26.04.2012

büyüdük iyi oldu lan işte boşver


bir takım açmazlar, çıkmazlar, olmazlar vardı hep. hani çocukken.
bal gibi biliyorsunuz da anımsamazdan geliyorsunuz. anımsamaz çok haneli bir köydür yüz kilometre ilerde sağda. ki çocukluk çağında hayat.

ben ne zaman bir yetişkinin elinde eli asılı bir çocuk görsem, onun yerine sıkılır canım. 
derler ki haddinden fazla büyümüş olan insanlar: "keşke dönebilsem çocukluğuma, ne güzeldi çocukluk..." ya da tutturmuşlar şu içlerinde ölen/ölmeyen filan bir çocuk güya... işte var mı yok mu, öldü mü kaldı mı. yeniden çocuk olmak, oyun oynamak, altına doldurmak ve benzeri istekler. 

çocukluk, bir masumiyet klişesi, sanki bir sorumsuzluk dönemi, bir hoplatılmalar, aman ne güzel,  koltukaltlarından yakalanıp salak salak sağa sola sallandırmalar, hele de bir ergenin eline düşersen, tutup seni hızla havada döndürmeler... takipsizlik kararı alan gözler... mideyi bilmeden kalkmasını tecrübe etmeler... biri beni kurtarsın bu sivilcenin elinden lanlar efendiler. 

ben ne zaman bir yetişkinin yörüngesinde bir uydu görsem, onun yerine sıkıntıdan patlarım canım.
çocukluk bir an evvel geçmesi gereken kakaolu bir zaman dilimidir çünkü. fazla kremalıdır, allahım ilk çataldan sonra içim bayılır ama yersin yenir, çünkü pastayı bıraksan diğer seçenek tuzlu poğaçadır, o da ağızda büyür, susuz gitmez. paşa çayı istemez. kuru kuruya tuzlu poğaça yemek gibidir çocukluğun geçmesini beklemek. 

sıkıntımdan volta atarken
burcuyu çikolatalarla dolu altın kafese koymuşlar yine de "vatanım da vatanım" demiş. yok canım içinden demiş. şimdi ürkmesin çevre yetişkinler. vatanımı öylesine demiş. ne dediğini kendi de bilmiyormuş, "ortak bilinçaltı partikülleri hep bunlar," diye düşünmüş. bu düşündüğüne de bi anlam verememiş. ki anlam da neyin nesiymiş.

ben ne zaman bir yetişkinin eline asılı bir çocuk görsem, elden kurtulup ters yönde koşmasını isterim.

evde oyuncaklar vardır olmasına. sokakta binilecek bisikletler, yaşanacak bir yaşam diyordu pavese,  yürünecek yaya kaldırımları ve tadına varılacak güneş batışları. avuçlanacak çamurlar olur, atlanacak ipler çabuk gevşer düğüm yapacağına yenisini al daha iyidir, ebelenecek arkadaşlar çoktur ve renkli istop. hepsi akşam ezanına kadar.

*

duruyordum ben çocukken genellikle. dumurlu muydum neydim.
duruyordum işte. bekliyor gibi.
duruyordum, annaanem fotoğrafımı çekmek istediğinde gelip saçlarımı elleriyle kuvvetlice yana doğru yapıştırıyordu, kafam geri gidip geliyordu. o yıllarda bir gün gastelerde "istanbul'da özünde çok iyi niyetli bir annaane, saçlarını düzeltmeye çalıştığı torununun boynunu kırdı, boynu kırılan zavallı küçük b., oracıktı can verdi" diye bir haber olmaması çok enteresandır.

ben hep duruyordum, en küçük  bir mimik bile vermezken yine de birileri  kıyamaaamlanıp öpüyordu aq.
ben durdukça bademciklerim şişiyordu. aldırdık sonra.
az gülüyordum ve LAN Bİ BOK DÜŞÜNEMİYORDUM! bir iki basit cümleden sonra kendimi takip edemiyordum. bi tek annemle babamı düzenli takip ediyordum. onlar nereye ben oraya. burcu koca kız oldun git yatağına.
ayı nereye bakıyo

sabit bi oyuncak ayı yapmadım kendime. isim koyyim filan aman bırak nedir yani. bi tane vardı gözü hep üzerimdeydi onun da. bi dünya oyuncağım vardı, benim derdim evde koltuk yastıklarından ve perdelerden kendime ev yapıp görünmez olmaktı. çünkü çocukluk izlenmektir.
niçin çoğumuzun "bi süper gücün olsa ne isterdin" sorusuna yanıtı "görünmezlik" sanıyosun?

ve nedense bazen demek ki, çocukluğun sıkıcılığından bunalarak manik davranışlar sergilemek bi'bende'böyle. televizyonda edip akbayram'dan kibar gelin çıkınca dans etmeler. neden kibar gelin? bir nedeni yok. öyle. dansa ilgim taaa o zamanlardan. benim, suratsızlığıma alışkın çevre yetişkinlerse şaşkın.

karanlık meselesi vardı. gece karanlığı. sıçırtıcı geceler. çocuklar arasında anlatılan korkunç hikayeler her zaman çok tükürüklü olur ve karanlık bastırınca akla gelirdi. gastelerde tam sayfa sakallı bebek vardı. henüz kayahan odalarda ışıksızım'ı bestelememişti.

sonra kardeşlerim geldiler eve. onlar da başladılar çocukluk mesaisine. sıkıntı paylaşıldıkça azalan bişey değildi. hayat daha da sıkıcı oldu. çünkü  çocuk olduğun kesin olduğu halde, bazen de abla gibi davranman icabediyordu. çocukluk tam gün mesaiydi.

sevmedim çocukluğu. büyüyim olsun bitsindi ya. mesela annemin beni birinci sınıfa bıraktığı ilk gün ağlayanları seyrettim. ağlamadım çünkü annemin geri geleceğini biliyordum. çocukluk muhtaçlık hissiydi.

çocukken  hep sanki görünmez bir tasma,
evladım suyun gözüne basma.

günümüz toplumlarında tahsilli ebeveynli, sosyalleşmesi avmli, demokratik ailelerde neler oluyor ben bilmem artık. daha mı eğlenceli geçiyor çocukluk? inşallah inşallah.

22.04.2012

mesaj trafiği

kadın sabahtan beri haber alamadığı sevgilisine mesaj atar ve lolaylar şöylemesine gelişir:


15:04:  neyin peşindesin? (kadından ani soru sorup şaşırtma taktiği)
15:07:  senin peşindeyim. üstünde ne var aşkım? (adamdan bir sululuklar, soruya soruyla şok vermeler)
15:09:  gömlek, tanga, apartuman topuklu ayakkabılar, yelpaze, bim yoğurt, kamçı veee oyuncak ayııııı. 
15:11:  ahaaaa.. güzel kombinasyon olmuş bebeğim, bim yoğurt dedin ya.. 
15:12: oyuncak ayıya takılmadın yani? 
15:14: b ile başlıyordu sanki... isminiz betül müydü?


19.04.2012

artık olamayan

"Bir tek iyimserler intihar ederler, artık iyimser olamayan iyimserler. Diğerlerinin hiçbir yaşama nedenleri olmadığına göre, niçin bir ölme nedenleri olsun ki?"
                                                                        
-Emil Michel Cioran-

çok iyi türkçe konuşuyor ama galiba buralardan değil

bir arkadaş: hatırlıyor musun, bir ay önce buluştuğumuzda neler saçmalıyordun?
bir ben: di mi yaa, bir anda değişiyor işte bütün hikaye...

bir ay önce, olası ilişkiler bakımından, tıpkı ruth fisher gibi, artık ruhsal anlamda çok geç olduğunu, yedi milyon yaşında olduğumu ve konuyu kapattığımı söylüyordum arkadaşıma. bu memleketin manyak analarının doğurup büyüttüğü manyak oğullarından sıdkım sıyrılmıştı. ana kuzuları... egosu  yamalılar... onu mutlu etmek için varmışsın gibi davranan ama hayatın her alanında eşitlikten söz eden tuhaf solcular... hiçbir boku beğenmeyip, seni de durduğun yerde kitleyen kasıntılar..
(o kasıntılar ki; sarkazmi abartınca orgazmı unutmuşlardı. makara suresi 14.ayet)

ha bir mucize eseri, karşıma zarif bir italyan, nazik bir ispanyol filan çıksa bile onunla da hangi dilde anlaşacaktık, kısa ve hafif bir ilişki ardından ayrılmayacak mıydık.

