor merakıyla dur daha gülememiş. 
şoför inmiş, scrat'la birlikte kamyonetin arkasına gitmişler, şoför hızla iki kapıyı tutup açmış. 
scrat içeride karanlıkta ayakta durmaya çalışan, tavana çarpmasın diye başını eğmiş, kendi gibi bakımlı hoş bir kızla göz göze gelmiş.
kız ayakta kalma mücadelesi içinde nerdeyiz nooldu der gibi bakıyormuş. 
içerde ne oturacak bir yer, ne bakılacak bir pencere varmış.
scrat şoföre dönmüş, kıyamam girdiği şoktan heralde, sora sora şunu sormuş: 
"ayakta mı gideceğiz?"
şok bu. insana neler dedirteceği hiç belli değil.

halbuki mesela "insanların bindiği servisiniz yok mu?" yerinde bir soru olurdu. ya da
"niye tereyağların olması gereken yerde ben varım? bana baksana sen, tereyağına benzer bir halim var mı benim?" cırlaması ya da bırak yaaa sadece şu:  "şaka mı bu?"
şoför ciddi ciddi bişeler anlatmış ama -boşver o zamanda ve şimdi de- ne önemi var ki?

scrat tüm prezentabllığıyla binmiş arkaya, binerken içerdeki kıza "günaydın" demiş.
kızın günaydını ise şoförün tpuff tpuff! diye kapattığı kapı sesleri arasında yitip gitmiş.
kız bi anda yokolmuş. yani her yer karanlık. ortalık makber yeri.
scrat tutunacak yer aramış, kıza da sormuş, kızın tekniği iyi. çantanı yere at demiş ve tutunabileceği yerleri tarif etmiş.

bunlar iki şaşkın, yolculuğa hazırlar artık, araç hareket etmiş. scrat sıkı tutunduktan sonra
artık kahkahayı koyvermiş. bitmeyen sinirsel bir kahkaha nöbeti. düşünüyorum da o karanlıkta yanındaki zavallı kız için korkunç olmuştur.
zaten scrat anlatırken diyor ki, 
"burcu istisnasız yol boyu nöbetler halinde geldi gülmeler. yanımdaki kız önce tıs tıs tıs gülüyordu, sonra o da manyakça gülmeye başladı." belki de kızcağız manyakça gülerek sempatik olursa, scrat'ın ona acıyacığını, kahvaltıda ekmeğine sürmeyeceğini düşünmüştür, kimbilir. onun işi daha zor.

scrat ne kadar gittiklerini bilmiyormuş. azılı suçlu ya da bir külçe altınmışçasına yolculuk ediyormuş.
bilmediği bir süre sonunda ve artık karanlığa gözleri çoktan alıştığında araç durmuş. kapı açılmış. ışık ve nurla dolmuş içerisi. scrat'ın gözleri kamaşmış, yavaş yavaş ışığa alışmış. "tüm inananlar orada toplanmıştı burcu" diyor.

bu hikayeyi telefonda gülmekten karnıma ağrılar girerek, nefesim kesilerek, genzime tükürük kaçırtarak, öksürerek ve balgam çıkararak, adeta gülmekten ölerek dinledim. kalan tüm enerjimle ve defalarca baştan alarak şöyle diyebildim:
"işin içinde tereyağ olmasından anlamalıydın scrat"

7.01.2012

bağımsız değişken olarak bardak

1. ders,
eğer tanımadığın bir mekanda içiyorsan, biranı şişede iste.
illa bardak istiyorsan şişenin yanında getirsinler, şişe değişken bardak sabit olmalı. 

(tabi ki tahmin edilebilir bişeydi ama ancak görünce ibret alıyosun)

4.01.2012

bahtımın rüzgarında bozulan saçlarım

bi' anlamadım kendimi...
hayatımda yapmak için geç kalınmış bir garsonluk mesleği vardı; cuma günü itibariyle onu da icra etmeye başlayacağım aq. allaam içimde nası bi vatandaş rıza potansiyeli varmış meğer. 

vallaaa şimdi nasıl oldusu benim için de muamma. dün sabah uyandım ve şu soruyu sordum: fırsat verilirse neden garsonluk yapmayayım. düşündüm: yapmamak için bi sebep bulamadım. gün içinde fikir iyice aklıma yattı. aynı günün akşamı çalışmak isteyebileceğim yerleri dolaştım, kimisi yapma dedi kimisi hobi olarak bile yapma dedi kimisi neden yapmayasın dedi. onunla da prensipte anlaştım hemencik. cuma akşamı işe başlamak üzere ayrıldım. dün sabah gözümü ilk açtığımda düşüncesi bile yoktu ama akşamına ikinci bir işim vardı bile. iki işi yaza kadar sürdürebilirsem havam binbeşyüz. kime neye peki bu hava? işte temel soru bu. yani kafa olarak öyle bi kanala girmişim ki, ne yapsam çok tebrik ediyorum kendimi ve başarılarımın devamını diliyorum. bişeyleri telafi etmeye çalışıyorumdur diplerde bi yerlerde ama boşuna kurcalamak istemiyorum. kaldı ki kurcalasam bile gerçek nedene ulaşabilir miydim, şüpheli. birbirine eşdeğer en az on tane geçerli neden bulurdum bunlardan en az beş tanesi apaçık saçma olduğu halde çok mantıklı olabilirdi. "bahtımın rüzgarı saçlarımı bozdu ama iyiyim ben ihihi" şeklinde özetleyebileceğim son zamanlardaki bu ruh halimle ilgili en iyisi ockham'ın usturası'na başvurmak, en basit yanıtı doğru kabul edip geçmek.

