3.12.2010

depresyon belirtileri

hani beklenen uyku belli belirsiz gelir de, o anda yatılırsa kaçacağı hissedilir ve ürkütmemek için biraz daha beklenir ya. ben de dün akşam napayım napayım diye ortalıkta köpekbalığı gibi gezinirken sonunda  bi karar verdim. izmir'den beri elimde bekleyen, izlemek istemediğim "öyle bir geçer zaman ki" adlı dizinin ilk bölümünü izleyeyim de bi diziye daha bulaşayım, böylece allah benim cezamı vermiş olsun dedim.


bi bölüm bi buçuk saat.
maalesef kısa zamanda kıskıvrak yakaladı beni hikayesi. küçük osman'ı tarife gerek yok zaten. çok tanıdık şeyler vardı yer yer. kimbilir kaç ailenin benzer hikayesi vardı böyle. bizim evde de yaşandı bitti saygısızca bi benzeri yıllar önce. dedim, tabi tutar bu dizi. cemile'ye çok üzülüyo insan. o mete'de ne dayak yedi, içim ezildi. 

ama tabi saat oldu 1, bitmiyo hala. bırakamadım da. artık izlerken ne dolmuşsam, bitmeye yakın aldatıldığını öğrenen cemile'nin tipi atınca benim de tipim attı. başladım ağlamaya. e vakit gece vakti. evde yalnız olsam kesin kurbağaya bağlıcam ama ytong şefi uyuyor. yorganı çektim başıma, hıkh hıkııığık diye ağlıyorum nası ağlıyorum nası ağlıyorum. yorgan altında da ağlayınca hararet yaptı, boğulcam gibi oldum açtım pencereyi. bi sigara çekti ki canım. vazgeçtim. baktım penceremden dışarı. bu evde ilk kez penceremden dışarı baktığımı farkettim. hala ufak ufak ağlama var bi yandan. tam karşımda ince uzun bi ağaç varmış meğer tek başına. uzuuuun ince ve tek. kavak mıdır nedir. baktım sağında solunda hep binalar, bu böle yalnız başına orda. bana bi daha ağlama geldi. işte hayatımla ilgili bi işaretti: neden hayatımın tam da bu döneminde yaşadığım yerin penceresi yalnız bi ağaca baksındı? onun gibi yalnız ölcem işteeaaaüüühhü, onun da her yanı beton artık. vadesi dolunca kuruyup gitçek. ama bi de şu açıdan bak; en azından eğri büğrü değil dimdik, ayakta. (burda biraz ağlama durur...kısa hızlı iç çekişler) ama ben napayım dimdik mimdik yaaaüüüühüü (yemedi)

şair burada ağaç üzerinden kendine üzülüyor evet.
inceden bi depresyon sanki di mi alttan, böyle dip dalgası gibi. hıhı. ben de farkettim.

otobüste sıkılgan dede yanı

sene 98 bilemedin 99... okula gitmek üzere yine tıklım tıkış bir belediye otobüsüne binmişim.
otobüs, her bindiğimde koltukların saçma yerleşimi yüzünden "tasarımcısı kimdir" sorusu sorduğum," ayakta daha çok insan istiflensin talimatına göre düşünmüş bir tasarımcıdır" diye kendimi yanıtladığım eski otobüslerden. hani hemen şoförün arkasında otobüs camına sırtını vermiş yan yana bir üçlü oturma grubu ve karşısında yine aynı şekilde duran ikili oturma grubu ile başlayıp ikili, tekli böyle devam edip orta kapıdan sonra yine aynı oturma odası sıcaklığı verilmiş otobüsler. evet, onlar. hala varlar. bu otobüslerde ilk kapışılanlar doğal olarak gidiş yönüne bakan, yani önüne bakan koltuklar. boş kalanlarsa hep bu içeri bakan, yolcuyu yanlamasına götüren koltuklar. işte bende mecburiyetten bu koltuklardan birine yanlamışım. yanımdakiyle en asgari teması, mümkünse temassızlığı sağlayacak şekilde yerleşim kurmuşum ve gazetemi çıkarmışım. kimseye rahatsızlık vermemek için gazetemi omuzlarım mesafesinde açmışım. okuyorum yanlana yanlana giderken.

yanına oturduğum sırada dikkatimi çekmeyen dedenin, önce elindeki tespihini şıkırdatmasını, sonra kendine meşgale ararcasına sağa sola bakınmasını farkediyorum. ya da önce kıpırdanmasını sonra tespih şıkırtısını farkediyorum. netice de gözüm hala gazetede ama dikkatim dedeye kayıyor. elindeki ufak tespihten, giyim tarzından anladığım, dede hacıdede değil, daha ziyade "ajans başladı mı" tipi bi dede. rahat durmuyor, afakanlı bir dede. dayanamayacak konuşacak bu, sohbet istiyor belli bişey. otobüsün içeri bakan, yanlamasına koltukları itibariyle zaten oturma odası sıcaklığı yakalamışlığımız da var dedeyle. 

gazetemin arka yüzündeki resimlere bakıyor, kolumun üstünden okuduğum yazılara bakıyor, sonra bana bakıyor. otobüs hızla köprüyü geçmekte.
nihayet dede çenesini iyice kolumun üzerinden gazeteye doğru uzatıp, gözleriyle yazıları işaret ederek hiç tahmin etmeyeceğim bir soru soruyor:

- ne diyo?
-?!?

yalnızlıktan ermiş simitçi amca modu

o zaman izmirdeyim. sene, geçen sene. bir işi halletmek üzere, daha önce gitmediğim bir yere, daha önce binmediğim bir otobüs hattıyla ve elimde sağlam bir adres tarifiyle gitmişim. işimi halledip çıktığımda, bu geldiğim yerin insanlar arasında ücra denen o yer olabileceğini düşündüm. sitelerin çoğunlukta olduğu, hareketliliğin olmadığı, bir büfe ya da gazete bayiinin varlığının insanı rahatlattığı yerlerden biriydi bura. ilk kez gittiğim yerlerde başıma gelen tersim döndülük halinde bineceğim durağı aradım. durağı görmeyince, soracak adam aradım, sonra simitçi bi amca gördüm nokta gibi uzakta. baktım yine etrafıma, evet insan olarak en yakında o simitçi var, napıcan başım önümde mecbur yürüdüm vardım amcanın yanına.


meğer amca tenhada tezgah açıp otura otura değişik bi evliya olmuş, ben bilmiyorum tabi. aramızda geçen diyaloğu aynen aktarıyorum:

- amca en yakın otobüs durağı nerde?
- şu anda o seni görüyo...
- efendim? 
amca gizemli bir edayla gülümseyerek tekrar:
- o, seni görüyor, şu anda...
- kim?
- durak!

bi anlamadım, aptal gibi baktım amcanın yüzüne biraz. kaşıyla gözüyle gizliden işaret etmesini filan bekledim belki. neden sonra anladım demek istediğini, baktım çevreme amcayla durduğumuz yerden. evet, tam ordan durak beni görüyordu. sağol filan da diyemedim, baktım sadece, sanki inceden bir gülücük vardı susama doymuş gözlerinde.

*

ibrahim,
neyse. şimdi boşver. sonra. :))

1.12.2010

sesinde soğan tınıları var

bi anastacia vardı bir ara. popçu. ilk patladığı şarkı başka bişeydi de ben sick and tried adlı parçasını sevmiştim. olabilir normal,
konu şu ki,  bu hanım kızımızın  sesi zihnimde istemsiz olarak soğan imgesiyle somutlaşıyor. o şarkı söylerken benim gözümün önüne soğan geliyo hep. bilmiyorum neden soğan. kabuğu, zarı, cücüğü. soğana dair ne varsa. anastacia söylüyor zihnim panayır yerine dönüyor. bunu keşfettiğimden beri balık, kuru fasulye filan yerken özellikle anastacia takıyorum, böylece ağzım da kokmuyor.
şaka len şaka. ıyy tamam be.
anastacia'nın sesi dışında hiç birşeyi soğanı andırmamakla birlikte, herhangi bir soğanı şarkı söylerken dinlemiş de değilim.

hele ilk çıkış parçası im outta love var ya, işte o şarkıda çıkan ses tamamen soğandan.

eşyanın ruhu

*eski sevgilinin evindeki terlikler nasıl benim evime geldiler'in hikayesidir.*

geçtiğimiz yazdı. tabi ki hala hayatımdaydı. yeni bir ayakkabı almıştım ayağımı vurmuştu. onunla yani ayakkabıyla bir gün daha devam edemeyeceğimi anlayıp onun yani terkedenin evindeki dışarıda giyilebilir ev terliklerden biriyle işe gitmiştim idareten. sonra bütün mesaiyi şakada şukada o terliklerle geçirip akşam eve dönerken yeniden vuranları giymiş, akşamına terlikleri poşetleyip o zamanlar kaldığım teyzemlerin evine götürmüştüm. teyzeme, "bu terlikler arkadaşın geri götürcem" diye de tembiklemiştim. O da poşetiyle ayakkabılığa tıkmıştı. terlikler öylece unutuldu orada günlerce. 

sonra ben aniden ytong şefinin yanına ev arkadaşı çıkmıştım. teyzemdeki eşyalarımı bir arkadaşla birlikte bir iş çıkışı toparlayıp arabaya atmış ve yeni evime taşınmıştım. poşette unutulan terlikler o taşınma sırasında diğer ayakkabılarımla birlikte yeni eve gelmişti. meğer. farkında değildim.