özetle artık benim hikayemde kimse olmayacaktı, ben tabi ki çok üzgün bir kadın ve ilerde şaka konusu asabi bir teyze olacaktım, ehh naapalım, buna da nasılsa alışacaktım. hatta zamanla azcık aşım kaygısız başım filan diycektim. iyice ihtiyarladığımda, dizimin dibindeki yeğenlerime, gençlere "sevgiyi bulmanın ne kadar önemli" olduğunu söyleyip, "onu korumanın yolları"na devam edecekken, bu kısımla ilgili hiçbir fikrim olmadığını farkedince durgunlaşacaktım. "aslında biliyorum ama bildiklerimi kullanmaya fırsatım olmadı" demek yerine susacaktım. aklımın gidip geldiğine vereceklerdi.


yine de sağda solda karşıma çıkan güzel sevgili fotoğraflarını, resimleri filan biriktiriyordum hala. deli gibi bir yalnızlık hissine karşı yararsız tedavi yöntemleri demek ki. gerçi güzeldir hep, sevgililerden bahseden fotoğraflara bakmak. hatta cep telefonuma da bir kaç artistik fotoğraf atmıştım öyle. 

günler günleri kovalıyor, ben her sabah penceremden dünyaya bakıp "ne lan bu dünün aynısı" diyordum.
mart'ın ortasıydı,
kadın tanrılardan biri bana reddemeyeceğim bir teklif yaptı.

biri girdi hayatıma.  halbuki kurduğum ve iyi çalışan bir yalnızlık sistemim, kederli kabullerim vardı.
panikledim.
ilk günler panik içinde ama sürdürmeye çalışarak geçti, çünkü bir huzur, bir kendiliğindenlik vardı onun her davranışında... yormuyordu insanı.

birbirimizi tanımaya çalışırken, adet yerini bulsun ve biraz da alışkanlık gereği, iç politika, memleket gündemi ve türlü abukluklar hakkında konuşacak olduk bir buluşmamızda. ben "efendim şöyledir de,  böyle olması gerekir de..." ederken, öptü, gülümsedi ve "sistem bozuk güzelim," dedi.. 
bi durdum, şaşaladım, şaşkınlığımı gizlemek üzere kaldırdım bira bardağımı diktim kafama. bardağın dibinden baktım ona meraklı meraklı. noooluyoya? indirdim bardağı, bişe olduğu yoktu, öyleydi işte, sistem bozuktu burcucum.

hoşuma gitti, neşelendim. "di mi," dedim ya, "sistem bozuk ulan işte" bu kadar.

hiçbir ukalalığı, ben bilirimciliği, yönetmeciliği, işgalciliği olmadığı gibi karşı tarafın benzer gayretleri varsa ya da olsa, bakıyosun, hiç oralı da değil... aynı anda hem kendi halinde, hem onunla birlikte olabilmek ne güzel...miş.

yavaş yavaş orada burada biriktirdiğim sevgili fotoğraflarının bazılarını silmeye başladım. hikayesi olup olmadığını bilmediğim, bakarken kafama göre hikaye uydurduğum bu sevgili fotoğraflarının yerine bizim hikayemizin ümit besenleri birikmeye başlamıştı bile...

omlet iğrenç olmuş

".....boşluk...........zaman  ... şimdi.....666..... pelin otu......kurbağa....... evrim...... tanrı......hayat............. temelde söylemek istediğim;
birkaç yumurta kırmadan omlet yapılamayacağı...
ve insanoğlu sadece kırık bir yumurta...
omletse,
iğrenç olmuş."
janım joni'm 
Naked'dan. 

Johnny vs. güvenlik (Naked) from kakofoni on Vimeo.

16.04.2012

10.04.2012

perfect sense: bir children of men değil!

afiş güzel
filmin türkçe adı yeryüzündeki son aşk. bu üç sözcükten yalnız biriyle filmin konusu hakkında doğru bir cümleye girilebilir mesela.  o da "yeryüzündeki."
buyrun girelim:
yeryüzündeki tüm insanlığın yavaş yavaş duyularını kaybetmesi ve bu trajedinin bir kadınla erkeğin merkezinde anlatılması diyebilcaaamız. hoze saramago'nun da böyle konusu olan bir romanı vardı, körlük diye.
fikir değişik. ama children of men'e de benzer. bu kadar. filmi izlemeyenler dağılabilir.

filmi izleyen kardeşim sen beri bak;

duyular gidiyo yavaş yavaş. önce koku gidiyor, sonra onla bağlantılı olan tat. tat duyusu gidince bi zombileşiyo herkes. eğlencesine sabun, traş losyonu filan yiyolar ki, hadi tat alamıyosun ama güzel kardeşim mide denen yere göndermiyo musun bunları, düşünmüyor musun bir de bunun sıçması var. yönetmen orada "konu güzel köpürteyim" derken abartmış kanımca. tattan sonra işitme gidiyor. çok fena. en son karanlık çöküyor yani görme. 

dokunma duyusuna gelmeden konu kapanıyor. madem ki kadınla erkeğin aşkı üzerinden anlatıyorsun, beklerdim ki dokunma hissinin kaybolmasıyla gelen o yalnızlığa, hatta kendine dokunurken bile gelen o tuhaf yabancılığa değinilsin. bazen kolumuzun üzerine yatarız da, kalkınca o kol, yavaş yavaş karıncalanana kadar omzumuzdan aşağı sallanan, bizden olmayan bir uzantı gibi olur ya, nası tuhaftır, bu kol hep benim miydi yaa gibisinden. dokunma duyusunun gitmesini düşünmek bile ürpertici. intihara niyetin olsa engellemeye çalışacak bir beden yok. ölmeyi kafaya koy, onun üstüne bi balta sapla, bitti gitti hadi bakalım.
demem o ki kaurismaki,  filmin bıraktığı yerden de sürdürülebilir bir yanı varmış daha bu fikrin. 

26.03.2012

yalınayaklar koleji

bi ara okuduğum, düzene uygun kafalar nasıl oluşturulur adlı kitabı şu cümlelerle başlıyordu:
"okulda insan imal edilir. bu insan yapma sürecine eğitim denir."
burada kullanılan "insan" kavramı, sistemi besleyen üretim/tüketim unsuru ya da zincirin halkası anlamında.

sınavlara endeksli bir ülkede ve dünyada yaşadığımız için bazen düşünürüz; tektipleştiren, hayalleri ve özgünlüğü törpüleyen klasik okul ve eğitim yapısı başka türlü olabilir mi?

hindistan'da zengin ve eğitimli sanjit bunker roy  adlı bir hintli abi, adeta siddartha gibi yediği önünde yemediği arkasında paşalar gibi takılırken, merak ediyor, hindistan'ın yoksul kesimlerini geziyor, orada açlığı, sefaleti ve ekonomik temelli kalıcı eşitsizliği görüyor, yoksullar için birşeyler yapmak istiyor. sene o zaman 1972.  hindistan'ın bilmemne bölgesinde bir kolej açıyor. kolej işe yarıyor;  çoğu okuma yazma bilmeyen köylü kadın ve erkekleri kendi köylerinin güneş enerjisi mühendisleri, sanatkarları, diş hekimleri ve doktorları olmak üzere yetiştiriyor. zamanla hindistan'ın değişik yerlerinde aynı mantıkla kolejler açılıyor.

kimseye diploma verilmiyor, orada çalışmak isteyen eğiticilerde herhangi bir diplomalarının olmaması şartı aranıyor. ya diplomasız olucan ya da eğitimini yarıda bırakmış filan. (diplomayı gidip orda yırtsak?)
okul, sistemin gereksinimi olan "insan"ları yetiştirmeyi hedeflemiyor. insanların hayatını kolaylaştırıcı bilgiler ve deneyimler kazandırıyor. insan bunlardan haberdar olunca lan ne güzel şeyler de oluyor yeryüzünde bir yerlerde diyor. dedim. 

biz hala 4+4+4 üzerinden kısır ve önceden verili bir çerçevede birbirimizi yiyip eğitimi belli kesimlerin rant alanı olarak işlevselleştirirken, o meclislerde konuyla ilgilenen bir kişi de çıkıp, dünyadaki alternatif eğitim biçimleri hakkında konuşmaz kürsülerde... uygulanabilir olup olmaması bir yana, mühim olan düzene uygun kafadan çıkıp farklı fikirleri duyabilmek, tartışabilmek, düşünebilmek herşeyden önce. 

kolejin kurucusu, dünya bankası raporlarını geri dönüşümlerinden kuklalar yapmayı seven bu güzel abi,  kolejin nasıl işlediğinden bahsediyor:

22.03.2012

sevgili protonlar.

büyük hadron çarpıştırıcısı... arkadaşım olur. ve bundan böyle kısaca BHÇ diyelim kendisine. hatta aralara ünlü harf koymanın bedava olduğu şu güzel ortamda behiç olsun adı ve daha kolay olsun hayat.