bulgar muhaciri gibi oldum, bu ne böyle doyamıyorum çalışmaya. korkuyorum hızımı alamayıp gidicem zonguldağa çekilin taşkömürünü de ben çıkarıcam.

1.01.2012

başartmadılar

yeni yılın ilk dakikalarında kadıköy sokaklarında, elinde şarap şişesiyle dolaşıp, ısrarla ve defalarca öğretmen marşını söyleyen bir sarhoş vardı. tam olarak sabitlenemediği göremediği insanlara öğretmeniz biz ama polis olmayı düşünüyoruz diye beyanatlar verdi veriştirdi.

o rezil bendim. 

aslında sebeplerim vardı, lütfen bi izin verirseniz açıklayabilirim de ama,
ne gerek var değil mi?
her zamanki hikaye, en gönülsüz olanı bakmışsın ki en önde...
can sıkıntısı ve amorti.


 
 
nerden aklıma geldiyse. ortaokuldan beri mırıldandığım bile yoktu.

31.12.2011

2011: hem yumuşak hem hesaplıydın


2011'in benim cenahta en ses getiren olayı şüphesiz ki, kendime ait bir evimin olmasıydı. 
yılın tam ortasında 1 temmuzda ben evimdeydim.

tüm zorluklarına rağmen harika bir deneyim.
geçim sıkıntısıysa hala bende sıkıntı yaratmıyor. neşeli bir fakirim haha.

istikrarlı bir şekilde her akşam bir sonraki gün için yemeğini hazırlayıp sefertasına koyabilen, sabırla tütün sarabilen, kendi adına düzenlenmiş faturaları takip edebilen, kirasını sektirmeden ödeyebilen bu yeni burcu beni acayip şaşırtıyor hala.

yok hayır bu manyak bana bir gelecek vaadetmiyor, zikmişim bu burcunun geleceğini afedersin.
şimdi keyif veriyor ama bu böyle de gitmiycek diye umuyorum. artık iş ortamında rahatımı düşünmeyip daha iyi kazanmak için iş değiştirmenin zamanı geldi. adıma düzenlenmiş faturalara ne kadar büyüdüm hakkaten diyerek şaşırmayıp sinir olacağım günlerde gelecek, biliyorum biliyorum :)

2011'in sadece bir ayı çok berbat geçti. kara ağustos. tastamam bir ay baştan sona 
aynısından istiyorum
berbattı. ilk günle son günün arasına kocaman bir afiş asılmıştı sanki "bazı şeyler bir daha asla eskisi gibi olmayacak" yazıyordu orada. uzun süreli dostluklarda can yakıcı kırılmalar, aile ilişkilerinde bir takım hikayeler. bi ufaldım bi küçüldüm böyle kapandım. neyse ki iyi oldum sonra. olcaktım zaten. yaşıyosak hala umut var demektir perihan abla. bu lafta ne yapıştı kafama yaa. 

2011'in tek kusuru yalnızlıktı. 
bir adam bulamadım da koyamadım şöyle yanıma.
geçenlerde bir iş gezisinde denk geldi biri yıldız falıma baktı. (böyle iş bırakılır mı yaa, pis bağımlılık yaptı ama neyse bırakçam evet) benim oyuncu, numaracı, hikayeci yapıma en uyum sağlayacak tipler terazilerden, yaylardan çıkarmış. eh madem öyle umudumuz bu sene astrolojide.

2 çeyrek biletim var. kadıköy talihlisi benim ona göre.
herkese mutlu günleri mutsuz günlerinin iki katının hadi belki bir eksiği, 
sevgi ve iyilikle dolu, bol bakhakalı* kıyak bir yıl diliyorum.

* (düzeltme): yazar kahkahalı demek istemiş olabilir.

28.12.2011

Jodaeiye nader az simin (a separation)

ben en son kendi rızamla 2007'de bir iran filmi izlemiştim. filmden nası sıdkım sıyrılmışsa artık, o gün oracıkta iran filmlerine tevbe ettim. (persepolis sayılmaz banane)
dün yeminimi bozdum, iran sinemasına bir şans daha vermek istedim.
netice de film, gönlümü aldı diyebilirim.
iran sinemasına kapılarımı tekrar açtım. bana da bu yakışırdı.


başladığı andan itibaren sorgulamaya, tartışmaya sizi de dahil eden, hangi tarafta olacağınızı kestiremediğiniz, hatta film boyunca sürekli taraf değiştirdiğiniz, kimsenin tam olarak iyi/kötü/doğru/yanlış olmadığı hikayeleri seviyorsanız, lütfen izleyiniz. adamı fena kitliyor.
biutiful'u seven, 12 angry men'i seven, haneke filmlerini seven bunu da sever. 

filmden sonra dün gece bütün rüyalarımı farsça gördüm, sabah uyandığımda altyazıları da silinmişti. ama değdi mi değdi.