-"o ev terliklerinden kurtul"
bunlar olurken bi yandan biz de sevgiliyle boş durmuyor ayrılıp barışıyorduk. sonunda da komple ayrıldık. poşetten o terlikleri ilk çıkardığımda anımsayamadım nerden geldiklerini. teyzem yanlışlıkla kendi terliklerini sokuşturmuş diye düşündüm. altları kirliydi yıkadım pakladım ev terliği olarak evde tekrar hizmete açtım. neden sonra, bir gün evde yine ayağıma bunları takmış balkonda sigara tüttürüyoken takıldı gözlerim;

haydaaaa, e bunlar onun ev terlikleriydi! amarcoooord... bigün işe bunlarla gitmiş ve evet sonra, teyzemden burayaaa. demek nerden nereyee... onun evinden birşeyler var evimde! aman tanrım. hani bi kızılderili atasözü vardı, nasıldı, "onu anlamak için onun makosenleriyle dolaş" filan mıydı neydi... bir insanla empati kurma özdeyişi. acaba terketmesine rağmen hala onu anlıyor oluşum / kendimi suçlayışım, evde her gün onun makosenleriyle dolaşmamdan mı gaynaklanıyordu? çok da rahatmış allahın cezaları. ama gerçi bu 37 numara kadın terliğiydi, o giymiyordu. ama olsundu, sonuçta onun evinden gelmişlerdi ve giyilip gezilen bişeydi. şimdi şunları yazarken düşündüğümse ne kadar gerizekalı olduğum. gerizekalı olduğumu anladığı için terketti beni. şimdi ayağımda o terlikler yok ama ben hala onu anlayıp kendimi suçlayabiliyorum bak. hurafe bunlar bee.

yine de o günden beri tedbiri elden bırakmayarak evde başka terlik giyiyorum.
fakat düşünüyorum;
giymesem de sırf evdeki varlığıyla onu unutmamı engelliyo mudur terliğin ruhu. titreşimler bişeyler filan böyle. geri vermeye kalksan, hiç olmaz. terliklerin bende kalmış mı diycem. terlikleri mi bahane ettin görüşmek için burcu diycek. eski erkek sevgiliden kadın terliği mi kalmış bana. evet bi tek onlar kalmış. kitap arasında kurutup saklamalık bi özelliği de yok. allahım nasıl bir ilişkiydi bu böyle gerçekten.  atayım ben onları atayım gitsin. tamam.

28.11.2010

psycho'daki güneş gözlüklü polis hakkında

tipe bak
herkes filmlerden kendi payına düşeni alıyor bi yerde. alfred hitchcock'un filmi psycho'dan benim aklımda ne duş sahnesi kaldı ne dedektif cinayeti ne de sürpriz finali. ben filmin başlarında görünen gözlüklü polisi unutamıyorum. daha önceki bir yazımda da kendisini anmış ama fotosunu ekleyememiştim.

yol kenarında o gözlüklü polisle, hem de uyku sersemi bir halde karşılaşan ben olaydım, aklıma mukayyet olayım derken altıma eder, konuşma bittiğinde direksiyonu eve kırar, boklu donumu değiştirdiğim gibi şeytana uyup çaldığım paraları geri koymak için bankaya giderdim. zaten on yıldır çalıştığım yer, herkes birbirini tanıyor. günlerden de cuma. haftasonu tatilim var önümde vs avunmaya çalışırdım. 
adam sağlam rahatsız
tek farkla ki; gözlerimi yumduğumda artık, yol kenarında karşıma çıkan ve kocakafasıyla arabamın penceresinin tümünü kaplayan, sanki dünyamı kaplayan, bak bak bitmeyen o gözlüklü polis suratını bir türlü unutamazdım.


27.11.2010

ayrılığın sembolik mantığı

"giderken beynindeki o gri hücreler neyi emretti, bilemem ki..."

bugün, hayatımdan çıkalı tam 1 ay oldu. zaten hayatıma gireli, hayatımda duralı da 5 ay kadar olmuştu. nisan'da mesela, hiç yoktu. şimdi kasım'da da yok. bir farkla ki; nisan'da öyle birinin varlığını bile bilmiyordum. kasım'da ise hayatımda yok ama öyle biri var. biz buna düz mantık diyoruz. bu ayrımı anladıysak şimdi yeni üniteye geçebiliriz. kırmızı kalemle en tepeye yazıyoruz: sembolik mantık. kendi aranda konuşma.


dönmez ama,
geri dönseydi eğer,
burada bir çatal açmamız gerekirdi. hayır o çatal değil yavrım, sembolik mantık çatalı.

p: burcu, arkadaş kalalım. böyle hiç görüşmemek çok kötü.
q: özledim, tekrar deneyelim, sensiz olmadı
z: burcu, ben zombi oldum. hani şu yukardaki korkunç teyze var ya, beni ısırdı. zombiymiş meğer. şu an normalim ama sana dönersem bil ki zombi olmuşumdur. beni vurman gerekiyor, anladın mı? ağlamayı bırak burcu, vur beni. 
r: öbürünü olamadık, bari arkadaş olalım.

şimd p ve q' da devre açık, ışık yanıyor. 
z'de ise devreler yanmış, konu kapanmış dikkat edersen. 
r ise koşulların varacağı nokta diyebilcaamız sonuç.

şimdi bütün bunları sembollere dökersek;

(p v q) → r
(p ^ q) → r
(p v z) → Ø  ya zombiyse? öldürme, sakat bırak.
(p ^ z) → Ø arkadaş kalmak isteyen gözü dönmüş zombi. öldür!
(q v z) → Ø ya seviyosa? ama zombi olabilir. yazık. sakat bırak.
(q ^ z) → Ø pişman zombi. öldür!

(p v q) ^ z  → Ø depresyonlu zombi. iki kere öldür!
(p ^ q) v z  → ay sıkıldım şu anda yeter bitmez bu.

anlaşılmayan bir şey var mı?
var mı?
siliyorum o zaman tahtayı.

26.11.2010

şurdan bi kişi uzatır mısınız

olayın geçtiği yer      : minibüs
akşamlardan             : dünkü
kafa durumu             : yine mi güzel yine mi çiçek
rezil olunan kişi sayısı: şoför dahil bir tam minübüs
meyhanesi               : agora

bindim.
tek cam kenarı yer, arka dörtlünün önündeki ikilideydi. arkamdan gelenlerden önce orayı kapabilmek için  şoföre cebimdeki son nakit olan 50 lirayı bindiğim gibi uzatıp, para üstünü beklemeden cam kenarına geçip oturdum. nerede ineceğimi de söylediğimi sanıyorum. okuyacağım kitabı çıkardım, mp3 çalarda kafama uygun bir müzik aradım, bu arada minübüs doldu ve hareket etti. yolculuk için hazırdım ama bir şey eksikti hala: para üstü.

iki yönlü ok iki ucu bok
minibüsteki  para hareketini gözlemlemekteyim, herkes parasını uzattı üstünü aldı. demek ki en son benim verdiğim 50'nin üstünü hazırlayacaktı deneyimli şöfer. kulağımda da kulaklık olduğundan "50 veren kimdi" diye sorarsa ve duymazsam, birisi cukka eder mi paranoyası basmış beni. bu arada kulağımdaki müzikten de nedense vazgeçmiyorum. tek yaptığım uzaktan şöferi kesmek. beş dakika geçti. ben para üstüne çok pis kitliyim artık. bu esnada şoförün dikiz aynasından minibüsün içine soran bakışlarını gördüm gibi oldu. hah, dedim vaktidir, çıkar kulaklıkları burcu. çıkardım ve sorduğunu zannettiğim 50'nin üstü kimindi sorusunu tekrar etmesini bekledim. tam beklediğim gibi soru da geldi:

şoför: 50 lira neresi? (soru tam olarak böyleydi)
ben: burasıııı...

sessizlik.

para üstü gelmiyor. arkamdaki iki kız kikirdedi. onlar kikirdeyince ben düşündüm. acaba değişik bir tonda mı yanıtlamıştım bu basit soruyu. hani "burasıııh agora meyhaneeğesiiiih" güftesindeki "burası" tonunda mıydı? yanıtımı tekrar düşündüm saniyelerde. galiba öyle olmuştu yav çok komik oldu o zaman. neyse. ama neden para üstü gelmiyor hala? kimse istifini bozmuyor. kulaklıkları da takamıyorum. birşeyler ters ama ne? şoför tekrar seslendi:
daha fazla yüz kızarması

şoför: 50 liradan nereye? (tam olarak böyle dedi)
ben: burayaaa!
şoför: ablacım onu anladık da nereye gidiyosun?
ben: haaa... ben şey x'e.

sessizlik.
minibüste çıt çıkmıyor. sağolsunlar, olgun insanlarmış.
yine de nolur nolmaz takmadım bi süre kulaklıkları. sandım ki taktığım gibi kahkahalar patlayacak. gerçi patlasa nolcak. sen de şabana vurup onlarla gülcen kendi yaptığına. bekledim, birisi "kafan mı iyi" diyecekti kesin. bu soru ya şimdi sorulurdu ya da hiç... onu da sormadılar. kitabımı açtım, ne yapıyorsam  daha normal yapmaya çalıştım. kitapları normalde yakın tutarak okurum, bilerek biraz daha mesafe koydum kitapla arama mesela. agora meyhanesini filan düşündüm. nerden nereye gitmiş kafa. para üstü de geldi tabi. 
benim dışımda ortamdaki herkes için konu o değilmiş zaten, hiç o olmamış ki.

