28.01.2011
bırak dağınık kalsın
eskiden başladığım kitapları yarım bırakmıcam takıntım vardı, arkamdan ağlar mıydı öyle bişey. yavaş yavaş attım o tamamlayıcı ruhu üzerimden. neden. çünkü insan ömrüyle ters korelasyon.
27.01.2011
bi yapmayın bana hayatın gerçekleri
yaa ben belki kafayı başka yerlere götürüp orda tutmaya çalışıyorum?
çocukların mahallede kavga döğüş oynadıkları futbol topu gibi düşün mesela benim kafayı (yukardaki). arada fırsatını buldu mu kaçıyor hoyrat veletlerden, caddeye atıyor kendini ya da çatıya, ne biliyim yan bahçeye. yani olabilecek en uzağa... fakat boşa çaba. kaçacak yer mi var. bi münasebetsiz bitiveriyor oracıkta. seke seke ayaklarının dibine gelen, hayatın tozuna çamuruna doğuştan, çoktan ya da zaten bulaşmış bu zavallıya ayağının içiyle bitttane koyup tekrar oyuna sokan adam olmalara dayanamıyor. illa gelişine vurcak.
![]() |
| hayatın gerçekleri içinde ben |
ki bak bir ara nerdeyse başarmıştım da. mahalleden çıkıp cast away adasına kadar gittiydim ıssız mıssız, sahilde bi aşşa bi yukarı yuvarlanır giderim; yaşam bir yol, kah uçurum kah ada filan düşünürüm biraz. dedim. demeye kalmadııı orda da chuck diye bi manyak çıktı ya işte, izleyenler biliyo gerisini.
![]() |
| adada bile huzur yok aq |
gömlek cebi:
patlak düşünme balonları
22.01.2011
terso
"bu evrende bir tozsun tarih seni unutsun haydi gel içelim"
pöf.
günler çok fazla birbirine benzemeye başladı bu ara. şarkılar hep aynı. kitaplar çantamda benle dolaşıp duruyorlar. filmler keyfimi bekliyor. haberlerde bişey yok. uğur dündar yüzünün ve boynunun sarkan kısımlarını kafasının arkasında toplayıp medikal mandallarla tutturuyor olabilir. -bi düşün bunu. kesin öyle demiyorum canım. ama mesleği gereği kendisini hiç arkadan görmüyoruz yandan bile gördüğümüz yok. hep cepheden. tamam bir zamanlar görüyorduk ama eskidendi çok eskiden. geliyor sezen aksudan. o şarkı çok moral bozan. onu da yazmış o bilmiş mungan. bakıyorum da etrafımdaki insanlara, herkes de bok gibi yalnız biliyo musun. ve bi bana bıraksalar düzeltirdim cinnet dediğimiz doğa olayını, geçirilen bişey olmalıyken ısrarla "getirilen" olarak kullanma yanlışını. "cinnet getirmek." ilk kim getirmiş. gidip de dönen var mıymış bakalım. cinnet nöbet geçirmek gibi ani bir oluşumsa niye getirilsin. nerden getirilsin. o halde tüm nöbetler de tutulsun hadi. buna paralel olarak "kendini intihar etmek" deyimi de hala tedavülde. ısrarla cümle içinde kullanacaksan, ya kendini öldürmektir ya intihardır o. intihar etmek eylemi zaten içinde bir kendilik taşır. daha neyine kendini intihar dersin buna. şimdi konu oraya da gelmişken intiharı hayattan kaçmak diye alırsan hiç anlaşamayız zaten. yaşamın biricikliğinin, kısalığının ve güzelliğinin farkına varıp gündeliğin saçmasapan manyaklığına kendini uyduramayınca vazgeçmektir o. gereğini layıkıyla yapamadığını ve yapamayacağını anlayanlardır hep o terkedenler. "dayanılacak gibi değildi bu özgürlük." hiç unutmam işte böyle dediydi beğenmediğin zebercet. giderayak. bak başladı yağmaya. "inanılmaz kiyifli" bişeyler yaşayan insanlar mesela. onlara tavım zaten ezelden. bu bişeyleri inanılmaz kiyifli yaşayanlar için muhteşem planlarım da var ama imkanlarım sınırlı. içki sınırsız. içki de olmasa tipini ziktiğimin dünyasında nasıl durucan dengede? zaten geoid. dünyanın kutuplardan tava yemiş, ekvatordan fırtlamış tombalak şekline geoid denir. madem yaşıyoruz, eksen eğikliğinin sonuçlarına da katlanıyoruz tabi ama akşamları iş çıkışında bekleyen bir sevgilisi yoksa insanın, sorgulansa bile o yaşam yaşanmaya değmiyor sokratesim. birbirimizi kandırmayalım. ki şu aralar hayatımda bir sevgilim olmasını sırf gelip beni iş çıkışımdam alsın diye istiyorum. aşşaada beklesin iki dakka. bir de beni gördüğü gibi gözleri parlasın. ben de bu tablo karşısında coşayım koşayım merdiveni pata küte ineyim ve hatta dayanamayıp kalan üç merdiven basamağının üzerinden uçayım ona. tokuşalım. ayaküstü nabo iyo yapalım ve benzeri. böyle olunca günler çok fazla birbirine benzemeye başlasa ne gam. sevgi herşeyin üstesinden gelir çünkü.