27.12.2011

iş hayatı sayesinde tanışılan üşütükler


geçenlerde ofise bir kadın geldi.
önce müdüre bişeyler anlattı. ara ara kıkırdadı, cıvıldadı. sanki nası desem böyle yerinde durmakta çok zorlandı. giderayak bana da uğradı, kendini tanıttı ve kartvizitini verdi.

müdürle konuştuğu sırada kadında üşütükçe bişeyler olduğunu düşünmüştüm. sonra karşımda gördüğümde emin oldum. 
gülümsediğinde kadının yüzünde bir kuş havalanıyordu. ama yaşama sevincinden filan değil, yüzünün şeklinden. öyle bişeydi ki, her ne sebeple olursa olsun gülümsediğinde o kuş havalanacaktı ordan. aynı anda çığlık da atarsa mesela, yüzünü görenler bu kuş için "kesinlikle martı! sence? bence de." diyeceklerdi. konuşmaya başladığındaysa yüzünde gizlenen v harfi belirgin bir biçimde ortaya çıkıyordu. 

kadın gidince kalktım yerimden, kadının arkasından kapanan kapıyı göstererek ofistekilere:
- sanki birazz..
ofistekiler kafalarını kaldırmadan işlerini yapmaya devam ederlerken, bir ağızdan "deli o, burcu" dediler. kapıyla konu aynı anda kapandı. film gibiydi. odama döndüm. 

***

dün dehşetli bir iş yoğunluğu içindeyken yanıma müşterilerden biri yaklaştı ve şöyle dedi:
"yılbaşı ağacınız atatürk'ün önüne gelmiş, önünü kapıyor."
 ?
işi gücü bıraktım, baktım adama. devam etti:
"bu ağacı başka bi yere koyamaz mıydınız?"

yılbaşı ağacının arkasında kalan resmini görmezsek atatürk'ü unuturuz diye endişelenen bu duyarlı yurttaşa daha da baktım. belli ki hassasiyet atatürkten çok yılbaşı ağacınaydı.

döndüm atatürk'e baktım, yüzünde gücenmiş bir ifade aradım.
kitli kafasını açacak anahtar sözcükler filan düşünmedim zaten yok öyle bişey,
ama durup dururken ona hırlama imkanı da verecek değildim. dedim ki,
"olur, ağacı biraz kenara çekeriz"  

21.12.2011

işe giderken


elindeki o sefertasının, üzerindeki süper kahraman paltosuyla hiç ilgisi yoktu ama zaten çoktandır postmodern sabahlara uyanıyor, işe yakın ev tuttuğu için metinlerarası yolculukları bedavaya getiriyordu.

geceden beri devam eden yağmurdan her yer balık grisiydi. çöpünü diğer çöplerin yanına koydu, bu sabah da diğer sabahlar gibi belediyenin şuraya neden iki çöp konteynırı koymadığına anlam veremedi. caddenin bu kez sağından değil de solundan yürümeyi seçti. yeni duş almıştı, saçlarını da kurutmuştu ama üç beş adım sonra tüm vücudu üşümeye başlayınca ince giyindiğini anladı. hızlanarak yürürken yeni kurtulduğu sinüzitten sonra tekrar hasta olmak korkusu düştü içine. kendi için çok endişelendi. ortalık yine sıcak ekmek kokuyordu. bugün yolun solundan yürümekle isabetli bir iş yapmıştı. çünkü yolun sağı bir sürü liseli tarafından işgal edilmişti. sabahın köründe ergence bir enerjiyle, boğuşarak, gülüşerek, yüksek sesle uğuldaşarak yürüyorlardı. sıra sıra süpermarketlerden birinin manavı tezgahına hormonlu domateslerini dizmekteydi. yanından geçerken, manavcının liselilere hormonlu domateslermiş gibi baktığını gördü. haksız da değildi. içinden eşek sıpaları dedi manavcının yerine söyledi bunu. ilk caddeyi tamamladı ikinci etaba geçerken bir minibüs neredeyse paltosunun eteğini yalayarak geçti, umursamadı bile. bu şehirde bir yayanın ölümden döndüğü anlar öyle çoktu ki, artık heyecanlandırmıyordu.