BeHiÇ'in ben, dolaptaki içkiler tükenene, köşedeki markettekiler bitene, giderek tüm kadıköyde tek bir şişe kalmayana dek içtiğini bilirdim de çöpçatanlıktaki dehasından habersizdim.

geçen cumartesi bir araya getirdiği iki proton öyle hızlı çarpıştı ki, kimse neler olduğunu anlayamadı. nerden biliyorum, çünkü o protonlardan biri bendim.

doğru protonları bir araya getirince çarpışacakları muhakkak. hüner behiç'te. bunlar güzel çarpışacak diye düşünmüş bak.

iki proton şu sıra parçacık fiziği üzerine çalışıyoruz. efendim şimdi şunlar ellerimiz, bak bunlar gözlerimiz, sesimiz soluğumuz...

bahar da geldi ne güzel. içimizde kelebekler.

10.03.2012

anne dili ve edebiyatı'na giriş

canım annem, şu hayatta dil dağarcığıma bilmeden zarar verenlerin başındadır. kadın dil söz konusu olduğunda adeta bir teröristbaşı.

"insan, en çok sevdiklerinin dil dağarcığını altüst eden bir varlıktır" özlü sözünü şimdilerde daha iyi anlıyorum.

deyimlere örnek:

bu kadın yıllarca "hakkına hayet yok ya" dedi durdu. kendince, bu deyimi uygun yerlerde kullandı. ben de cümle içindeki kullanımından olsun, başvurulan ortamdan olsun, deyimin anlamını çıkarmaya çalıştım ama bi sonuca varamadım. herşeyden önce ortada bir "hayet" problemi vardı. hayet neydi? (a'yı uzun okuyoruz) acaba "hakkınahayet" birleşik bir isim miydi? doğada nadir bulunan eski isimli bir bitki miydi?

yıllar içinde bu tarz dil problemlerimi ya tesadüf eseri çözdüm(haaa demek ordan geliyormuş ya da haaa telaffuz edilirken ünlü düşmesi oluyo orda  tamam şimdi oldu vs.) ya da lugat karıştırarak tek tek sözcüklerden tümevardım da rahatladım.

yıllar sonra bir gün, hep ve sadece annemden duyduğum "hakkına hayet yok ya" deyimini bir başkasından duydum. duyduğum az farklıydı ama hemen tanıdım. ne dedin bi daha söyler misin lütfen dedim.

hakkında ayet yok ya, dedi. o an bi aydınlanma oldu bende. bir gizem daha çözülmüştü.
kelimelerden sessiz harf düşürmeyi başarıp, kafasına göre ilmek arttırır gibi harf arttıran bir anneyi düşündüm. sonra kendi içimde affettim onu. isteyerek yapmadı böyle şeyleri.

şarkı sözlerine örnek:

ben küççükken, ama bak yanlamasına tutsan bu kadarken, annem mutfakta bulaşık yıkardı. ve bulaşık yıkarken çeşitli şarkılar söylerdi. bunlardan biri "yeşil ördek gibi" adlı şarkıydı. annem şarkıya şöyle devam ederdi: "....daldım çöllere, sen düşürdün beni dilden dillere ne sen beni unut ne de ben seni." ne de güzel şarkıdır dinleyelim bi yandan. te allaaam, rakı var mıydı dolapta. bak şimdi.

ben gider gelir düşünürdüm, yeşil ördek niye çöllere dalsın? bir hayvan, o kadar mı hayvan ki çöle dalıyor?  gözümde de devekuşu gibi kafasını kuma gömen bir yeşil ördek canlanırdı. ördek bunu niye yapıyordu? sonunda yeşil ördeğin normal ördeklerden farklı olduğuna, belki bu durumun renginden kaynaklandığına, hatta renginden dolayı akranları arasında dışlandığına hükmettim. küçüğüm tabi, o zamanlar radyoda televizyonda şarkıyı söyleyen müzeyyen senar çıksa kaçacak delik, kafamı gömecek bir kumluk arardım evin içinde. belki şarkıyı dinleseydim, çoktan, "çöl değil gölmüş gölmüş beee" diyebilcektim. ama o zamanlar annemin dil dağarcığımı nasıl tehdit ettiğinin bile farkında değildim. velhasıl fırsat olmadı. okula başladıktan sonraydı sanırım, güftenin doğrusunu öğrendim.. öğrenmesine ama itiraf edeyim şarkının niye yeşil ördeğin göle dalmasıyla başladığını hala kavramış değilim.


liste uzar gider, belki daha sonra devam ederiz buna etiket açayım.
son yıllarda gündemimde yine annemin "anamın eski kocası, şimdiki babam" deyimi var.
düşünüyorum....... ama olmuyor. :(

erken teşhis hattı: 0-800-1-ateizm

"bu korkunç hastalıkla mücadele etmek için kurulan deniz lalesi derneğinin telefon numarası. 
gelin bugün bir iyilik yapın, siz de yakınlarınızı ihbar edin."

ince çalışılmış, her ayrıntı düşünülmüş. sindirmek, hiçbir detayı kaçırmamak için bir kere değil, defalarca izlenmeli :)
bu haliyle ana haber bülteninde yayınlansa, garipsenmez bile bu ülkede. gerçek haber zannedilip kimbilir kaç milyon evde ailecek ciddiyetle ibret alınır. milletin ateizmden anladığı bu zaten ya da bundan çok uzak değil diyelim.

ha bu arada dernek için girişimlerde bulunan ünlü hayırseverimiz de, geçenlerde ateistler için allah şifalarını versin diyen sevgili gülben ergenmiş. ahahaha. bu vesileyle buradan kocaman öpüyorum kendisini elma yanaklarından.

hazırlayanlar guru baba kültür endüstrisi'ymiş, takip edilesi.

8.03.2012

my week with marilyn

bunu da dün izledim. 
izlemeseniz bişey kaybetmessiniz,  izlerseniz de vakit iyi güzel hoş geçer. 
michelle williams, gerçekten de başarılı. yekta kopan'ın dediği gibi, bi noktadan sonra sanki gerçekten marilyn monroe'nun kendisini izliyormuşsunuz gibi geliyor. 
bi de film, kendini salmışlar, bırakmışlar, boşvermişler kategorisindeki kadınlara "ben de kadınım sahi" bilinci veriyor olabilir. (bana verdi) temennimiz bu bilincin kapanmaması. (terlik koydum araya)

why kevin vay

kırmızı bir film

filme alternatif isim önerisi: "keşke kevin hakkında konuşsaydık"
devamında alternatif tanıtım sloganı: "gerçi ne değişirdi?"

stilize ve akılda kalıcı bir film. 
annelik, anneliğe hazır olup olmama durumu, anne-oğul ilişkisinin psikolojik derinliği, erkek çocukların anne sevgilerini kaç bin türlü ifade edilebildikleri ve isterlerse anneye dünyanın kaç bucak olduğunu göstermeleri bakımından, uuuu çok sert diyebilcaaamız.

26.02.2012

the artist

imdb'ye gider

söğüt dahil her dalda bütün ödülleri toplasın o kadar.

23.02.2012

rüyada kendi ayağını görmek, ama noolmuş bişey olmuş buna demek

sevmiyorum böyle rüyaları. 

bilinçaltımın bir yerinde jodorowsky tarzı semboller üreten, rüyasını çekip bilince yollayan bi yer var. merkesüssü bilinçaltı olunca gidip bulmaya, karşına alıp konuşmaya ümidin de olmuyor. 

bakıyosun, bi boka benzetemiyosun ama huzursuz eden, piss pezevenk bişey olduğunu hissediyosun.

hayra alamet de olmuyorlar. yani benim yakında ortaya karışık sıçacaklarımla ilgili, henüz benim de bilinç düzeyinde bilmediğim, arka bahçelerimde üretimine geçtiğim bişeylerin habercisi rüyalar bunlar. 

bu sabah güne asabım bozuk başladım. çünkü rüyamda sol ayağımın bir kısmı baş parmak hizasından topuğa kadar adeta çıta gibi ayrıktı. parmak ve devamı tam kopmamış, topuktan hala ayağıma bağlı haldeydi. kalın etten çubuk gibiydi. kan yok. yara yok. acı yok. tertemiz. 
öyleymiş benim o ayağım.başparmağım fazlaca ayrıkmış.

sağa sola, belirsiz birilerine soruyorum. ne yapmalıyım. dikilmeli mi yapıştırmalı mı ne yapmalı.
kimse yardımcı olmuyor. ben düşünüyorum, nası yürünür ki böyle? hep düşer bu. yürürken ayağımın altına girer bu parça, diyorum. parmakarası terlik giyemem artık, diyorum. lastikle mi paketlesem? lastikle paketleyip çorabı da giydirdim mi...  

ama bunları düşünmek hiç hoşuma gitmiyor. ayağımın görüntüsü hiç iğrenç olmamakla birlikte öyle de olmaması gerekiyor. bakakalıyorum ayağımın haline sonra yine belirsiz insanlara bakıyorum sağa sola, bi yardımcı olsanız der gibi.