25.11.2010

bir romantik film ne kadar gerizekalı olabilir?

işte bu sol yandaki kadar.

"ben ne berbat romantik filmler gördüm" diyene "dur daha beni görmedin" diyen bir film kendisi. gözünü kırpmadan vakit öldürenlerden.

uykusuz gecelerin yeşilçamları

siyah kuşak dikkat edersen
tanınmak istemeyen suçlu rolünde bülent kayabaşı iğrenç sarı peruklu, gizli görevdeki polis rolünde ediz hunu sakallı halde görebileceğimiz (ediz hunu traşsız gören var mı arkadaşım) bi filmmiş eskilerden. filiz akının şakası yok, bi bakıyosun köylü kızı, bi bakıyosun komser bi bakıyosun karateci.

filmin bi yerlerinde kötü adamlardan biri, bir garibanın canına kıymadan az evvel şöyle diyo: 

-senden iyi olmasın, bir arkadaşım vardı. her soruya senin gibi "hiç" diye yanıt verirdi. sonunda bir hiç yüzünden ölüverdi.
dikşın dikşın. (iki el silah sesi)

21.11.2010

sonunu düşünen format atamaz.

bilgisayarıma giren virüsün
yandan bir görünümü
izmir'de son günüm sabahtan beri bilgisayar başında geçiyor. sonunu düşünmeden tıkladığım bir siteden truva atı diye bir virüs kaptırdım bilgisayardan içerü.  yaptığım hatayı düzeltmeye çalışarak geçirdim günü.  ve görüldüğü üzre halletmiş bulunuyorum.


ki benim bilgisayar bilgim tamamen doğaçlama. (burdan format atmayı gözünde büyütenlere de umut ışığı olmak istiyorum sayın dündar) böyleyken nerden geliyor bu ulu orta sağa sola tıklama cesareti bilmiyorum. çevremde ha deyince çağıracağım bilgisayar kurdu, saniyede onbin tıklayabilen bacak kadar komşu çocuk filan da yok yani. kurtlar vadisi pussy'de mi geçiyodu, polat alemdar mı söylüyodu, gücüme gidiyo bu arkadaştan bir özlü söz alıntılamak ama durumumum başka bir açıklaması yok: "sonunu düşünen kahraman olamaz memati. "



hikaye şu: 
giderken götüreceğim dizi bölümlerini ve indirdiğim şarkıları cd'ye yazdırayım derken baktım bilgisayarda nero yok > netten nero buldum > keygeni yok. > keygeni buldum. >> artık bilgisayar yok!! keygen diye tıkladığım truva atı diye bi virüs çıktı. bilgisayarı gözlerimin önünde ele geçirdi. sistem geri yüklemesi bile yaptırtmadı bana hayvan. bilgisayarcı bir arkadaşı aradım, gelirim ama geç gelirim dedi. benimse vaktim yok, yarın gidiyorum.
bişeyler yapmam gerekiyordu.

insan zora girince kendinde bilmediği yetenekleri keşfediyor. o filmler hep gerçek! düşmekte olan uçağın içindeki "ama hayatımda hiç uçak kullanmadım ki" diyen ve sonra sağsalim yere inen o kahraman pilot da benim. olabilirim. aşık olup terkedildiği halde "ama ben ilişki yürütemiyorum ki" deyip yakın gelecekte yine aşık olacak olan da benim. olabilirim. 

bu doğaçlama bilgimle, iki parmak klavyemle format atmışım, motherboardları ağlatmışım, ne yalan söyliyim bayram tatilini böyle sürpriz bir finalle bitirmek iyi geldi doğrusu.özgüvenimi perçinledim.

şimdi bi tek sorunum kaldı: bu giderken götürmek istediğim şarkıları ve dizi bölümlerini cd'ye nasıl, hangi programla atıcam?? bakıcaz bi çaresine. 

az önce scrat aradı ve aramızda şöyle bir diyalog geçti:

scrat: bitti mi bilgisayarla işin? geliyorumben bırak artık şunu.
ben: ya sorma format atttım ama nero hala yok, sende nero'nun setup'ı var mıydı? varsa getirsene nooolur..
scrat: bir bakayım. bende herşey kurulu gerçi. 
ben: aa ama dur olmaz, benim bilgisayar windows 6 oldu format atınca. nero kurulamıyo. seninki de windows 7 dir zaten. boşuna getirme, olmaz.
scrat:  vindows 6 hangisi ki?
ben: 7'den önceki.

anafikir:  bende ve en yakın çevremdeki bu bilgisayar bilgisiyle ben atabildiysem format, herkes atar. elini korkak alıştırma. F8' e basıyosun güvenli moda geçiyosun, ondan sonra o yönlendiriyo zati.

19.11.2010

ibrahim, bir şiiri beş gündür anlayamayan şapşal kim

bir şiir var.
yani varmış, 
ben sonradan, bir türk filmi vesilesiyle öğrendim varlığını. şiirin okunduğu bölüme tv'de tesadüf edince farkına vardım. adam gibi kulak verince  elimden düştü şişler, örgüler. tv olunca geri de alamıyosun artık. o an aklımda kalan son dize:
"ibrahim, gönlümü put sanıp kıran kim?" 
 
bu son söz zaten başlı başına benjamin biolay iken, o son sözden öncesinde de çok acayip bi film dönüyor şiirde, ama tabi ki  dizeler uçmuş gitmiş, kafada öyle bi hava kalmış. 
naparsın 
koşarsın google'a. dersin böyle böyle:  
asaf halet çelebi + ibrahim  + put
 
"ibrahim"miş şiirin adı. başladım okumaya. okudum bitti. anlıyo gibiyim ama tam olmuyo. hz. ibrahim kimdi? buhtunnasır ne lan? o ilk kıta nasıl öyle çarpıcı? ya son satır nası dağıtıyo ortalığı? hz. ibrahim'i kurcaladım biraz. buhtunnasır'ın nebukadnezar da denilen babil kralı olduğunu öğrendim. hani sevgilisi semiramis'e asma bahçelerini inşa eden. tamam ibrahim maneviyatı temsil ediyo, buhtunnasır boğazına kadar dünyevi bi terbiyesiz. kral olmuş ama adam olamamış. anladık. ibrahimin tarihteki en şahane ayarlardan denebilecek put kırma hikayesini okudum.  

kabeye giriyo bu, o zaman her bi taraf alabildiğine putluk...  bir baltayla kırıyo bütün putları, en büyük puta ellemiyo, putun eline asıyo baltayı çıkıp gidiyo. sonra geliyo putperestler, ibrahime diyo maceraperst misin ulan niye kırdın putları? ibrahim de diyo ki balta en büyük putun elinde ben yapmadım o yaptı. putperestler, olur mu öle şey ibrahim, onlar put! ibrahim de bunun üzerine ne dese beğenirsin? kazanın doğurduğuna inanı.. yok pardon karıştı, tapıyonuz ya işte niye kırmasın filan diyo. bu laftan sonra moraran putperestlerle ilgili bi bilgi yok. işte bunları bu şiir vesilesiyle öğrendim. buhtunnasır'ın da mesela yahudileri kudüsten kovduğunu filan. esktra hikayeler de aldık. bi dünya şey öğrendik ama şiirle ilgili adamakıllı analiz yok. işte bu şiiri araştırayım derken buralara gittiysem demek ki daha önce de aynı sebeple denk gelmemişim dedim. 

ya sen ne diyorsun? ikinci gün sabah uyandım yine aklımda bu şiir. te allaaam dedim, nolcak bu halim. anlayamazsam çatlıcam. gittim şiirle ilgili makale yazmış bir profesör buldum netten. ankara üni.den. ona mail bile attım, makalenizi gönderebilir misiniz ulaşamıyorum, ulaştıklarım da hep dini göndermeli filan diye. ertesi gün şakkadanak yanıt geldi profesör doktordan: iş bankası hesap numarasını göndermiş, 10 tl karşılığında yollucakmış o makalenin de olduğu kitabını. kitabı napayım bi makale be! kopyala yapıştır iki dakka. hiç işim yok gitçem bankalara, vazgeçtim. bi başka makale buldum yine şiirle ilgili onu da bi tuğgeneral yazmış (!)  okuyorum, bi yerden sonra gülme geldi bana, çünkü mesaj kaygılı general abimiz, şiiri bırakmış herşeyden bahseden adam olmuş  bi yerden sonra. maceradan maceraya koşuyoz yani şiir yüzünden.  edebiyat örtmeni bi arkadaşım var ona sordum, buluşçaz yarın. zaten beş gün oldu evire çevire çözdük biz kardeşimle az buçuk. 