ikinci caddedeki devlet dairesinin önünde bir kalabalık vardı. giderek pankartlar, dövizler -sözleşmeli köle olmayacağız- afişler, grev forması giymiş kadınlar erkekler kapladı ortalığı. bir ara aynı devlet dairesinde çalışıp sonra birinin tayini çıktığı için ayrı düşen memurların grev vesilesiyle karşılaşıp kucaklaşmaları. ve nihayet megafonlu memur göründü. tam yanından geçerken kitleye atılacak sloganı verdi: eeeeşit iiiişe eeeeeşit  ücret. ayrı düşen memurlar sarılmakla meşgul kollarını havaya kaldırdılar: eeeeeşit iiiiiişe eeeeeşit ücret. karşıdaki restoranda oturanlar tam önlerinde slogan atan grev grubu yokmuş gibi kahvaltı edip sohbet ediyorlardı. e yani ne yapsınlardı. grevdekiler adına kızgın ve onları destekleyen bakışlarla baksınlar mıydı. herkes kendi halinde olacaktı tabi. kadıköyü seviyordu ki köşeyi dönerken ani bir omuz yedi. sefertasında çalkalanan çorba için endişelendi. çok da üşüyordu kesin yine hasta olacaktı. meydana çıktı. karşısında kocaman bir yılbaşı ağacı vardı. güzel değildi. bir ağaçtan çok kocaman bir kukuletaya benziyordu. ışıkları beklerken arkasındaki iki adam konuşuyordu. chp'li belediye mi dikmişti bunu buraya, büyükşehir belediyesinin işi miydi. içinden adamlara yanıt verdi, ona göre kadıköy belediyesi dikmişti ama ne farkederdi artık  hiçbirşey önünde fotoğraf çektirmek için poz verenleri durduramayacaktı.
nihayet iş yerinin sokağına girdi. hava aldatıcı ve ürperticiydi, lan gerçekten çok üşümüştü. 

duyarlı gençlerimiz

kardeşim sayesinde bir süredir  itü kütüphanesinden faydalanıyorum ve baktım kitap kiralayınca yani süreli olunca daha çok okuyorum, şimdi kardeşimi okulu uzatması için asimetrik psikolojik harekat ile işliyorum.
john fowles'ın büyücü adlı kitabını istedim dün, getirdi. karşımda kafam kadar bir kitap ve bitirmek için 360 saatim var. (saat verdim ki gerilim olsun, iki hafta da diyebilirdim. demedim) hemen başladım okumaya.

sanırım etkileyici bir yazarla ve etkileyici bir hikayeyle karşı karşıyayım. erken tahmin etmek istemem ama çok sevdiğim kitapların yaptığı gibi bana bir süreliğine hükmedebilir de. keşke...


kitabın içinde bir sürpriz de vardı. benden önce okuyan, ilk sayfaya küçük bir not yapıştırmış: 
"kitabı iade etmeyi geciktirdiğim ve okumaya bir hafta geç başlamanıza sebep olduğum için üzgünüm.
iyi okumalar."
oy oy kıyamam ben sana gel.
henüz oturmamış yazı stilinden belli ki çok genç. ve nazik biri. oysa içinde yaşadığı toplum yakında nasıl da ağzını burnunu dağıtacak. elimden bişey gelmez; tedbirli olmasını dilerim. bak ben hala kan kusuyorum ve zikmişim kızılcığı afedersin. 

bi de bi dakka şimdi düşündüm de,
sonunda herhangi bir isim filan yazmadığı için anında anonimleşmiş olan bu notu, benden önce okuyan değil, ondan önce okuyan ya da ondan önce okuyandan daha önce okuyan da bırakmış olabilir. notun gerçek yazanı, o en dipteki bilge kurbağa bile olabilir. çünkü eğer ben, kitabı bitirince içindeki bu notla geri vermeyi düşünmüşsem benden önce okuyanlar da düşünmüş olabilir. bu durumda her yeni okuyan, bu duyarlılık karşısında bir öncekine ağzı burnu kırılmasın diye iyi dileklerde bulunuyor olabilir. bu böyle sürüp gidebilir. eğer düşündüğüm gibiyse işin formülü yapılan güzelliğin anonim kalmasında.

içimden "ulan biliyo musun herşey çok güzel olacak " diye bir cümle geçti şimdi. evet şu tarafa gitti.

loves of a blonde

güldürürken düşündürmedi, düşündürürken de güldürmedi.
hem güldürdü hem düşündürdü, ikisini de ayrı ayrı yaptı.
izlemek için doğru günü seçmemişim gerçi ama olsun, filmde biri ağlarken onunla birlikte ağlamayı seviyorum.

bir genç kızın kendini değersiz hissetmesi için elinden geleni yapan toplum hayatını hiç de dramatize etmeden ifade eden bir filmmiş. iyi ki izlemişim. 

şimdi orada durumlar nasıl bilmiyorum ama 1960'ların çek toplumu, kuaförleri dışında(gelicem oraya da) şimdiki türk toplumuna çok benziyormuş. epey eğlenceli sahneleri olan filmde bir anne tiplemesi var ki, inanılmaz tanıdık.
bizim buralarda "erkek adam" diye yetiştirilen/mekte olan milyonlarca küt kafalı zübükzadenin annesine çok benziyordu.

bir erkeğin bundan daha güzel bir tarifi olabilir mi :) büyüksün milos!


işte filmin en 'ay bakamıycam' sahnesi. belleklere kazınacak berbat saç modelleri.

film ayrıca, görülebilecek en berbat saç modelleri bakımından da  ibretlik bir belgesel, görsel bir eziyet, toplu bir delilikti. holivudu düşünüyorum, dönüyorum bizim yeşilçama bakıyorum, yok arkadaş! demek zamanında çekoslovakya sovyet tanklarından çok, kendi kadın kuaförlerinin makaslarından çekmiş. "iç düşman"ın da böylesi!