19.02.2012

Voskhozhdeniye

izlemeden önce filmin orjinal ismini telaffuz edemeyişimize sıkılıp, böylesi okunamayıp mal mal bakılan yabancı sözcüklerin uğrattığı sükut-u hayale aldanıp izlemekten vazgeçersek hata ederiz. (ne be, oluyo bazen. daha izlemeden ismiyle kendinden soğutan filmler oluyo. olmuyo mu. bilmem bana oluyo.)


belli ki, filmin kadın yönetmeni larisa shepitko, 1977 yapımı bu filminden bir kaç yıl sonra bir trafik kazasında ölmeseymiş, daha neler neler kimbilir ne harika filmler yapacakmış. 
filmin türkçesi tırmanış.

ikinci dünya savaşı sırasında, iki bolşevik askerin, nazi subayları tarafından esir alınması ve devamında irdelenen savaş psikolojisi, seçimler ve sonuçları hakkında.

iki asker. birinin "insanca yaşamaya olan bağlılığı" ile ötekinin "öyle ya da böyle salt yaşamaya olan bağlılığı" çarpışıyor. fakat sona doğru nedense biri giderek  isalaşırken ötekine judas rolü düşüyor.

17.02.2012

ben, proust, selami şahin



bu hayatın içine bir proust sayfası açmak, gizlice öç almak gibi.

kayıp zamanın izinde'yim. çiçek açmış genç kızların gölgesindeyim bugünlerde. yani  proust epeydir mıkır mıkır anlatıyor, ben dinliyorum; evet canım... hı hı... muhakkak... muhakkak tabi...

tek sıkıntı var,  kütle halinde yazmış kendisi.
bir kitabı okurken ayracınızı koyup bırakacağınız yeri genellikle bölüm başlarından seçiyorsanız, bu müşkülpesent adamla işiniz zor.

bir paragraf arası bulunca insan adeta çocuk gibi seviniyo, biraz kendiyle ilgilenmeyi filan akıl edebiliyo,  kültablasında unutulan sarma tütün sönmüşse yeniden yakıyo, soğumuş çayın kalanını bi dikişte içiyo, ne bileyim mesela erkekse, bir önceki paragraftan beri uzamış sakalı bıyığı traş ediyo (rolabilir).

(yavaş oku biraz allahaşkına selami daha şarkıya giremedi)

öyle bir, nasıl bir,  cilt payı dışında yer bırakmamacasına ha babam yazmak. kağıdı önünden çeksen altındaki güzelim yorgana devam eder. (genellikle yattığı yerden yazan nezle nevazıl bi insanmış kendisi)

hele ahir ömrüm vefa eder de biterse dur daha neler anlatıcam. samuel beckett'ın tabiriyle bu çalçene kadınefendinin ilk cildin ilk bölümünde bana çektirdiklerini, başımdan neler geçtiğini ve hala zaman zaman çağırdığı keçilerimi de bir bir yazıcam buraya sen duuur. 

le haine


peki ama gözcüleri kim gözleyecek?
Juvenatis, 
"Hicivler"


bu muhteşem film, dün gece beni silkeleyip sallayarak kendime getirdi de, reglöncesi mutsuzluğumu filan sittirettirip, ulan daha bunun neleri var dedirterek düşündürmeyi bildi.
siz benim gibi yapmayın, bu filme daha fazla geç kalmayın. 

12.02.2012

9.02.2012

bir çılgınlı keder bulurum seni

bu blog vesilesiyle arada bir yazıştığımız, uzun zamandır yazdıklarımı takip ettiğini bildiğim antioğlakla, geçen akşam bir çılgınlık edip hayatımızda minik bir heyecan dalgası yarattık. 
buluştuk!
birbirimizi hiç tanımıyorduk. 

dönerci john
her ne kadar onun hakkımda yazılarımdan yola çıkarak bir fikri olsa da, internetle sosyalleşen tuhaf insan alemi söz konusu olunca, edindiği fikrin hiç bir kıymeti olmayadabilirdi. sanal alemde istediği kişi olanlardan biri çıkabilirdim. dönerci john gibi.

benim aldığım risk de az değildi.
benim için eskide kalmış ama yılların bir türlü eskitemediği(aşkta hakan peker olmak diyebilcaamız) saplantılı sevgili, kötü bir sürpriz yaparak karşıma çıkabilirdi. 
hadi bu kadar berbat olmazdı da, buluştuğum kişi, zebra desenli tayt giymiş, baygın bakışlı serengillerden bir kokoş olabilirdi. 

neyse ki, gayet ekose montlu, başına gayet günlük kış yaşamı beresi takmış, gayet kalın botlu kendi halinde güzel, hoş, tatlı bir kadınla karşılaştım. ben de gayet süper kahraman paltolu, gayet işten çıkmış halde, gayet ha gayret bi insandım. 

yolda laflamaya başlayıp oturduk bir yerlere. ben buluşmadan önce "eh olmadı 1-2 saat oturup kaçarım" diye bi ihtimal bile koymuşken, akşamın ilerleyen saatlerinde hoş sohbetin ve biranın tadıyla karışık "ne iyi etmişiz de buluşup tanışmışız" duygusu içindeydim. 
sonra oturduğumuz yerde dali'ye rastladım. dali, üç ayda bir görüştüğünüz de sohbeti tatlı gelen bir adamdır. karşılıklı "nerelerdesin yaa, üç ay oldu mu görüşmeyeli" diyerek selamlaştık. o da katıldı bize.
zaman su gibi akarken ringo ringo biralardan sonra, çok da içmediğim halde ben, 
kelle oldum.

antioğlak, bahsettiği gibi sağlam içici bir kardeşimiz olarak, kah götünden yakmaya çalıştığım sigara için uyardı, kah midye mi yesek demelerime takılmadı. velhasıl sanki çok uzun zamandır birbirimizi tanıyormuşuz, sağlam arkadaşlar gibi içtenlikle geçirdik vakti. içtenliğin gözünü seveyim, arkadaşlıklarda içtenliğin üstüne erdem tanımam.

balkabağı olmadan evlere dağılmak üzere çıktık. bokumu donduran soğukla yüzleşince ne akla hizmetse kardeşimi aradım, beni alsan iyi olur bakarsın iklim değişir akdeniz olur dedim. yolda buluştuk, kaç tane içtin de böyle oldun dedi bana. ne olmuşsam? nolmuşum ki, şehla mı olmuşum dedim. iki ellilik iki otuzluk içtiğimi söyledim. ne şanslısın deyip güldü bana ergenlik sivilcesi. 

8.02.2012

Sanxia haoren

izlediğim ilk çin filmi.
nuri bilge ceylan'ın yaşayan en iyi 5-6 yönetmenden biri diye andığı Zhang Ke Jia filmi.  filmi izlemeden önce çindeki büyük baraj projesi hakkında bilgi sahibi olmak önemli. (ymiş, ben bilmeden izledim)

filme de mekan ve dekor olan dünyanın en büyük barajının inşa sürecinde yerleşim yerindeki evlerin bir kısmı yıkılmış,  bir kısmının da yıkımı sürüyor. barajın yapıldığı bölge fakir bir bölge.  baraj yapılırken yaklaşık 1 buçuk milyon insanın yaşadığı evler olduğu gibi sular altında kalmış. evleri sular altında kalan ya da sırası geldikçe yıkılan insanlara devlet başka bir yere yerleştirme sözü vermiş ama sözde kalmış. insanlar ortada kalmış,  bazı aileler dağılmış. 


 mekan kullanımının tavan yaptığı filmlerden.
evleri, tek tek işçilerin, kol gücüyle çekiç sallayarak yıkmaları yeterince çarpıcı olan bu hikayenin en çarpık tarafını oluşturuyor.  iğneyle kuyu kazmak gibi. (sağda filmden güzel bir kareyle) 
 
valla ne diyem, afişinin yanına tek bi cümle sallayıp yollamaya içim elvermedi. 

konu itibariyle,  "çinde geçen bir belgesel lan bu"  diyosun;  görkemli,  ışıklı,  fırfırlı bir baraj inşaatı ve bu inşaatın fakir yöre insanını nasıl ağır etkilediği vs.... ama yönetmenin konuya nerden baktığı,  nasıl ele aldığı,  hikaye edişi,  seçtiği görüntüleri,  o yıkıntıları nasıl kullandığı filan klişe konuşturmayın işte ve diğer bilmemneleriyle ne belgeseli,  adam sanat yapmış aga. 