neymiş ulan şu şiire gel diyosun, geliyorum bi dakka canım.
şiiri duyduğum film acı aşk. sırf senaryosu onur ünlü'nün diye açıp izlediydim. ilk izlediğimde demek kendimi verememişim filme ki, atlamışım şiiri. ikincisi işte bayram ekranına bakarken oldu annemle. zaten şiirin geçtiği yere kadar izleyip nette aldım soluğu. yalnız helal olsun bak onur ünlü'ye. seviyorum keratayı. o filmde o şiir okunmasa ben ömrü billah hz ibrahimi merak etmicem çünkü. nebukadnezar'dan da ancak matrix'i tekrar izlersem haberim olurdu. o da beni şiire götürmezdi. şiirin sahibi asaf halet çelebi'ye ise liseden aşinayım, o kadar. böyle sağa sola serbest gönderme yapan alt yapısı iyi sinemacılara ihtiyacımız var diyerek sosyal tespitimi de yapıp tamam be şiire geçiyorum:

ibrahim şiiri şairin bu kitabından
İbrahim

ibrâhim
içimdeki putları devir
elindeki baltayla

kırılan putların yerine
yenilerini koyan kim


güneş buzdan evimi yıktı
koca buzlar düştü
putların boyunları kırıldı
ibrâhim
güneşi evime sokan kim

asma bahçelerinde dolaşan güzelleri
buhtunnasır put yaptı
ben ki zamansız bahçeleri kucakladım
güzeller bende kaldı

ibrâhim
gönlümü put sanıp kıran kim


bi kere ilk kıta zaten yemiş bitirmiş bütün hikayemizi. hepimizin.
ikinci ve üçüncü kıta adamı zorla tanrı inancına götürtüyo olabilir ama ben hala alternatif dindışı bir yoruma kasıyorum. derken sön kıta yani dize/soru çok acayip işte... benim yorumum şu, şair "ben ki zamansız bahçeleri kucakladım" diyo ya, yani ben ki diyo (benim allah belamı versin şu analize bak) aslında nerelerdeyim, sevdiceğim beni anlamadı, içi boş ya da değersiz put zannetti gönlümü. ibrahim sen iyi bilirsin bu işleri diyo, o yüzden ibrahimi seçmiş zaten meramını anlatmak için. niye böyle olduk biz bununla diyo. (ve yine okurun taze kuyruk acısı fırlıyo burdan evet) bak şiirin başında nerden alıyo nereye getiriyo lafı yaa...  ve başta içimde derken sonda gönlümde sözünü seçmiş dikkat edersen. demek ki farklı.  buzdan evin güneş karşısındaki çaresizliği, buzdan eve şairin içine kapanışı dersek güneş sevdicek olur mu? "güzeller bende kaldı" kısmı ise kaldı öyle, hala dindışı tam bişey bulamıyorum.

şimdi kimse kalkıp da "ne kasıyosun, kabak gibi tanrı inancı var dinsel bi şiir işte" demesin bana  valla atarım klavyeyi kafasına.  öyle olmazsa çok güzel olacak çünkü.

hayatımda ilk defa bir şiir günler boyu (5 gün) düşündürdü beni. valla güzelmiş. böyle düşündürcek şiirler bulsak hep. nadir ezberlediğim şiirlerden biri oldu ayrıca. bir diğeri cemal süreya'dan "üstü kalsın". o da başka bir yazıya kalsın. zaten buraya kadar okuduysan dişimi kırarım.

şair burada kıçındaki tekme izine seslenmiş

Bi rahat durabilseydin hayatımda,
Bu bayramda keşfettiğim,
yeni şarkılar dinletecektim sana.
Biliyorum, köpek gibi de sevecektin.
Dulce pontes, jim noir, pauline london mesela.
şiire yabancı isim koyunca
daha havalı oldu mu acaba.
ve sen, ah sen sen, terkedip giden
Şimdi mırıldandığın ve elinde kalan
Kol düğmeleri barış manço’dan
İki düğme iki ayrı kolda
bizim gibi ayrı yolda

16.11.2010

izmir; kaldığın yerden devam et...

S06E04

"otobüste manyak bir insan göremiyorsanız, o sizsiniz demektir"

Ted Mosby


izninizle bundan sonra otobüs yolculuğu yapanı ziksinler diyerek başlıyorum. yani tabi bayram münasebetiyle biletleri gidiş dönüş aldığım içün dönüş yolculuğundan sonrakinden itibaren ziksinler diyorum. almış bulunduk bi kere. 

böğk!
yollar git git bitmedi, yandaki ikili koltukların tamamını tek bir aile almıştı sanki. sinirli bir baba,  ezik bir anne ve  6-7 tane irili ufaklı çocuk. hepsi aynı kadından mı bilmiyorum. en büyüğü 10 yaşlarında bir kızdı. ellerinin içi kınalıydı. bu eli kınalı kız çocuklarını görünce hep bana çok sıkıcı bir çocukluk geçiriyormuşlar gibi gelir. onun yerine sıkılırım geçen zamandan, olan bitenden, onlar yerine bir an evvel büyümek isterim. zaten kına kokusu bana sıkıntıyı çağrıştırır direk. çocukken bir kına gecesinde istemiştim hayatımda ilk ve son defa. sürmüşlerdi, ellerimi de sarmışlardı tülbentle. boks eldiveni gibi. yıkasan da çıkmıyomuş filan ilginçti. beklemesi heyecanlıydı. ama ya sonrası. avuç içi teriyle karışan o mayhoş kına kokusu o kadar betti ki, sürekli koklama tepkisi yaratmıştı bende. işlem tamamlandıktan, eller yıkanıp ben bir süreliğine o kınayla lanetlendikten sonra nasıl bir işe bulaştığımı anlamıştım. otobüsteki kızı sahip olduğu kınası ve berbat ailesiyle bir kaç dakika böyle inceleyip, kafamda hikayesini yazıp bitirdikten sonra üç tane film taktım, kulaklıktan film sesi duymaktan kafam kazan ben kepçe oldum. robin hood'u izlemek de otobüse kısmetmiş. iyi ki. ben hayatımda bu russell crowe kadar apaçık tıkı şevket olup da bu kadar paraya üne kavuşan başka insan görmedim. piknik tipten karizmatik kahraman olur mu lan? piknik tip, pikniğe gitmeyi seven neşeli bir nedim sabandır işte. aman neyse ne. 

geldim izmir'e, evcaazıma.  tokuştuk bizimkilerle. herkesi iyi gördüm fakat içine marvin kaçmış kedimiz arif'i kilolu buldum.  

ve insan nasıl da hemencik uyum sağlıyor bulunduğu ortama değil mi cemşit?
bundan altı ay önceki günlerden birine dönersek benim istanbul'da yepisyeni bir hayat kurmak üzere yola çıktığımı görürüz. ki konu bu değil. konu, o günden öncesi: yani yaklaşık bir buçuk yıl kadar süren gönüllü işsizlik süreci. şimdi düşünüyorum da saysan 500 gün filan eder ama aslında 1 gün gibiydi. hepsi neredeyse aynıydı. milyon tane dizi, artık yönetmenine göre festival havasında izlenen filmler, şarkılar, biraz deryalı günler, biraz haberler, ev temizliği ve örgü, olabildiğince az insanla temas... özlenen bir aylaklığın ölesiye geberesiye çıldırasıya yaşanması.
sonra?
sonra nolcak, burak kut'tan gelicek duygusal bi çalışma, ve  yaşandı bitti haydi zıpla diycek, bavullar toplancak, anne ben gidiyom denecek.

lily'nin intikamı
bu sabah uyandım. nerdeyim ben, karşımda yatan kim. sonra topladım kafayı. evdekilere gelmeden önce kaçırdığım bazı dizi bölümlerini, filmleri emretmiştim, indirilsinler diye. indirilmişler. ailecek kahvaltı ve bayramlaşma hikayesinden sonra geçtim odama.  herşey bıraktığım gibi duruyor odamda.  ısmarladığım izlenecekler indirilmiş, klasörlenmiş. hangisinden başlasam. tabi ki how i met your mother...

peşpeşe taktım bölümleri. hiç sıkılmadan izledim son 6 bölümünü. yine sanki tanıdıklarımmış gibi oldular. diziyi fazla kaçırınca sanki onlarla yaşıyomuşsun gibi'lik geldi bana. en beğendiğim bölüm subway wars adlı  4. bölüm oldu. o neydi ya, kendimden geçtim gülerken. gülürken. gülerken miydi lan, yabancılaştım şu an. dolapta taaa geçen kış yarım bıraktığım örgüyü buldum, birazdan onu alıcam elime. sonra mad men'in bu sezondan izlemediğim son üç bölümünü takarım. sonra yatarım.

yani sanki hiç gitmemişim gibi, onu diyorum. 