17.12.2011

geri döndüler

kuşlar.
apartman boşluğundaki kuşlar.
bi gitmişlerdi bunlar. demek sonbaharda gidiyorlar. havalar soğuyunca geri dönüyorlar. işin tuhafı, en alt katta oturan eski tiyatrocu teyzenin öksürük krizlerinin zamanlaması da aynı seyrediyor. kuşlar yokken teyze öksürmüyordu. kuşların gelişiyle birlikte teyzenin krizleri de geri geldi. kapıcı yılmaz efendinin dediğine göre teyze astım hastasıymış buna rağmen çok sigara içiyomuş, alkol de alıyomuş, e haliyle'ymiş.

geçen sabah uyandığımda öylesine bi yerlere bakınıyorken apartman boşluğuna baktım. öyle denk geldi yani. dolaptan sarkan çorap tekine de bakabilirdim, apartman boşluğuna baktım. 
fakat bakakaldım. 
ne düşünmem gerektiğini bilmiyordum. yok gördüklerim karşısında değil. normalde sabahları ne düşünmem gerektiğini zaten bilemiyorum. ama bu kez tanrı bana ne düşünmem gerektiğini gerçekten bilemeyeceğim bir sebep de vermişti. baktığım yerde kalmıştım:
şu karşımda, apartman boşluğundaki su borusuyla duvar arasına sıkışmış bir kuş ölüsü mü vardı orada da, ben mi yanlış görüyordum? 
bir kuş muydu o? 
ölü müydü? 
beyaz karnı mıydı o, kafası arkaya mı düşmüştü göremiyordum?
orada mı çürüyecekti?
karşımda mı çürüyecekti?
ahlaktan nasibini almamış diğer deli arkadaşları gelip karnını gagalamaya mı başlayacaktı?
en iyi ihtimalle ben her gün kelimenin gerçek anlamıyla bir çürümeye mi tanıklık edecektim?
onu oradan kim alacaktı? 
yılmaz efendiye söylesem alır mıydı? 
neyle alacaktı? 
sopa var mıydı sopa? uzun?
ya yılmaz efendinin kuş ölüsü gibi kokan ayakları ne olcaktı?
kuş ölüsünü ordan almak için illa ki eve girmeyecek miydi bu adam? mübareğin ayak diye üzerinde yürüdüğü iki kuş ölüsü. kuşlar buna mı geliyo acaba?
iyisi mi pencereye perde asar, bir daha da açmam, yılmaz efendi'ye de bişey demem, ölü kuş görmem.

yatağımı düzeltirken hayat hikayemin yüklemesi tamamlandı, güncellemesi yapıldı, gözlerim ışığa alıştı yılmaz efendinin ayakları akıldan çıktı.
tekrar kaldırdım kafamı, tülü de çektim baktım kuşa. 
değilmiş. 
su borusununa eklemlenen kısa boruymuş gördüğüm. aynı da kuş karnına benzemiyo mu ama. ay oh iyi aman neyse ki.

11.12.2011

hastayım yaşıyorum

kafam sümük dolu. 
günlerdir.
gribi atlatan ben, ben ki bu yıl sebze çınarıyım aq, sinüzite yine dur diyemedim. 
o iyi besleneyim hasta olmayayım diye günde iki öğün sebze yerken intiharın kıyısına  gidişlerim dönüşlerim, o hayattan bezişlerim... hatta o kısır döngülerim o arkamdan bakışlarım kendime geç kalışlarım ben miyim bu yazıdaki satırlarım konuşsana fikret bişey söyle. ne bu kafanın hali.  naapayım keseyim mi.
sabah yayınlanan sağlık programları da hep yalan. şunu yiyin bunu yiyin unutmayın sağlıklı besinler sadece sağlıklı yapar doğru beslenerek mutlu ve sağlıklı olmazsınız sadece sağlıklı olursunuz mutluluk nerden çıktı. o da neyin nesi. gidin kendinize başka eğlenceler bulun açın götünüze gülün. kendi aranızda konuşmayın... filan hikaye.
ne yersen ye, kentin üstünde gezen bulutlar bile mikrop yuvası be. bakıyosun bi kış domuza benziyorlar öbür kış keçiye. her sene aynı dava: bu sene acayip salgın varmış. yaaa..