Zhang Ke Jia  bir film çekmiş,  insanlık tarihine çok şık bir not düşmüş.  o baraj kimlere neye ne diye  yapıldı,  bir kuru ekmeğe ancak kapı açan, sözümona istihdam yaratan baraj inşaatı yüzünden ne aileler dağıldı,  ne dramlar yaşandı haberin var mı demiş.  adaletsizliği,  yıkılmışlığı,  dağılmayı öyle bi aktarmış ki şapka getirin bana çıkartıcam.

gidin araştırın,  bulun izleyin.  bu kadar anlattım canımı sıkmayın geliyo terlik.

5.02.2012

nbc

Algılarımızın keskinliğini artırmamız için hayatımızın temposunu düşürmemiz gerektiği aşikar. Neden yavaş tempolu filmleri sevdiği ve böyle filmler yapmak istediğimin nedenleri de burada yatıyor zaten. 

Nuri Bilge Ceylan
Bir Zamanlar Anadolu'da Kurgu Günlüğü
Altyazı dergisi Ekim 2011 sayısı eki

2.02.2012

zaman çalan hırsız

fena bi dürtüsel bozukluk olmuş galiba;  ancak mesai saatleri içinde yazıp yollamak.   yani baksana beş gündür evdeyim.  tatil yapıyorum.  tüm zaman benim(diyelim).   fakat herhangi bir tıkırtım yok.  derdim değil.

benim yazma serüvenim de belki de sırf,  işbaşında iş zamanından çalma hastalığıdır. vardiyatik kleptomaniac bozukluk.

30.01.2012

moneyball ve du bi çay koyayım ben

bi'tancik bile oscarı olmayan brad pitt'in bize ezası diyorum ben bu filme. yeter çektiğimiz,   akademi  insaf et gayri...

brad pitt olmasa bu film, bu kadar dikkat çekmezdi. çok net.  brad pitt'in oyunculuğu da gayet net ama bu rolle oscar zor be.
yine gol değil. 

değilse diyıl, çok da fifi ama artık verin şu adama şu oscarı.  götünün kılı kadayıf oldu, ne iyi filmlerde ne tiplere girdi, neler döktürdü ama  hem ona yazık hem o oynuyor diye izleyen bize yazık.  banane yani amerika futbolundan di mi bi yerde.  niye vuruyolar nereye koşuyolar zaten anlayan beri gelsin.

ah kimler, ne şehlalar, ne yandan yemişler, ne aktörlükten nasibini almamışlar oynuyor aşk filmlerinde de,  bu garibime haram.  kim aklına girdi, yoksa yakışıklısın diye çok mu üstüne gittik bütün gezegen?  ama durum bu.  o oscarı kucaklamadan,  göğsünde yumuşatıp vole çakmadan hafifmeşrep filmlerde oynamaz, oynamazallahoynamaz. biz de dünya gözüyle göremeyiz.

yavan oldun brad
zaten yani itiraf edeyim ki,  nicedir gözüme,  hani böyle fazla pişmiş,  suyunu vermeye vakit bulamadan kızarmış,  kesmesi zor,  hadi bi parça kestin attın ağzına,  bu seferde çiğne çiğne bitmeyen,  ağızda büyüyen kırmızı et gibi görünüyosun sevgili brad.
oscar goes to...  hadi nasipse aslanım.  çözülsün şu düğüm.

ondan sonra akalım senlen sabun köpüklerine, çerezlere, gary marshallara, jane campionlara.

26.01.2012

başçavuşun eşşşeği

yeni bir ofis hikayesi.
iki sekreter arkadaş,  ben ve yukarıda odasında oturmayı sevmeyip genellikle ofiste vakit geçiren müdür. 

canım sigara çekiyor, kalkıyorum.  beni gören sekreter arkadaşlardan sigara içeni de ayaklanıyor.
o esnada peşpeşe telefonlar çalıyor, ofiste olan suzan abla birine bakıyor ama öbürü çalmaya devam ediyor.  sigaraya gelmiş olan sekreter arkadaş hızlı davranıyor, diğerine bakıyor.  biraz şaşkın konuşuyor,  sonunda telefondaki kişiyi müdüre bağlıyor,  ayrılmayın lütfen.  pıt.

yanıma geliyor,  bana bakıp diyor ki:
- seni değil ama eşşeğini tanıyorum. 
- o ne be?

meğer klasik bir çalışma hayatı tepkiselliği olarak dilinin ucuna geleni arayan kişiye söyleyemediği yerden bana devam ediyormuş.  demek ki arayan da başçavuşmuş. :))
"ne dedi ki" dedim. sert ve derhal bir sesle, "ben başçavuş Obarey Kıymıkoğlu, kurucunuzla görüşmek istiyorum" demiş. 
kurucu kurduktan sonra göğe yükseldi bizi ordan izliyor deseydin, dedim.  o daha makul yaklaşıp müdüre bağlamış. 
iyi bize ne.  biz sigaraları yaktık tellendiriyoruz. 

bi süre sonra kapı aralanıyor,  gelen müdür.
-evet müdür bey?
-bu bana bağladığın başçavuş mudur nedir.  tam bi fırıldak.  bundan sonra ararsa,  bana sormana gerek yok direk odama bağla.
ikimizde   bu söylediğinden "onunla özel konuşmak istiyorum" gibi bişey anlıyoruz.  ama müdür devam ediyor:

- yani ben alt katta ofisteyken, yukarı odama bağla. telefon çalsın dursun. 

25.01.2012

arkasına

ev hanımı annelerde ajanda sahibi olma hastalığı vardır. o şevkatli ve hep verici kadın, 
eşinin ya da çocukların elinde hiç kullanılmamış, yeni bir ajanda gördüğü zaman, bilbo baggins'in yüzük görmüş haline bağlar.

peki bir ev hanımı ajandayı ne yapar? 

kendi dert yanmaz mı, günlerin ne kadar da birbirine benzediğinden? temizlikti yemekti diziydi bakmışsın akşam olmuş. e neyi not edicek ajandaya bu kadın? 

gelişen teknoloji bir ajandaya not etmesi olası ne varsa(telefon numaraları, yemek tarifleri) hepsini sildi süpürdü. ama size ne ne yapacağından, hem ondan kıymeli mi(ssss) alt tarafı bi ajanda? falan filan bir çok evde tanıdık sahneler... bu noktada ev hanımlarının ajanda seviciliği bi muamma.  ama sizi temin ederim, hayatta daha büyük muammalar var.
annem gibi.  

annem de ajanda avcılığını çok sever.
annem tarihine göre önemli notlar almayı seven de bir kadındır.
o halde annem, ajandaları önemli notları yazmak için avlamaktadır...
diyebiliriz.
dil sistemi içerisinde mantıklı olur ama gerçeğe uygun olur mu? 
olmaz. 
ama sizi temin ederim gerçek, çoğu zaman kurmacadan daha mantıksızdır. hele annemin dünyasından söz ediyorsak.

annemin aldığı önemli notlara bakarsak aslında pekala ajandaya yazılacak cinsten olurlar ama annem ajandaya yazmaz. o ajandalar, ilk 1-2 sayfadaki birkaç nottan sonra bomboştur. 

peki annem bu önemli notlarını nereye alır?
cevap veriyorum: "arkasına."
mutfağa astığı takvimin arkasına, alışveriş fişlerinin arkasına, koşan atlar tablosunun arkasındaki kılıfa, ev telefonunun yanındaki küçük not defterinin arkasına.
ve bakınız şu türden notlar bulunur. (tarihleri uydurdum ama notlar aslına uygundur):