13.11.2010

film hakkında film dışında her şey

filmlerden gündelik hayat hakkında püf noktaları öğrenmenin hastasıyım. çoğu uygulanabilir olmuyor ama izlerken o anda güzel oluyo. mesela persepolis'te küçük kızın babaannesinin memeleri yaşlı olmasına rağmen yuvarlak ve diriymiş, kız soruyordu "babanne nası böyle bunlar," babaannesi de püf noktasını söylüyordu: her akşam içi buzlu su dolu taslara batırıp on dakka bekletiyomuş. ertesi gün düşününce teyze manyakmış diyosun, bunun kışı var ayazı var, doğalgaz faturası yüzünden her daim kısıkta çalıştırılan kombisi var, kim batırcak buzlu suya memelerini? ama işte izlerken o an sanki memeleri kurtarmanın yolunu bulmuşsun gibi oluyo.

bu filmde de doğal yollardan tedavi edici kadın, esas kızın dizlerini kontrol edip kıza dedi ki, "uzun süredir seks yapmamışız?" beriki şaşırınca açıkladı kadın: uzun süre seks yapmayınca dizler kuruyormuş. gerçi bunun insana ne faydası olur? uzun bir süredir seks yapmamışsan uzun bir süredir seks yapmadığını biliyosundur zati. insan dizlerini yoklayıp hımmm bayaadır seks yapmıyorum der mi demez. ama olsun yine de arkadaşlar arasında, yaz mevsiminde filan bacaklar çıplakken dizleri kuru olana ne zamandır seks yapmıyosun sen deyip hava atılabilir. o da ay nerden anladın kız filan der, dizlerin kurumuş baksana dersin. o nassı yani der gibi bakarken sen başını çevirip başka şeylerden bahsedersin, çok havalı olur.

filmde bir iki güzel cümle de vardı da uçtu şimdi aklımdan. zaten sıkıcıydı söyliyim. sinemada izlemeyin, yapacak daha iyi bir şey yoksa evde izlenebilir. ha bi de kocakafa javier bardem seven kadınlar için ilgi çekici olabilir. bizim ytong şefi seviyo mesela bu adamı. ama javier'i beklerken dayanamadı uyudu o. (diyorum bayaa bayık film)

bu ara izlediğim, okuduğum bütün aşk hikayelerinde(gerçi bu aşk filmi değildi esasen) neden acaba bütün ısrarcı erkek karakterlerde kendimi buluyorum? evet evet ona soruyorum bunu, terkedene. bütün mırın kırın eden, sevmekten korkan kadın karakterler de ona benziyo. kürk mantolu madonna'yı da aldıydım, ayrıldığımız gündü. o okuyordu o sıra bu romanı ve ilişkimizin akıbetini konuştuğumuz daha önceki bir akşam romandan satırlar söylemişti bana. romandaki maria puder, raif efendiye, korkak erkeklerin sevilmeye değer olmadıklarını söylüyormuş da, benimkini de üzmüş maria puder'in bu sözleri. az bile demiş. ben de ayrıldığımız gün alıp ayrıldıktan sonra okumuştum romanı. ve ne acıklı ki, başlarda maria puder'le özdeşleşirken romanın sonuna doğru bir baktım ki, ohoooo ben bu hikayenin maria puder'i başlayıp raif efendisi oluyordum okudukça. allah sonumu benzetmesin. neyse, bu çarpık özdeşim kurmalarım da benim terkedilenlik hassasiyetlerimdendir deyip geçelim. 

yaa hepsini geç, julia roberts yaşlanmış be. eee, kolay değil bir nesil richard gere'larla julia roberts'lerle, kevin costner'larla büyüdük. onların yaşlanması demek benim yaşlanmam demek. he ben holivud yıldızlarından anlıyorum yaşlandığımı. öyle demiyorum da yani izlerken insanın aklına geliyo koskoca julia roberts bile yaşlanıyosa filan diyosun yani. al pacino mesela. bütün son dönem filmlerinde artık uykudan yeni pörtlemiş gibi bakıyor artık, kimse kusura bakmasın ama yaşlılık al pacino'da afyonu bi türlü patlamayan sabah mahmurluğu ifadesi yaptı bayaa bi. 

bu uyduruk filmin kitabı da amerika'da peynir ekmek gibi satmış. nesi satmış? bir kere daha anladık ki bu amerikalılar ananemin deyişiyle ayı görüyo aya tapıyo güneşi görüyo güneşe tapıyo.

son not: filmde barney stinson'un the naked man'ine gönderme var hahaha.





12.11.2010

çoğunluk


bir yaşam tarzının,hepimizin tanıdığı bildiği bir aile örneğinin belgeseli gibi olmuş bu.
sinema olmamış canım.
her tarafından mertkanlar fışkıran bir ülkede ilgi çekici bir iş olmuş tabi. ama abartılmış biraz lütfen.

7.11.2010

hani marjinal bizdik?

az önce sondan bir önceki sigara molasında arkadaki sigara odasında oturup türk kahvelerimizi içerken oldu. ne olduysa. laf nasıl oldu hatırlamıyorum kılıç kuşanmaya değil de, yok o kadar değil de, normal at binmeye geldi. nerden geldi. istanbul trafiğinden. dün kadıköy'ü kocaman bir film stüdyosuna döndüren yoğun sisten, vapurların çalışmamasından girdik, istanbul'da herkesin arabası olacağına atı olsa filan dendi, nedense daha kolayı motosiklet gelmedi kimsenin aklına. ama normal, haftanın son iş günü, mesainin son saatleri, kafalarda artık değişik çalışıyo. ata binmenin çok güzel bişey olduğu, atların da ne asil hayvanlar olduğu, kimler binmiş kimler hiç binmemiş  filan konuşuluyordu ki, işte tam bu esnada bizim kendi halinde, evli, bir çocuk babası, çok efendi, yıllardır burada çalışan hizmetli abimizden şöyle bir cümle çıktı:

- ben ata çıplak binerim!

hay allah!
tabi attan bahsediyomuş çıplak derken.. o bile kötü de artık yani neyse oldu bi kere.

5.11.2010

meğersem ytonglar'ın şefiyle ev arkadaşıymışım.

inşaat mühendisi ev arkadaşım, bazı akşamlar işten döndüğünde o gün başından geçenleri anlatırken, benim, hayatında hiç şantiye ortamında bulunmamış bir insan evladı olduğumu unutabiliyor. olabilir. insanlık hali. zaten olsun da. böylelikle hiç beklemediği yerlerden sorular gelebiliyor kendisine. çünkü "günün nasıl geçti hayatım?" tarzı tipitoş soruların yanıtları diyebilcaamız mesai hikayelerinin bellekteki ömrü, anlatılma süresi kadar.  nitekim ben hikayeyi bütün iyi niyetime rağmen götünden anladıkça çok güzel oluyor.

dün akşam yine böyle coşkuyla başından geçenleri anlatırken bu sefer tedbiri de elden bırakıp gizli kimliğini ifşa etti. bak ifffşşşa etti diyorum çünkü olay bomba!
anlatıyor işte bu;
şantiye şefi "ytongların üstü örtülsün" diye talimat vermiş de, bizimki de "onlar zaten yağmurlu havada geldiler buraya" demiş dışından. içinden de "ne mantığı var gerizekalı, zaten ıslaklar" diye sokmuş lafı. ...falan böyle anlatıyor, derken ben takıldım oraya. ytonglara. kimdi bunlar? nasıl bir ırktı? üstü örtülsün falan dendiğine göre ufak tefek canlılardı, star wars'taki ewok'lar gibi mi jawa'lar gibi miydiler? inşaat işçisi olarak mı kullanılıyorlardı? emekleri ucuz muydu nispeten? yağmurda kalınca zayıf mı düşüyorlardı?...

(iş arasında yazış. yabancılaşma ve mallık. nerde kaldıydık?)

neyse ben hikayeden her anlamda koptuğum için (dün dinlerken bugün yazarken) ortayı yaptım direk:
- bu ytonglar kimler? sen mi sorumlusun onlardan?

önce cevab veremedi, ben hala soran gözlerle bakıyordum, kızcaazın gününün nasıl geçtiği konusu da piç olmuştu. neden sonra omuz silkti: "evet, türk ytonglarının şefi benim burcu" dedi. bu itirafla önce titreme geldi bana, ezel'deki cengiz gibi "haddi beh! haddi beh!" diyormuşum bilincimi kaybetmeden az önce.   kendime geldiğimde anlatmaya devam etti, anlattıklarıyla iyice sarsıldım diyebilirim. dediğine göre bayrakları bile varmış. sarı siyah. inşaatçı bir ırkmış bunlar. aramızdaki tek fark, bizde kana kırmızı rengi veren madde vişne suyuyken onlarda şeftali suyuymuş. yoksa onlarda normal bizim gibi. 

Google'da ara:  Ytong
haberdeki türk ytong benim ev arkadaşı işte. hiç der misin.