napayım, doktora gidip antibiyotikle dönmektense tuzlu su çekiyorum burnuma. inanılmaz kiyifli oluyor. tavsiye ederim. burnuma çekiyorum tuzlu suyu, yanıyorum allahım, gözyaşları sicim gibi. gözyaşları da niye sicim gibi oluyosa, bu benzetmeyi de hiç anlamadım sicim ne. benimkiler golgi aygıtı gibi. golgi aygıtı neydi lan hakkaten. g harfinden oluyo ne oluyosa. hem golgi hem aygıt. bundan daha fena ne olabilir. sinüzit aga. sinüzitten daha fena bişey yok. kafası ağır.
işaret ettiği yere google earth'ten mi baksak bilemedim

4.12.2011

zombiler pide salonu

yine bi tatil günü öğle sonrasıydı.
hani önceki gece yatarken henüz başlamadı allahım hala başlamadı diye sevindiğin ve sevinçten  sabah yapacağın o mükellef kahvaltıdan sonrasını tasarlamayı unuttuğun günün öğle sonrası.
ortada kaldığın zamanlar. 
evde ne halt edeceğini bilememeler. 'dışarı çıksan naaapıjanki' haller.
şuursuzca pencere önüne gidip sokağı seyretmeler.
şu karşı ki pideci... biliyom yedim ordan ben. eve taşındığım zamandı, ter içinde, yorgun ve açlık sınırındayken bir öğle molasında kendime kaşarlı bir pide ısmarlamıştım.
iyi miydi
bilmem
pide işte. ama keşke pidecinin yerinde iyi bir pizzacı olsaydı.

kendisi sade bi pideci ama istersen karışık da yapıyo. müşteri kitlesi, çevre evlerde oturanlardan oluşan, müşterinin oturup orada yemediği, pideleri yaptırıp eve götürdüğü...

camları var. çerçeveleri de. kapı onlardan önce düşünülmüş, ödeme almak için dükkana yazar kasa almayı onlar sonra akıl etmişler. iki masa da atmışlar içeri ama, hani daha dükkanı açarken "şuraya iki de masa attık mı tamam" demişler ve atmışlar gibi.

pide yapanlarda da değişik bi hava var. sanki lahmacundan, kaşarlı, karışık ya da kuşbalı pideden öte ve genel olarak pidenin icadından sonra bi yemek dünyası bilmiyorlar. pide dışında bişeyle ilgilenmiyorlar.  pide zombisi gibiler, kapıya "hayat yok ama pide var" yazıp assalar olur yani. yersiz bir açıklama olur ama ben anlarım.

bakıyorum müşterisiz de kalmıyorlar ha, bu zombilikle tutunmuşlar bak burda.

bu dünyada ve normal şartlarda onların müşterisi olmam mümkün değil.
bir olabilirliği var mı peki? vardır elbet.
mesela onlarla, uçsuz bucaksız kızıl çölleri olan sıkıcı ve kırmızı bir gezegende karşılaştığımı düşünebilirim. uzun süredir yol aldığımı...
vaziyetim böyleyken, orada uzakta tek başına bunların pide salonunu görsem sevinçten aklımı oynatmam ve onlara doğru, o düşe kalka yapılan klasik çöl koşuşunu yapmam beklenirdi.
ama yapmazdım.
tabi yine de giderdim yanlarına. uzaktan gözlerimi kısarak bakar bakar, neden sonra omuz silkerek yürür, koskoca gezegendeki kırmızı şansımı zikerdim. içimden "ulan bu zombiler burda da tutunurlar aq" derdim. yok be ne içimden diycem, çölde değil miyim bağıra bağıra söylenirdim. hazır başlamışken, "niye tekrar arıyosun ki, niye balıkçıda karşıma çıkıyosun, niye ben tekrar seni düşünüyorum, yetmedi mi aramızdaki ölüm dansı ha yetmedi mi? hem 180 lira doğalgaz faturası mı olur laaaaannn..." ooohhh  rahatlardım sanki biraz.

çöl şartlarını düşününce, pidecilerle mecburen bi muhabbet geliştirmem gerekirdi. "yok pide almıyım da ben sırf ayrı düşmek için ayran olabilir bak ya da herhangi bir yol tarifi"

ama o zaman bile, 
çölün ortasında başka yapacak bişey olmadığı için laf lafı açsa bile, 
bak laf olsun diye bile yani,
istediğimden değil de meraktan sırf: "pizza yapabiliyor musunuz" diye sormazdım.
asla. 
yormazdım kendimi yani. çünkü adım gibi eminim, pizza mı, hani şu içimize giyilen mi der gibi bakarlardı. denemem bile yani. yook hayatta. hiç bulaşmam. deli miyim aklımı pizzayla mı yedim.

o kadar imkan, kira da olsa bi dükkan, arkada eşşek kadar taşfırın, koca koca fırın kürekleri, çuval çuval un, paket paket malzeme ve benim penceremin baktığı yönde olma şansı...
ve tüm bunlara rağmen ısrarla sadece pide ha.
inanılmaz...
inanılmaz...
gerçekten benim tatil günlerimi önceden planlamam lazım.