"7 aralık 2002 tüp taktırdım.":  bu nottan bi sürü var. tüp aniden bitip sürpriz yapmasın diye
"13 haziran 2003 mamografi kontrolüne gittim.":  bu iyi bişey ama zaten belgeli
"5 mayıs 2007 yiğidin astım krizi. cihaza girdi.":   cihaza giren evladı için tuttuğu not.
"23 ocak 2008 burcu regl oldu.":   bu nottan da bi sürü var, eskiden kendininkini de yazardı. buradaki mantık, bir ay sonra reglim gecikirse anneme soracağım, anne ben geçen ay ne zaman regl olmuştum diye. annem de aldığı nota bakıp derhal söyleyecek.
"6 ekim 1997 emel sayın'a ilgimi kaybettim.":   anne bakıyorum da tv'de emel sayın çıkınca artık pek oralı olmuyorsun,  dersek annem de hemen...  (şaka len şaka böyle bi not hiç olmadı.  ama annemin emel sayın'a azalarak biten hayranlığı gerçek)

biz bu saçma alışkanlığı üzerine düşünmedik bile.  annem de böyle biriydi işte. 
ama bir gün evde bi not gördüm ve artık o gün,  bu benim özbeyöz annem de olsa evet notunu verdim. 

o gün evde hizmetçi kız kiraz modunda bir türkü tutturmuş kıyı bucak temizlik yapmaktaydım.  elimde vileda sopası,  omzumda toz bezi vardı. kafamda tülbent,  tülbentin üstünde de tarafımdan çiğnenip tutturulmuş sakız.  altımda kırk etek,  onun içinde paçalı don... aman tamam ne be.  hayır yani keşke okumam yazmam da olmasaydı. neyse.  o sıra salondaki eşyaların tozunu almaktayım.  açık gri renkte, kocaman bir televizyonumuz var,  önünü sildim "arkasına" geçtim.  bi baktım ki, televizyonun arkasına mavi tükenmezle kelimesi kelimesine şöyle yazılmış:

"22 eylül 2009
    yiğit gitti   
  allah yolunu açık etsin"  
?!
sakız düştü. 

şimdi bi kere onu oraya yazandan çok (yazanı bırak artık, o mutlu öyle) onu okuyana yazıktır.   herşeyden önce insan, o notu yazanın oraya yazma ânını düşünüyor ister istemez.   annem eline tükenmez kalemi alıp evin içinde gezinmiş,   etrafa tavana filan bakıp nereye yazsam...  nereye yazsam...  hımmm dur şu televizyonun kıçına yazayım...  mı demiş?
yok yaa çok absürd.
ama absürdmabsürd. buna benzer bişe olmuş işte.

ya peki o an birimiz oradan geçerken yakalasak onu:
-anne ne yapıyorsun televizyonun arkasında? 
-not alıyorum kızım. 
-ha iyi iyi.. ne? bi dakka nası?

o değil de, 
haftaya annem istanbula geloor, fena özledim. :)

20.01.2012

lö samuray ve hayalet replikleri


birine bakarken, sanki karşısındakinin yüzü saydammış da, o  yüzün arkasında çok uzakta bir yere bakıyormuş gibi bakan bir adam. adamımız jef castello. soğuk bi insan. kendinden sonraki bir çok filme ilham olmuş bir film. izlemek gerek. hiç söylenmediği halde film  boyunca ve film bitince kafalarda çınlayanlar şunlara benziyor olabilir: "anlamıyorsunuz ama anlamanızı isteyen kim",  "yalnızım çünkü böyle daha iyi",  "siz hayatımın son kısmını izlediniz, bir de öncesi var ama size kimse anlatmayacak",  "boşuna samuray demedik",  "bir zamanların 40 kapılı paris'inde 40 anahtarın 40'ınında kulbu kırık küb." son cümleyi sadece filmi izlemiş olanlar anladı. (ya da onlar da anlamadı ama anlamanızı ist...erim tabi niye istemeyim) 

18.01.2012

in search of a midnight kiss

sonu da pek güzelmiş

before sunset/sunrise havasında. bence daha başarılı değil ama daha gündelik hayatın içinden, daha siyah beyaz.bir film.

bazı filmler bitince hani içinizden, yapılan hoşluğa kısaca gülümsersiniz ya da filme ilişkin,  "iyi hoş hadi olmuş tamam ben kalkıyom" gibi birkaç sözcük geçer. aslında "çok da şey değil yani" diyorsunuzdur; "yok yok asla kötü değil de... aman işte  anladın yaa" demeye çalışıyorsunuzdur.

fakat iki gün sonra bile hala bazı sahnelerini hatırlarsınız.
filmi düşünmenin hoşunuza gittiğine şaşırırsınız. güzelmiş yaa, dersiniz.
film öyle.  

a film with me in it

ian fitzgibbon'un yönettiği 2008 yapımı irlanda filmi.

ilk yarım saatine sabredenleri eğlenceli ve akışkan kremalı geri kalanıyla ödüllendiriyor. farklı bir senaryo ve iyi fikirli bir film.
ben dylan moran'ın peşinden giderken bulup izledim ve çok memnun oldum tanıştığımıza.


filmi özetleyen cümleyi belleğimdeki annemin fırsatını bulunca yapıştırmayı sevdiği klişe sözler klasöründen çıkarıyorum:

"ah şu duvarların dili olsa da konuşsa."



17.01.2012

batan Costa Concordia ve ona bakan moteli görünce..


  "uzun yazılar yazarak kimsenin sabrını denemiyordum aslında. ben sadece."
b.s.
..duramadım. sanırım önce gemilere olan tuhaf düşkünlüğümden bahsetmem yerinde olur. 

gemilerin  hastasıyım. gözlerimi alamam ben onlardan.
gemiler, benim gördüğüm halde gözlerime inanamadığım şeylerdir hep. boş zamanlarımda gemi fotoğrafları toplarım.
gemide olmayla ilgilenmem, gemiye karşıdan bakmaya inanırım. dibinde olmaktan korkuyla karışık bir zevk alırım. (böyle bir iş görüşmesi yaptığımı düşündüm şimdi. "biraz kendinizden bahseder misiniz" denildiğinde bunları söylediğimi hahaha)

büyük gemiler beni büyüler. her türlüsü. yolcu gemileri, savaş gemisi, kum çıkarma gemisi, gemi formunda olan hepsi. şu üstünde uçak pisti olanlar dışında demek istiyorum. onlar berbatlar. batan gemileri de severim. tabi titanik de buna dahil.  gerçek hikayesi, fotoğrafları, filmi, "celine dion" dışında herşeyi.

bazen tıpkı bir açık hava sergisini ziyaret etmek gibi, açıklarda gelişigüzel duran o gemileri görmek için deniz otobüsüyle bakırköye giderim. işim olmadığı halde... hayır tamam aslında bakırköy'de bir işim yoksa sırf gemileri görmek için hiç gitmedim. ama gitmeyi düşündüm. her bakırköy yolculuğunda gemilere bakarken düşündüm bunu. arada bir, sırf gemileri ziyaret etmek için atla idoya dedim. kısmet olmadı. 

"hayat var" adlı filmden bir kare
sırf gemiler yüzünden reha erdem'in hayat var filminin bendeki yeri ayrıdır. boğazdan geçen gemiler ve onların çevresini sandalla dolaşan sahneler.. kendi hayalini bir filmde görmek.. izlerken zevkten felç geçiriyordum nerdeyse. bilseydim sinemada izlerdim. bilemedim. kısmet olmadı.



Selin-S


ha bir de selin-s.... ah selinse...
hani kumkapı sahilinde 7 yıl boyunca yarı yatık yarı batık duran honduras bandıralı gemi. o orada öylece yatarken, nice dizilere, filmlere dekor olurken, bütün o süre boyunca ben izmirdeydim. bir fırsat bulup da ziyaret edemedim. bir gün denizi kirletiyor diye kaldıracaklarını okudum gazetede. paniğe kapıldım. sırf selin-s için, kimseye de haber etmeden günü birlik gitmeyi düşündüm. gidemedim. kısmet olmadı.

neyse ki hayal kurmak diye bişey icat olmuş. onlar o devasa yapılarıyla suyun üzerindeyken kendimi denizde, o geminin dibinde hayal ettiğimde çıldıracak gibi olurum. (tabi ki hayalimde geminin pervaneleri ben oradayken çalışmaz. lütfen biraz mantık! yeri gelmişken şu gemileri neden pervanesiz yapmazlar kuzum? gerçekten akıl almıyor)

rüyalarımda düzensiz aralıklarla gemi görürüm. hatırlamadıklarımı da hesaba  katarsak katrilyarlarca gemili rüyam var.(örnek rüya 1: hayırlara giden bir rüya örneği) bu rüyalardaki temel duygularsa hep aynı. korkuyla karışık tuhaf bi mutluluk. gemilerin benim için ne ifade ettiğiyle ilgili çok düşündüm, psikanaliz kitapları okudum ama bir sonuç alamadım. ne freud ne jung, insandaki gemi aşkı ile ilgili tek kelime etmemişler. en akla yakın tahmini birçok rüyamı dinlemiş olan arkadaşım fincan yaptı ve gemilerin azametini hayatla ilişkilendirmiş olabileceğimi söyledi. bilmem. belki.