3.11.2010

yalnızlığın hafifletici hali

yalnızlığın iyi gelmesi hikayesi var ya... can sıkıcı ya da yoğun denen türden bişeyler yaşamak durumunda kalırsın, azalarak bitmek üzereyken ya da bitince, dur bi kafamı dinlemem lazım benim biraz dersin. insanlardan uzaklaşırsın, işten eve evden işe bi insan olursun. -olunur yani. filmlerde, romanlarda böyle tipler vardır. başından geçenleri dış ses olarak anlatan adamlardır kadınlardır bunlar. karşıdan bakınca sıkıcıdır sanki hayatları ama onlar memnundurlar ya da nötrdürler. (ve hatta genellikle bu filmin ya da kitabın başıdır...! lan? kendi ürettiğim benzetmeden umutlanasım geldi şimdi. yoksa asıl hikaye yeni mi başlıyo? (yokk ya, bence ben sorunlu filan değilim, kafam hep umutlu çalışıyo bak yalnızlığı anlatmaya çalışırken bile)

ha evet. ben bu tiplere inanamazdım. bu "biraz yalnız kalmam lazım" diyen kasıntı tiplere. insan kederliyse,  derhal insanların arasına karışması gerekirdi. kafayı dağıtmalıydı. bu da ancak insanlarla mümkün olabilirdi. dostlar, arkadaşlar en çok da böyle zamanlar içindi. şimdi acı acı gülüyorum kendime, nekkadar kütkafalı bir insan olduğumu farkediyorum.

hayatımda ilk defa olarak yalnızlık iyi geliyo. arkadaşlar boş bırakmıyorlar,  ya telefonlaşmalar ya buluşmalar... herkesin ezberinde olan genellikle böyle zamanlarda kişinin yalnız bırakılmaması gerektiği çünkü: oyala, dinle, teselli et, güldür, gıdıkla, elle, kikirde, abartma... yani ben de onların yerinde olsam öyle yaparım, ne bileyim bi faydamız olsun filan derim. halbuki iş öyle değil. beni bu durgunluğa, yılgınlığa düşüren hikayeyi genel itibariyle bildiklerinden, ben arkadaşlar yanındayken, yalnızken ki burcu'dan çıkıyorum. o bitmiş hikayenin aşık burcusu geliyo birden. bi mahsun havalar böyle, çekilir değil valla. kalbi kırık, kendine güveni  kırık, aşka inancı bitik tipitoş  bir kadın. yalnızken düşünmediğim kadar düşüncelere dalmalar... konu hakkında konuştuğum da yok. zaten içimden gelmiyo konuşmak, konuştukça sıkıntı ele geliyo çünkü. öte yandan başka şeylerden de bahsedebilir durumdayım rahatlıkla. ama bu sefer de arkadaşlar konu kabızı gibi karşımda. ben de zaten havaya girdiğim için durgunlaşıyorum hepten. moda giriyorum. filan derken basıyolar beni aaabi. aaayhh...

şimdi yalnızken başka. bazen saatlerce aklıma gelmiyo. geliyosa da kısa devre gibi bir iki cızırtı cozurtu ediyo, sonra başka bişeylere atlıyo kafa. demek böyle oluyormuş yalnızlığın iyi gelmesi. yalnızlık iyi geliyor bu ara bana. her şeyin bi şeyi var demek ki.

20.10.2010

okyanusa karışan şair

taaa ergenlikten muzdarip olduğum,  "n'oluyoruz ulan" dediğim işkilli zamanlardan, yardım etsinler diye sarıldığım romanlardan şiirlerden bugünlere kadar aklımda kalan bir kaç satırdan biridir arif damar'ın şu kısa şiiri:






"bir damlasıyım okyanusun, 
ama okyanusum..."

"ne film dönüyo burda" sorusuna arifane bir yanıttı, sakinleştirmişti beni o zamanlar.


17.10.2010

hakkaten kalabalıkmış!

böyle bi karikatür vardı selçuk erdemindi sanırım. iki tipitoş türk ölüp cehenneme gitmişler ama antik tiyatro gezer gibi bir halleri var. ilerde bi bekçi zebani türklerden sıtkı sıyrılmış havada dinliyo bunların muhabbetini. biri diğerine, eliyle kefeninin yakasını silkeleyip kendini yellemeye çalışırken diyo ki: hakkaten sıcakmış!

ben de istanbul'un keşmekeşi klasiğini bugün az evvel dilim döndüğünce anlatmaya çalıştığım karikatür komiği gibi yaşadım. işten çıktım. sanıyorum hem bir cumartesi akşamı olması hem de sonbaharın son günlerini yaşıyor olmamız nedeniyle canını seven kendini dışarı atmıştı bugün. atmıştı atmasına ama peki nasıl ve saat kaçta içeri girecekti? beğendi mi yaptığını peki? baktım valla pek sallayan da yoktu keşmekeş filan.

boğadan aşşa sallandım rıhtıma. önce otobüse baktım şöyle yan gözle, kıyamet gibi kuyruk. hiç düşünmedim bile direk minibüslere yürümeye koyuldum. minibüslere doğru giderken benim binmeyeceğim minibüs duraklarında muazzam kuyruklar gördüm ki, derhal kaçmak elzemden başka bişey değildi. dedim ne bu insan sürüleri yaa. ne bu kara ütopyalardan fırlamışçasına insan manzaraları... o sıraydı sanırım içimden hakkaten kalabalıkmış diyesim geldi işte. sonra bir döner bakarım ki aynı allahın yanına çıkmış kuyruktan benim durakta da var. dedim zaten canım sıkkın uykusuzum yorgunum atla taksiye neyse parası verirsin nedir yani. ben sanırdım bu minibüs kuyrukları 1970 lerde türkan şorayın sultan filmini çektiği yıllarda, çiçek abbas 'ta filan kaldıydı. kararsızlığım yüzünden yine de kuyruğun sonuna geçerek ihtiyatlı davrandım. hayat bir rezillikten başka bişey değildi orada. öyle dururken peşpeşe üç minibüs geldi aldı sıradaki civcivleri tıka basa. üçüncü minibüsün arka dörtlüsünde cam kenarına denk geldiği için içi imkanlar dahilinde sevinçle dolan bir civcivdim ben de artık. ki çilem dolmamıştı.

trafik vardır diye açtım kitabımı -ki ismi manidar: "benden selam söyle anadoluya". kitabın ismi şöyle devam edebilirdi rahatlıkla "buralar bok gibi"- taktım müziği kulağıma. kendimi dehşet bi trafiğe ve kafadan iki saat yola hazırladım böylelikle. derken E-5'ten giden ve takılmadan giden o minibüste kendime göre artık gelmişimdir diye düşünerek ineceğim yeri sorduğumda şoförle birlikte yolculardan bir kaç terbiyesizin de "o hooo" dediğini müşahade ettim. sanırım bu "orayı epey geçtik abla" demek oluyordu. naparsın inersin karşıya geçersin, geldiğin yolun bi kısmını geri gidersin. (eve yeni taşındığımdan ve yer yön fukarası olduğumdan şaşırıyorum hala ineceğim yeri) bindim tekrar minibüse bu sefer aptal civcive oturmak yok tabi. tıklım tıkış ... envai çeşit koku... bu sefer tetikteyim inmeye fokuslanmışım. indim o bet durakta. gerçekten çok çirkin olan o üst geçitten geçerken bi ağlama geldi bana. bana da böyle teklifsiz geliverir ağlamalar. hele de regl öncesi sonrası. çok ağlamadım öyle iki damla yaş. insanlardan da tırsıyorum E5'lerde ağlanır mı. nerdeyim, nerden geldim nereye gidiyorum, izmire mi dönsem, dün gece ne üzücüydü, bugün ne yorucuydu, hayat ne kadar tuhaftı filan eve vardım işte.

ha bu arada sinirlerimi bozup ağlamamı tetikleyen, son bindiğim minibüsteki cengiz kurtoğlu müziği olabilir. yok ulan dokunaklılığından değil, bilakis kepazeliği tamamlayan bir film müziği oluşturmasından. bence bu minibüs şoförlerini tek tek alıp döve döve klasik müzik dinletmek lazım. matah bişe olduğundan değil sırf intikam için.

16.10.2010

"mandal"lara yaptığım tuhaf açıklamalar

diyorum ki,
yaşam, yaşandığı haliyle, tüm oldu bittisiyle dünyaları alan şu bellekte durabildiği için de trajiktir. sırf  "nerden fırlatılıp nereye gittiğimiz muamması" değil yani yaşamı trajik yapan.


birgün bütün aleladeliğinin ve kaydadeğmezliğinin altını çizmek için,
kendi koşullarına sıkışmış bana benzerler adına "biz de vardık" demek için durduk yere,
otobiyografimi yazıp yayınlarsam
adını "mandallara yaptığım tuhaf açıklamalar"  koyucam. ben o mandallardan kendime küpeler yaptığım için yaşadım yaşıyorum zaten şu hayatı.

bi de "mangal"lara olan hayranlığım var her daim. mangallara imrenişim.
yaşamım mandallara yaptığım tuhaf açıklamalar ,bu açıklamaların etkilerini gözlemliyim derken bulanma, mangallara imrenme ve kendime göre çat pat mangalca dilinde düşünmeyle geçmekte hala ve tüm saçmalıklarım mazgallardan sızıp inmekte morcivert bilinçaltıma. mongolluğuma ise diyecek yok.