29.11.2011

sinemadan çıkmış insan çeşitlemeleri

... hemen o anda mahallenin sinemaları sokağa bir seyirci dalgası boşalttı. Aralarındaki delikanlıların davranışları her zamandan daha ataktı. Bir serüven filmi görmüşlerdir, diye düşündüm.

 albert camus,
yabancı

... çağımızda geçmiş yüzyılların bilmediği , kısa ömürlü bir yaratık yaşıyor.. sinemadan çıkmış insan.. gördüğü film ona bir şeyler yapmış.. salt çıkarını düşünen kişi değil.. insanlarla barışık.. onun büyük işler yapacağı umulur.. ama beş-on dakikada ölüyor.. sokak sinemadan çıkmayanlarla dolu; asık yüzleri , kayıtsızlıkları , sinsi yürüyüşleriyle onu aralarına alıyorlar , eritiyorlar..

yusuf atılgan,
aylak adam

 ... sinema salonlarından çıkıp, gerçeğe alışabilmek için gözlerini kırpıştırdıklarını gördüm.

john fante,
toza sor

11.11.2011

ruh ezen

bana seslenildiğini ve bir anda kendimi çağırıldığım yerde bulduğumu hatırlıyorum. yıkık dökük bir evde, beyaz atletiyle bir berjerin üzerinde oturan bir adamın karşısında. kim bu adam. tanıyorum ben bunu. işyerinde gördüydüm bunu. polis memuru. ne olmuş buna böyle voodoo büyücüsü gibi olmuş. ilk görüştüğümüzde onu dinlerken tipine takılmıştım. ayrık dişli ağzından çıkan sesi hem ince hem çatallıydı. ikisi bi arada pek tuhaftı. adamın sanki hep endişeli gibi bi havası vardı.  konuşurken yaptığı gereksiz tekrarlar, ellerini kullanma biçimi filan takıntılı bi tip olduğunun işaretleri gibiydi. şimdiyse o halinden eser yoktu.
bana niye böyle kötü bakıyodu ne yaptım ki ben bu adama.
konuşmaya başladı. bakışlar çok fena yalnız. 

o bir ruh ezenmiş. ruh ezen? o neymiş öyle yaa. sen polis memuru değil miydin be adam.
"ruhları ezmek için, şöyle yapmam yeterli" diyerek gösterdi bana yaptığını. yaptığı, bir kumaşın kalitesine bakmak için yapılan o evrensel harekete benziyordu. baktım yüzüne. şaka yapan bi hali yoktu. hatta şimdiye kadar hiç şaka yapmamış gibiydi. bu ne saçma şeydi böyle. ama şaka değilse, ruhları böyle kolayca ezmesi çok dehşet vericiydi. yani sanki  tv seyrederken burnunu karıştırmış da burnundan çıkardığını topaklamaya çalışıyor gibi. onu da bişeyin altına sürecek gibi ve bunu da gizlice yapmayacak gibi. öööyk. pis herif!

tanıdığım bir kaç insanın ruhunu ezdiğini ve şimdi sıranın bende olduğunu söyledi. bişey diyemedim. aklıma hiçbir kurtuluş yolu gelmiyordu. içinde ruh ezen adamların olduğu bir film izlememiştim. kaçmak istiyordum ama odanın kapısı, o manyağın yanındaydı. herşey ondan yanaydı sanki.

"anneeee" diye bağırmaya başladım birden anlamsız bir şekilde. adam da şaşırmıştır. o zaman yine çıkamadığım bir rüyada olduğunu anladım. sıkışınca anneeee diye bağırıyorsam kesin rüyadayımdır çünkü. yattığım yeri biliyordum. kadıköyde yeni evimde olmalıydım. içeride annem uyuyordu. sesimi duyup gelecek ve beni uyandıracaktı. bu manyak polise ruhumu ezdirmemek için yaptığım plan buydu. bütün rüya gayretimle  bir kere daha bağırdım. 
ve tam "-neeeeee" kısmında uyandım. 
gerçekten uyandım. kendimi doğru evde, doğru yatakta düşünmüştüm. ama içeride uyuyan bir anne yoktu. voodoo büyücüsü gibi olan polisli rüya ile gerçek dünya arasında annemin içerde uyuduğu bir başka güvenli dünya daha kurmuştum demek ki. vay anasını. bazı rüyalar, rüya değil yaşantı mübarek.  o insepşınlar hep gerçek aslında. işyeinde kısa bir sohbet ettiğimiz polisi düşündüm. gün içinde öylesine görüp geçtiğimi sandığım ama aslında farkında olmadan bi rüyada lazım olur diyerek bilinçaltımda bi köşeye attığım tipler, yüzler, sesler, karşılaşmalar. tuhaf.

fakat işin insepşını filan bi yana, rüyadan "anneeee" diye bağıran kendi sesimi duyup uyandığımda, annemin evde olmadığı bi dünyada yaşadığımı farketmemse çok acıklıydı. rüyanın korkunçluğunu unuttum, o an orada olmayan bir anneye seslenişimdeki hüzne boğuldum. fırsatı kaçırmadım durumu daha da dramatikleştirmek için bir kaç damla yaş da süzüldü yanaklarımdan. (evet sırt üstü yatıyordum ve kollarım da yorganın üstündeydi) baktım gözyaşlarım boynuma doğru gidip gıdıklayacak beni hemen omuz silktim, gözyaşlarımı yorganımla sildim. tekrar ruh ezen polisin yanına gitmemek için dikkatle daldım uykuya.