örnek rüya 2:

queen mary 2 ve tanrı kavramı üzerine tekrar düşünmek
güya benim deniz kıyısında derme çatma bir evim var. ben evimin önünde yüzüyorum. ev o kadar yakın ki, annem verandada örgü örerken ilmek kaçırsa, görüp uyarabilirim. deniz derin, öyle ki, hiç açılmamış olduğum halde, kafamı suyun üstünde tutmak için açılmış kadar efor sarfediyorum. ben suda takılırken eve arkamı döndüğümde birden dibimde devasa, queen mary 2 kadar büyük ve güzel bir gemiyle karşılaşıyorum.

o kadar korkunç ki... ama gemiye bakıyorum allaaam o kadar güzel ki...

öyle hayran hayran bakarken kendime geliyorum, lanet pervaneleri her an çalışabilir, çabuk davranayım sudan çıkayım da şuna dünya gözüyle karşıdan bakayım diyorum. bir kulaç iki kulaç.. hala aynı yerdeyim. uzaklaşamıyorum! yüzüyorum yüzüyorum gemi hala dibimde. beni takip ediyor olamaz çünkü ev hala aynı uzaklıkta. ev o kadar yakın ki annemden havlumu istesem kalkıp uzatması yetecek. halbuki "anne havluyu bırak elini uzat, buradan çıkamıyorum çek beni" desene! rüya kafası işte, demiyorum.
ayrıca bi saniye bu ne saçma şey? annem nerdeyse evi biçecek kadar yakın kocaman gemiyi görmüyor mu? sorsam belki "yine gemi rüyası görüyosun burcu" diyecek ve uyanacağım. sormuyorum.
gemiyle ev arasında kıç kadar yerde debelendim durdum bilinmez rüya zamanı boyunca. neden sonra denizden yeni çıkmış gibi su içinde ve korkuyla uyandım. 
costa concordia
geçen gün italya'nın toscana açıklarında batan Costa Concordia adlı gemi. bu haberin görüntülerinin bana ne ifade ettiğini anlatabilmem için bu uzun girizgahı yapmak zorundaydım.

bir kaç gündür fotoğraflarından gözlerimi alamıyorum. geminin (maalesef 6 kişinin ölümüne sebep olan bir kazayla) battığı yer, istesen olmayacak tuhaf bir kompozisyon  oluşturuyor. bir yerleşim yerinin kıyısında, küçük ve bodur evlerin, sıradan kasaba yaşamının karşısında, devasa kütlesiyle yıkılmış bir gemi duruyor. tek kelimeyle olağan-dışı. iki kelimeyle olağandışı güzel. kasabayı da içine alan açılardan çekilmiş en güzel fotoğraflarından özellikle biri beni yeniden hiç gerçekleşemeyecek bir hayale sürüklüyor.

costa concordia manzaralı şanslı otel
geminin tam karşısında, bence kazadan sonra işleri tavan yapacak küçük bir motel var. adı "oeno's hotel" gibi bişey, tam okuyamadım. fotoğrafı gördükten sonra, o gemiyi parçalarına ayırıp oradan götürmelerinden önce orada olmak fikri aklımdan çıkmaz oldu. o motelde costa concordia'yı gören bir oda tutmak...

şimdi kenarda üç beş kuruş param olsa,
iki gece kalsam o olağan-dışı manzarası olan küçük motelde... sigaram içkim olsun, yemek filan da istemem hani... otursam manzaranın karşısına, sadece gözlerimle değil, tüm duyu organlarımla zihnime yerleştirsem görüntüsünü. esen rüzgarla gelen batık gemi kokusuyla karışık deniz kokusunu, kıyı kasabasının kokusunu, aşağıda akan gündelik yaşamın kokusunu hepsini bir bütün olarak çeksem içime... ah ulan be.

aslında gidilebilir. ama acele etmek lazım. ya da olmayacak duaya... yok neyse yaa. ikinci bir selin-s acısı daha taşıyamaz bu kalbim.

16.01.2012

koşan inek fotoğrafının hikayesidir


belli başlı olaylar ve hatırlamaya katlanabildiklerimiz haricinde ergenlik çağımızı tüm detaylarıyla hatırlayamayız. evreni sarmış olan ihtişamlı düzen ve ahenk buna izin vermez. çünkü bütün şapşallıklarımızı hatırlasak bu acıya daha fazla dayanamaz kendimizi öldürürdük. şüphesiz ki tüm bu mükemmel evren, yörünge sistemleri, güneş, ay, yunuslar ve tüm bu dekor, biz kafamıza göre terkedip gidelim diye yaratılmamıştır. hım? tanrının, sıfırdan yaptıklarıyla ilgili nedense takdirimize ve tezahüratımıza ihtiyacı var farkındaysan. tuhaf değil mi lan. herneyse burcu.

dün bir vesileyle, zihnimin ergenlik yıllarına ait tozlu raflarından, unutulmaktan tanınmayacak hale gelmiş bir hatıramı çekip çıkardım bilince. hatıram, bir gizeme dairdi. (burda gizemi, ergen dimağına göre düşünücez.) şimdiki bilincimin taze ve nemli havasında, hatıraya ilişkin tüm görüntüler, kokular, sesler bugünmüş gibi canlanıverdi birden.

17 yaşındayız, o sıralar henüz teoman 17'yi bestelememiş.
scratla takılıyorduk. ta dibine kadar ergendik. birlikte değilsek, genellikle odalarımızdaydık. özellikle kız ergenlerde oda çok önemlidir. bir kız ergenin odası onun tapınağı gibidir. o tapınak ki, hem isyana hem arınmaya tanıklık eder. hem edepsiz düşüncelerin güzergahı, hem gizli planların karargahıdır. ve illa bi duvarında, bi mantar pano asılıdır. o dönem öyle bir mantar pano hastalığı oluyor.  ona ilham veren sözler, onu ifade eden bir kaç fotoğraf, komik şeyler ve belki iş olsun diye asılmış bir ders çalışma programı.
andrea joseph

benim panom hayatıma yön verecek özlü sözler, kitaplardan altını çizdiklerimle dolup taşıyordu. o sıralar anna karenina'yı filan okuyordum, genellikle rusyadaydım. -izmleri anlamaya çalışıyordum, varoluşçuluğa batmıştım. ilerde büyük bir roman yazacaktım. rahatsızdım, hassastım, hisliydim.

hayatı anlama sistemim, sormak yerine yanıtı kendi kendime bulmaktı. bu sistem beni çok yordu. zaten bir türlü gelemediğim asıl hikaye de bununla ilgili.

scrat'ın koyu mavi bezli panosunda bir kaç özlü söz, okumak istediği kitap isimleri, bir kaç fotoğraf, komik suratlar, birbirlerine karışmasınlar diye raptiyelere takılıp sallandırılmış kolyeler, küpeler(iyi fikir) vardı.

aramızda suratsız, sevecek bişey bulamayan ve dayaklık olan bendim. scrat hep daha neşeliydi, sevgi filan doluydu bu. birbirimize gider gelir, odaya kapanır çene çalardık. bi ara küsmüş olucaz ki ben epey gitmedim scrat'a. neden sonra gittiğimde panosunda eski bir fotoğraf gördüm. dikkat çekici bi manasızlığı vardı.

koşan bir inek fotoğrafıydı bu. 

siyah beyaz, eski fotoğrafların bazılarında olduğu gibi beyaz tırtıklı çerçeve içine alınmış, çayırda koşan bir inekti. ön ayaklarından biri tam havada diğeri yere yeni inmiş, inek ciddiyetiyle fotoğrafa bakana doğru koşuyordu. gayri ihtiyari scrata dönüp sordum:

- bu ineği niye astın buraya?

işte o anda scrat, aptal bir inek fotoğrafının benim için yıllarca bir gizem olarak kalmasına neden olacak yanıtı verdi:

- çünkü romantik.