12.10.2010

abi seviyosan git konuş bence - 2

haaa masaya vurdun yumruğunu, yok mu dedin şöyle dört başı mamur, adam gibi eksiksiz gediksiz bir film? olmaz mı güzel kardeşim. bir arjantin-ispanya ortak yapımı mesela: El secreto de sus ojos. film gibi film.

sonuna kadar heyecan uyandıran anlatımı, oyuncu performansları, esprili dili, muhalefeti, romatizmi, tek plan çekimlerdeki başarı (neydi o stadyum sahnesi öyle),güzel kamera kullanımı filan derken daha bitmedi, müzikleri de kat işin içine. vallahi on numara film. yönetmeni Juan José Campanella imiş. takipçisi olmak gerek bu adamın.

bu filmin aşk hikayesi kısmının da özeti aynı: abi seviyosan... biliyosun işte.

abi seviyosan git konuş bence...

dün, tarafımdan pek de hararetle beklenmeyen bir tatil günüydü. uyandım, iki saat kadar oyalandım yatakta, daha da yatardım ama düşünmenin sonu yoktu, bitmiyordu. kalktım bari.
ne yapabilirdim mükellef bir kahvaltıdan başka? bir iki gazete alırdım, gazateler bitince bi film takardım. çıktım alışverişe, yarım kilo salatalık, -evde domates var- yarım kilo peynir, indirimden bi nutella, bi hürriyet bi cumhuriyet bi ekmek. günlük süt bulamadım. greyfurt mevsiminin başladığını gördüm. almadım ama. kim taşıcak şimdi. boşver sonra.
döndüm eve. kahvaltı hazırlarken bi türk filmi takayım dedim, ses olsun bana bi yandan. baktım, son ders: aşk ve üniversite diye bir film varmış. afişinde ferhan şensoy'u görünce ,aaa böyle bi filmi mi varmış, tamam dedim bu olsun. başladı film, başladım ben domatesin kabuklarını soymaya. film ilerlemekte, ben artık kahvaltı masasındayım. hem izliyorum hem yiyorum. kahvaltı dediğin en fazla 15 dakka. ve zaten sigara tellendirmek içindir yemek. aldım gazetelerimi, çayımı, laptopu geçtim içeri. gazeteler beklesin, film iyi gidiyor, hele bitsin.

derken filmde mutlu sona bir türlü eremeyen, ertelenen aşk hikayeleri. hadiiii... önce doldu gözlerim. sonra çok sürmedi, katıla katıla ağlamalar geldi. film iyi, güzel de öyle çok da şahane değil şimdi. ferhan şensoy harika ama bütün oyuncular ferhan şensoy gibi de değil hani. ortalama bir filmle bu kadar ağlıyorsan vardır bi derdin. var işte. bi de bakıyorum ki kendime şöyle, ulan çok komik görünüyorsun diyorum . diyorum ama filmi, ağlama geldikçe durdurup biraz ağlayıp devam ettirmekten başka bişey yapamıyorum. öyle ağlıyorum ki konuşulanları duyamıyorum. bi de evde yalnız oldun mu çok salıyosun beaabi. al sana, sürpriz bir şekilde kurbağa olmanın hikayesi bir öğleden sonra...
ha son not olarak ekliyim, o kadar ağlayıp zırlamam bile durul bazan adlı itici şahsiyete tekrar uyuz olmamı engelleyemedi, filmin en tipitoş yanı bu adamdı  bak.

5.10.2010

ışığın arkasındaki


".../ O zaman, nedense, insanın tanrıyı görmeye katlanamadığı için ışığa ihtiyaç duyduğu gibi tuhaf bir fikre kapılıverdim. Karanlık, tanrının ta kendisiydi. Size şahdamarınızdan daha yakın, her yerde olan ve gören, her zaman sizi sarmalayan başka kim olabilirdi ki? Siz onu göremezdiniz çünkü ışığın arkasına saklanırdı."

Alper Canıgüz 
Oğullar ve Rencide Ruhlar'dan...

30.06.2010

günün sayısı 3

bugün 30062010... bendeniz günlerin tarihlerini toplama falcısı. gülüyor insanlar buna. 3 benim doğum günü sayım. ordan çıkarıyorum kendimce bişeyler bugün üzerine.
bi kere benim kadar kararsız bir havada geçiyor gün, yağmur bir yağıyor bir duruyor. güneş açmışken gök gürlüyor. sabah bir takım işverenlerle gayet olumlu temaslarda bulundum ve yarına iki randevu kaptım.  ve daha öğleden sonrayız... çayım sigaram yanımda, in the mood for love soundtrack'inden harikalar harikuladesi blue'yu dinliyorum şu anda...

sabah beşbuçukta uyandık terasta dolanan karga sesleriyle. uyandığım gibi gülecek birşeyler aradım kafamda. arada oluyo böyle bana. bulamayınca uydurdum bişeyler: hayatımda büyük olasılıkla hiç açmayacağım bir bara isim buldum; "isim kıtlığında açılan bar"dı bu. bunun ardından kıçımı dönüp biraz sessiz kaldıktan sonra  yine aynı dakikalarda, hayatımda şok olduğum zamanları gözden geçirip çok üsturuplu şok olduğumu farkettim ve kendime "şok terbiyecisi" ismini aldım. son olarak, kitaplığımdaki bütün felsefe kitaplarını (tam bunu düşünürken gözümün önüne john locke'un insanın anlama yetisi üzerine isimli kitabının kapağı geldi) çok çok yaşlanınca okumaya karar verdim. son sözleri "hımmmm..." olan ihtiyar bir kocakarı olarak hayal ettim kendimi...

corciyanus'a söyledim uydurduklarımı, o ise tüm bunlara karşılık, sabah yüz yıkamanın bir anlamda uykudan ayrılmak olduğunu ve bunun onu hüzünlendirdiğini söyledi bana. ben de onun deliliğin sınırlarından sakin ve salına salına gelen bir kadın olduğunu belirttim. 

sonra kalktık mükellef ötesi bir kahvaltı hazırladık, corciyanus yaptığım omlete hayran oldu ama yine de yedi. hayranlık duygusunun nasıl da şiddet içerdiğini böylelikle bir kere daha müşahade ettim. şimdi o çalışıyor ben tıkır tıkır yazıyorum. ve hatta yolluyorum.

21.06.2010

"mekan nerde" diye sorma, en son nereye koyduysan orda!

yaşım oldu otuz, nihayet o yıllardır kafamda evirip çevirdiğim tuhaf ve rahatsız edici sözcüklerden anlamlı bir cümle kurabildim. cümle şu:

"felsefe okumak aslında hiç bana göre değildi"

belki bir iki sözcük eksik ya da fazla olabilir ama hikaye bu. her türden açık uçlu sorular iç gıcıklayıcı ama başı sonu belli düşünce sistemleri, alternatif düşünme biçimleri ve destansı dünya kavrayışları gerçekten ve ancak iç parçalayıcı. nazarımda. ben pratiğin, somut olanın, elle tutulanın, öznel hikayelerin, temellendirmeye gerek olmayan hayallerin, hayatı daha komik yapmaya yarayan genellemelerin ve denizdeki gemilerin gözlerimi alamadığım büyüleyici duruşlarının varlığıyım. 

bugün bunu bir el havlusunu amacından biraz uzak ama çok takdire şayan bir işlev için kullanırken farkettim. bu aydınlanmaya bir havlunun sebep olması ise, otostopçunun galaksi rehberini deli gibi seven benim için tatlı bir tesadüf oldu. tekrar okumaya başladım. 

şimdi düşünüyorum, tevekkeli değil, okulda hoca hiç şakası olmayan bir eda ile "mekan nerde?" diye sorduğunda millet "ne kadar da yerinde bir soru bu böyle" dercesine kaşları çatık sağa sola havaya bakarken bana gülmeler, gülmekten ölmeler geliyordu. daha o zaman aynı hocanın değil de başka bir dersin hocasının dediğini yapmalı ve dersi terketmeli ve soranlara limon satmaya gidiyorum demeliydim. ver limonu al parayı sadeliğinde başlayıp kimbilir belki işleri büyütecektim, ticaret kafam gelişecekti ve buralar hep benim olacaktı. fakat o yaşlarda bu türlü keskin kararlar almak da zordu. 

felsefecilere ve felsefeyle uğraşmayı sevenlere çılgıncasına saygı duymama rağmen kabul edelim, bana bir bakın, söylediğim gibi di mi, potluk yapıyor biraz evet evet. okuduğum kitapların kafamın deli gibi açılmasına, üstü açılan arabalar gibi birden her yönden gelen rüzgarlarla ferahlamasına yol açtığını defalarca deneyimledim. felsefe kafası hakkaten güzel. dışarda deli dalgaların duvarları yalaması enfes, çöl ortasında şişedeki sinek durumu, banyo küvetinde balık avlama modu bambaşka... fakat arada sırada... 

vay ki vay, yanlış bölümde okudum ben lan. demek o yüzden felsefe öğretmenliğine de hiç bulaşmadım, tiiiiiiii.... hep dedim koşullar başka türlüydü filan....
içimden bir his, bu seçimde benim parmağım var diyo.?!:(!?...:))

20.06.2010

ellerime kırlangıç yağıyor...