2.11.2011

kamelyalı kadın


"ben derim ki: bir dil adamakıllı öğrenilmedikçe konuşulamayacağı gibi 
insanlar da iyiden iyiye tetkik edilmedikçe roman şahısları yaratılamaz."
okuduğum ilk romanının ilk cümlesi
kılıftan o kapağını hiç görmedim


kitap okumayı seven insanların benim gibi olanları, maziye bir bakıverince okudukları ilk romanı, yaşadıkları ilk aşk gibi anımsarlar. daha güzelleriyle karşılaşmış olsalar da, ilki bir başka  gelir onlara. aslında hiç de unutulmaz ya da inanılmaz değildir hatta genellikle tesadüf eseridir. o sıralar illa ki birine aşık olmak icabeder ve işte o'dur yani o olur öyle. böyle insanlar ilk aşkını değil, o zamanki kendilerini düşünmeyi severler daha çok. ilk kez aşka düşme halini. birden "içine düştün yeter artık" diye bağırır  anne ozamanlar birzamanlar. okuduğu romanı kasteder. "aynoolduki" deyip zoraki  kaldırır başını insan. meğer çorban soğumuştur mesela. kafa gitmiş tabi. kafa romanda. ama beden çorbanın vaktinde içilmezse soğuyan ve anlamını kaybeden o basit dünyasında hep. ruh-beden ikiliği hakkaten ne pis bişeymiş böyle zamanlarda anlıyo insan.

içine düştüğüm, okuduğum ilk roman fransız yazar aleksandre dumas'ın yazdığı kamelyalı kadın'dı. o sıralar en fazla 10 yaşındayım. kapıldığım kitap ne küçük prens, ne çocuk kalbi, ne şeker portakalı... kamelyalı kadın.  bir fahişenin hüzünlü hikayesi. te allaaam bişeyim de normal olsa. kamelya neydi, fahişe ne demekti, bakire kimdi. en temel noktalar benim için bilinmezdiler. yine de sormadım kimseye. cümle içinde kullanımından kamelyanın çiçek olduğunu çıkarınca fahişeyi de bakireyi de çıkarırım diye düşündüm heralde.

sayfaları bak böyleydi
hiç unutmam kitap tahta gibi sert kapaklıydı. eski duvar kağıtlarındaki gibi ebruli bir desen vardı üstünde pembeli beyazlı. kapakta bişey yazmıyordu ne yazar ismi ne kitap ismi. demek ki renkli parlak kağıda basılı bir kılıfı vardı da kaybolmuştu. kitap sahaflarındaki o eski kitap kokusu sinmişti her sayfasına. küflü gibi. sayfaları sarıdan kahverengiye dönüktü ve muhteşem bir yazı stiline sahipti. evet muhteşemdi o yazı stili. neydi. allah bilir new times romandı. yani her zamankindendi. ama değildi işte. o eski kitabın içinde o yazı stili unutulmazdı. yeryüzünde bir tek ananemin başarabildiği kabak tatlısı gibiydi. işte bana öyle gelirdi. o yazı stilinden sözcükleri takır tukur, dudaklarımı kıpırdatarak okuyordum. pıtıtı tıpıtı tokutu tutkutu. kitap orta kalınlıktaydı. ben de orta kalınlıktaydım, okuma hızı bakımından olsun, anlama bakımından olsun. olsun. geç olsun güç olmasın. bir hafta sürmüştü okuyup bitirmem. haftada bir kez yıkandığım için banyo günüme de denk gelmişti mesela. banyoda öylece elimde kitapla dikildiğimi görüp beni banyoya koyduğu gibi bulan anneme allah sabır vermişti.

romanın konusu da yazı stili kadar sürükleyiciydi. tam anlamıyordum ama sürükleniyordum. 

bir kadın karakter vardı, çok güzeldi, çok hüzünlüydü, sürekli operalara davetlere gidiyordu. insan isimleri yabancıydı ve söylemesi zordu. özel isimlere gelince dilim dolaşıyordu pıtıtı tuputu dut! ilk okuyuştan sonra yüksek sesle tekrar ediyordum. kıştı. ev sobalıydı. camlar buğuluydu. sıklamen diye bir renk vardı. televizyonda köle isaura yayınlanırdı, zenginler de ağlar daha başlamamıştı. okumayı sevdiğim yer sobanın arkasındaki koyu yeşil uzun koltuktu. sokaktan akranım çocukların sesleri geliyordu. annem pencereden bakıp o çocukların kış havasında üstlerinde incecik giysilerle nasıl hasta olmadıklarına şaşırıyordu. romanın sonunda kadın veremden ölüyordu. kitabın bitiyor olması, kadının veremden ölmesinden daha çok üzüyordu.
ama nooldu. o ilk romanın ordan aldım yürüdüm ben sonra. yaa.