iki sözcük. "çünkü romantik."
romantik? bi daha baktım ineğe. nesi romantik? ulan ben bu kadar kitap okuyorum, altını çiziyorum, -izmlere batmış durumdayım da şu inek fotoğrafında varsa bi romantizmi göremeyecek miyim yani? kendime yedirip soramıyorum, "sence neden romantik?" diyemiyorum. mevzunun çevresinde dolanıyorum "nerden bu fotoğraf?" diyorum, dedesinin bahçesindeki ineklerden biriymiş. izmirin göbeğinde bayraklı'da bahçe mi varmış. varmış tabi, sonra oralar hep apartman olmuş. çocukken yazları o bahçeye giderlermiş filan "ama şimdi bunları boşver"miş.

o günden sonra bir daha sormadım scrata ineği. verdiği gizemli yanıt, bi anda scrat'ı benden daha sanatçı ruhlu, daha derin, daha ilgi çekici kılmıştı gözümde. fotoğraftaki romantizmi anlayamayan sığ yüzümü görsün istemiyordum.

o inek o panoda yıllarca durdu. çünkü bir ergenin büyümesiyle panosuyla ilgilenmesi arasında ters korelasyon vardır.biz büyüdükçe panonun hayatımızdaki yeri küçülür, hatta yıllarca güncellenmez.

scrat'ın odasına her girdiğimde o koşan inekle mutlaka göz göze geliyordum. bazen scrat, içecek bişeyler getirmek için beni odasında tek başına bırakıyordu ve o zaman panoya iyice yaklaşıp ineğe bakıyor ve kâh kısık sesle kâh içimden soruyordum:

-niye romantiksin senn?
-senin neyin romantik?
-romantiklik kim sen kim?

bu gizem olduğu gibi kaldı. biz büyüdük, dünya kirlendi. scrat odasının dekorasyonunu değiştirdi ve o artık hiç güncellemediği, bakmadığı panoyu da attı. ineğe ne oldu bilmiyorum ama artık inek yoktu. göz görmeyince gönül unuttu. ineği de, fotoğraftaki gizemi de.

iki yıl önceydi sanırım. yaşım olmuş 29. aradan geçmiş 12 sene. eskilerden konuşuyorduk. odalarımızın en eski hallerinden filan. birden koşan inek geldi aklıma, scrat da hatırladı fotoğrafı. eski sistemi kullanmayı bıraktığımdan gayet doğal ve sakin sordum:

burcu: scrat, o inek fotoğrafının nesi romantikti?
scrat: romantik mi?
burcu: öyle demiştin, hatırlamıyor musun. sana sormuştum nerden çıktı bu inek demiştim sen de çünkü romantik demiştin.
scrat: ay öyle mi demişim?
burcu: eveth!
scrat: kızım öylesine demişimdir...
burcu: "öylesine" mi demişsindir?
scrat: ergendik burcu. ne dediğimizi biliyo muyduk? allahallaa ben de bi tuhafmışım hahahah. 
burcu: ... !?
scrat: ne bakıyon be öyle? sende bi boku hatırlamazsın da bu mu kaldı aklında?
burcu: ben yıllarımı verdim ulan o fotoğrafa. vereceğin yanıt bu mu? bari "çocukluğumu hatırlatıyordu ondan romantikti" de. yazıklar olsun scrat, ben gidiyorum!
scrat: ne? dur be manyak. biran duruyo hem!
burcu: bırak yaa, yedin gençliğimi. sen iç onu da.

keşke scrat koşan ineğin fotoğrafını bulsa da, tarasa da, gönderse de ğil mi. ;) 

15.01.2012


yarın bana hatırlat da şu romantik inek fotoğrafının hikayesini anlatayım.
hayır, inek romantik değil, fotoğraf ro... yarın dedim! şimdi uyumam gerek.

12.01.2012

bir "işe servisle gitme" macerası

"..ya aslında ikimizde şehlaysak Scrat ve 
üzülmeyelim diye kimse bunu bize söyleyemiyorsa?"
b.s.
çoğumuzun arkadaşları arasında, kendi mesleğini açıkça sevmeyip başka işlerde şansını deneyen maceraperestler vardır. benim perestim scrat. hikayesi de bir yıl öncesine ait.

scrat bir gün arayıp bir iş bulduğunu haber verdi. gıda üzerine üretim yapan orta ölçekli bir kuruluşta  yetiştirilmek üzere eleman aranıyormuş. bilmemne tereyağları diye bir firmaymış. internetten incelemiş. düzgün bir yere benziyormuş. başvurmuş, işe alınmış. scrat, firmanın idari binasında ofis işi yapacakmış. iş görüşmesi sırasında bizimkine demişler; "servisimiz var, işe servisle geleceksiniz" diye. :))

işe başlayacağı sabah giyinmiş kuşanmış, on numara makyajını yapmış, tam vaktinde çıkmış dışarı servisini beklemiş.
tam önüne bir kamyonet yanaşmış. arkası penceresiz tamamen kapalı, hani arkası buzhane gibi olanlardan... hani dondurma kamyonu gibi... (gözünüzde canlandırın fotoğraf buldurmayın bana yaaa)  pencerelerin olması gereken yerde bilmemne tereyağları yazıyormuş.

şoförün yanı doluymuş. (daha kıdemli bi çalışan heralde o)
eee? bizimki nerde gitçek?
scrat kamyonetin arkasına bir daha bakmış, yüzü seğirmiş, gülecekmiş ama neler oluyor merakıyla dur daha gülememiş. 
şoför inmiş, scrat'la birlikte kamyonetin arkasına gitmişler, şoför hızla iki kapıyı tutup açmış. 
scrat içeride karanlıkta ayakta durmaya çalışan, tavana çarpmasın diye başını eğmiş, kendi gibi bakımlı hoş bir kızla göz göze gelmiş.
kız ayakta kalma mücadelesi içinde nerdeyiz nooldu der gibi bakıyormuş. 
içerde ne oturacak bir yer, ne bakılacak bir pencere varmış.
scrat şoföre dönmüş, kıyamam girdiği şoktan heralde, sora sora şunu sormuş: 
"ayakta mı gideceğiz?"
şok bu. insana neler dedirteceği hiç belli değil.

halbuki mesela "insanların bindiği servisiniz yok mu?" yerinde bir soru olurdu. ya da
"niye tereyağların olması gereken yerde ben varım? bana baksana sen, tereyağına benzer bir halim var mı benim?" cırlaması ya da bırak yaaa sadece şu:  "şaka mı bu?"
şoför ciddi ciddi bişeler anlatmış ama -boşver o zamanda ve şimdi de- ne önemi var ki?

scrat tüm prezentabllığıyla binmiş arkaya, binerken içerdeki kıza "günaydın" demiş.
kızın günaydını ise şoförün tpuff tpuff! diye kapattığı kapı sesleri arasında yitip gitmiş.
kız bi anda yokolmuş. yani her yer karanlık. ortalık makber yeri.
scrat tutunacak yer aramış, kıza da sormuş, kızın tekniği iyi. çantanı yere at demiş ve tutunabileceği yerleri tarif etmiş.

bunlar iki şaşkın, yolculuğa hazırlar artık, araç hareket etmiş. scrat sıkı tutunduktan sonra
artık kahkahayı koyvermiş. bitmeyen sinirsel bir kahkaha nöbeti. düşünüyorum da o karanlıkta yanındaki zavallı kız için korkunç olmuştur.
zaten scrat anlatırken diyor ki, 
"burcu istisnasız yol boyu nöbetler halinde geldi gülmeler. yanımdaki kız önce tıs tıs tıs gülüyordu, sonra o da manyakça gülmeye başladı." belki de kızcağız manyakça gülerek sempatik olursa, scrat'ın ona acıyacığını, kahvaltıda ekmeğine sürmeyeceğini düşünmüştür, kimbilir. onun işi daha zor.

scrat ne kadar gittiklerini bilmiyormuş. azılı suçlu ya da bir külçe altınmışçasına yolculuk ediyormuş.
bilmediği bir süre sonunda ve artık karanlığa gözleri çoktan alıştığında araç durmuş. kapı açılmış. ışık ve nurla dolmuş içerisi. scrat'ın gözleri kamaşmış, yavaş yavaş ışığa alışmış. "tüm inananlar orada toplanmıştı burcu" diyor.

bu hikayeyi telefonda gülmekten karnıma ağrılar girerek, nefesim kesilerek, genzime tükürük kaçırtarak, öksürerek ve balgam çıkararak, adeta gülmekten ölerek dinledim. kalan tüm enerjimle ve defalarca baştan alarak şöyle diyebildim:
"işin içinde tereyağ olmasından anlamalıydın scrat"