"zehirli karanfiller büyüttüm dargınlığımın saksılarında
biberli bir kokuları vardı"

koca anfide yankılanan tekdüze sesin söylediklerine dikkatimizi toplamaya çalışarak oturuyorduk, derse girmeden önce ne konuşmuşsak daha çok oradaydı aklımız, benim belki gözlerim sezer'in anfide nerede olduğunu arıyor olabilirdi. ne olurdu sanki derse de elimizde çayımız ve sigaramızla girseydik. şahsen benim dikkatim daha geç dağılırdı. hocayla karşılıklı tüttürseydik, bi hoca tanıyorum o mesela desteklerdi bunu. ama o öndeki kereviz kızlar yok mu, hani hoca ı-ıh dese yazanlar, hı-hı dese yazıp yanına yıldız koyanlar, sınavda çıkabilirciler... onlar kesin o ışıltılı saçlarıyla itiraz eder, giysilerinin kokacağını söylerlerdi. böyle muhatapsız tartışmalara kayıp duran akıl arada bir hocanın yükselip azalan sesine odaklanmaya çalışırken sürekli birlikte takıldığımız arkadaşım bir defter yaprağı uzatıvermişti durduk yerde, içinde atilla ilhan'ın bir şiirinden bir parça...

bu eylemin, o günle, günün gündemiyle, sürmekte olan dersle hiç bir bağlantısı yoktu... (henüz bilmediğimiz geleceğe düşülen bir not imiş meğer, sonradan bulacaktı anlamını...) aklına gelmiş, yazmış ve bana vermiş. ben okumuşum, defterimin arasına koymuşum. ders bittiğinde üzerine konuşmaya bile gerek duymadığımız bir iş.

o zamanlar bir sebepten darıldı bu arkadaşım bana. yıllar geçti bunun üzerinden, çok yıllar... ben defter arasındaki o şiir parçasını unuttum bile. arkadaşımı unutmadım ama hiç. güzel andım hep. yıllar sonra eskileri karıştırırken o kağıt parçası karşıma çıktı bir gün. bulsam onu dedim, karşısına çıksam ve o satırları söylesem geçer mi dargınlığı? değer ulan, dedim. trajik insanın minnacık ve önemsiz yaşamını, filmlere benzetme çabası ontolojik bir problematik olarak yine karşımıza çıkıyor burada, dikkat buyurunuz. baştan aşağı "değer ulan" varlığı olarak istanbula ilk yolum düştüğünde, düştüm elimdeki bir adresin peşine. o caddeyi koştum baştan sona, girdim çıktım ilgili, benzeri işyerlerine, sordum onu, yok dediler.
sonra ulaştım tesadüfi bir şekilde kocasına, hımmm evlenmiş filan bak, kaçırmışız o özel günleri... kocasına verdim telefon numaramı. nezaketen onunkini istemedim ama  kocasınınkini de almayı akıl ettim. sonra bekledim. aramadı beni hayvan. trakya damarı tuttu eşşeğin. eh artık bırak peşini di mi? tabi canım bıraktım zaten. sikerim böyle aşkın ızdırabını dedim aynen. kapattım konuyu.

sonra bu gelişimde istanbul'a, hiç öyle bir fikrim yokken ama adamakıllı içmişken ve gevşek bir keyif hali içindeyken ve hayat hakkaten ne güzel herşeye rağmenken,  masadakilerden birini 7 yıldır görmediği bir arkadaşı aramaz mu? düşünmeden aldım telefonu elime, buldum kocasının ismini, bastım arama tuşuna. açtı karşı taraf, önce kendimi tanıttım kafa döndüğünce ve, ver bana dedim o eşşeği. eşşekkafalı çıktı telefona. telefon numaram sana ulaştı mı dedim, evet dedi. aramadın dedim aramadım dedi. böyle de net bi insan. dedim ne zaman buluşuyoruz terbiyesiz kadın. pes etti heralde bu yapışkanlığa. anlaştık.

geçenlere buluştuk. ben o şiir parçasını da söyledim sohbetin bir yerlerinde. daha destansı olmalıydı ama gündelik yaşam, bi çay daha alır mısınız diyen garsonlar ve konuşacak bişey bulamayış krizleri arasında kaynadı gitti. olur öyle. o benim hiç değişmediğimi düşünmüş ben de onun hiç değişmediğini düşündüm ama birbirimize  hiç inanmadık hahahaa... biz kadınlar...

geçen gece onda kaldım. sabaha kadar konuştuk, eskiden aramızda anlamlı olan çoktan unuttuğumuz komik deyimlerimizi tekrar kullandık laf arasında. hafıza garip şey; benzer yeni bir yaşantı içinde çıkıyor eski yaşantı parçaları yüzeye. güldüğümüz edepsiz fıkralar bile geldi aklımıza. politikadan bile bahsettik, başkası olsa kalk ulan masadan diyeceğim, kalkmasa, masayı kaldırıp atacağım muhteşem(!) fikirlerini paylaştı benimle. (gavur izmirliyim, tersim pis) nihayet artık beynimizin tüm gri hücreleri birayla mayalandığında ne tanrı ne devlet aslında biliyo musun diyerek kapadık konuyu. çok film izliyormuş sevindim buna. sezer'in okul zamanlarında benim ona aşık olduğumu, düşmanca bakışlarımdan meğer çoktan anladığını öğrendim.

böyle işte. buluşacağız bundan sonra fırsat buldukça. sinemaya gideceğiz. miyazaki filmlerini severmiş, ben öyle tutkunu değilim ama olsun izleriz birlikte. deer hunter'ı çok sevme konusunda birleştik. o bilardo sahnesini unutmazmış ben de düğün sahnesini hatırlattım. aldın mı ordaki mesajları dedi, aldım dedim.
ben bi iş bulabilirsem, istanbul'a yerleşebilirsem daha da iyi olacak tabi.

fena olmadı diyorum yani.

istek üzerine açıklama: yazıda dargınlığımızın sebebini atlamışım nedense hehe. eee, şey şimdi,... O, derslere girmeyip sağda solda (daha çok solda) gezip durmaktayken, benim derslere düzenli devam edip düzenli tuttuğum ders notlarını istemişti ve ben de vermek istemedimdi. yediğim bişeylerdendi ya da havalar mı kötüydü,  ama sanki bir  öküzlük salgını vardı o ara belki, bilemiyorum, bulaşmış bana o ara. şimdi tamam herhalde.

7.06.2010

hayat ne monşer bişeymiş

yine monşer dedi...
arkamda televizyonun içinden konuşuyor şu anda.
monşerlik müessesesi... kurum kurum kurumlaşma... ben de onu diyorum, monşerce başladılar hunharca bitirdiler diyorum. ha bu arada ben geçen üç gün boyunca  bir işe girdiğimi, istediğim paraya anlaştığımı, yakın geleceğe ilişkin hayaller kurabileceğimi mi sanıyordum? çook yanılıyordum.

olmadı anlaşma.
bu arada herkesin vakti bol ya... hepimiz ölümsüzüz yaa.. bir insanın zamanından alınan üç mesai günü o kadar normal ki, lafını etmeye değmez. dikkat edilirse "çalınan" bile demiyorum, çünkü çok olağan yaklaşımlar bunlar... o kişinin bu iş için geri çevirdiği işler'i konuşanı zaten dövüyorlar. öyle bir düzen-i hikmetullah humeyni bir hayat.

yine döndük başladığımız noktaya ve hatta geri çevirilen işleri düşünürsek daha da geriye. bahane de hep aynı: "sana çok değer veriyorum ama" der gibi, "seninle çalışmak istiyoruz ama kurumun bir ücret politikası var, bu istediğin rakam çok, biraz in." inelim canım. şimdi dükkanının kapısına kilit vursa, yaptığı birikim yedi ceddini doyurur, ama bir dişin kovuğunu doldurmayacak rakam artışı yedi ceddin hayatını tehdit eder. bu nası hesap? nasıl bu umursamazlığa varılıyor? nerden gidiyoruz? biz de varalım aynı yere. tübitak bunu araştırsın.

bu sefer de epey heves geldiydi bana ha! nefret ettiğim mesleğime sempati kıvılcımları çakıyordu kafamın bir yerlerinde. aylaklağımdan lutfedip kabul ettiğim işe giremedim. beynimin narsist gri hücreleri şokta..

iyi oldu bana iyi. böyle hafif bir şımarıklık gelmişti, iyi oldu sürttü burnum. ne o havalar; şansım dönüyorlar, nihayet hayat bana da gülüyorlar...
hatta hayırlısı bile olması ihtimaller dahilinde.. ihtimaller denizinde. şarkısı bile vardı
neyse yani, "hayırlısı böyledir" de, at denize.