şu şarkıyı bak bi dinle. nası.
demek okudun sen bu kitabı, e ben anlamadım bişe.
sence başka türlü olsa yine de karşılaşır mıydık.
bilmem.
ben de seni.
film başlıyo hadi.
haberleri açsana, ne diyo.
aman uğur dündar'dan bize ne.
pöf.
ibrahim, sen de bırak o elindeki baltayı.
gömlek cebi:
olmayana ergi
,
patlak düşünme balonları
21.01.2011
bir takım unutulmayan sahneler
![]() |
| (sideways) |
adama, çoook özel bir an için sakladığı "1961 Cheval Blanc"ı, bir fast-food restoranında, alelade masalardan birinde, kartondan çılgın bir bardağa doldurtup, yalnız başına içirtir bu hayat.
- ki öyle bi hayattır yani.
sen gülümseyerek, eğlenerek ve gardını almadan izlerken bir anda gözlerini dolduran filme iyi film denir.
bir anda gözlerin dolmasına ani keder basması denir.
ani keder basmasından muzdariplere "ay n'oldu sanaaa, kıyamam" denir.
- ki öyle bi hayattır yani.
sen gülümseyerek, eğlenerek ve gardını almadan izlerken bir anda gözlerini dolduran filme iyi film denir.
bir anda gözlerin dolmasına ani keder basması denir.
ani keder basmasından muzdariplere "ay n'oldu sanaaa, kıyamam" denir.
gömlek cebi:
iyi filmler
,
sideways
,
sinema
19.01.2011
şaşırmış
bana diyorlar ki, "bişeyler ya da birileri hakkında tuhaf tanımlar yapıyorsun ve bu yetmiyormuş gibi gruplandırıp ayırıyorsun da. bilinen haliyle dünya, bu yaptıklarını yanına bırakmayabilir."
- "dünya nasıl olması gerekiyorsa öyle" boşversene, diyerek pavese'ten bir alıntıyla artistik bi yanıt yapıştırsam da yapılan uyarıları ciddiye almıyor değilim. fakat bir yanım da haksızlığa uğramış gibi. kırık dökük ve paramparça. değindiğim konularla ilgili bir ilmihalim olsaydı mesela. demek istediğim sakalım yok ve sözüm dinlensin diye o kadar da değil.
noktasına, virgülüne dokunmadan, bıraksa sakalı olabilecek ama muhtemelen sinekkaydı yüzü limon kolonyası kokan bir amcamızın vakti zamanında gerek duyup yazdıklarını buraya olduğu gibi alıntılıyorum:
(evet, boş zamanlarımda türkiye gazetesinin verdiği kitaplarla dolu kütüphanemden besleniyorum)
yazmaya başlarken bir serzenişte bulunmak değildi maksadım. fakat öyle icabetti. neyse. asıl anlatmak istediğim, baksana cemal amcanın söylemesine göre ben şaşırmışın tekiyim ve de bunların ikinci gurubundayım. düşündüm, doğru da. iyi ki böyle eserler var. sabahtan beri ekşimik bi suratla oturuyordum işyerinde ve "lüzumsuz" buluyordum. neyi. bilsem. ama sanki ben de dahil komple.
geçen gün soğuk algınlığı öncesi halsizliğimi depresyon sanmıştım. bütün gün bi ton poz kestiydim yok yere. akşama doğru ardarda patlattığım hapşuruklarımdan anladım ki ay ben şifayı kapmışıııım. depresyon olmadığını anlayınca nası neşelendim nası.
şimdi anlıyorum ki bugünkü "lüzumsuz" modunun sebebi de regl öncesi ruhsalların sapıtması. neyse ki günün erken saatleri itibariyle neyin noolduğunu biliyorum artık. dengelemeye çalışıyorum.
ananemin demesine ossuruktan teyyare olduğumu biliyordum da, meğer muhayyere'ymişim de.
yani demek benim hikayem bu: şaşırmış!
ama mühim olan allah şaşırtmasın.
- "dünya nasıl olması gerekiyorsa öyle" boşversene, diyerek pavese'ten bir alıntıyla artistik bi yanıt yapıştırsam da yapılan uyarıları ciddiye almıyor değilim. fakat bir yanım da haksızlığa uğramış gibi. kırık dökük ve paramparça. değindiğim konularla ilgili bir ilmihalim olsaydı mesela. demek istediğim sakalım yok ve sözüm dinlensin diye o kadar da değil.
noktasına, virgülüne dokunmadan, bıraksa sakalı olabilecek ama muhtemelen sinekkaydı yüzü limon kolonyası kokan bir amcamızın vakti zamanında gerek duyup yazdıklarını buraya olduğu gibi alıntılıyorum:
"islamiyette her kadının hayız, lohusalık ve temizlik günlerini, bunların sayısını, zamanını bilmesi gereklidir. kadın delirse veya baygınlık geçirse, yahut ilgisizliği nedeniyle adetini unutsa, hatırlamazsa bu kadına muhayyere - şaşırmış denir. bu kadınlar şu guruplar altında toplanabilir:
1. yalnız günlerini unutanlar
2. zamanını bilemiyenler
3. hem kaç gün olduğunu hem de zamanını bilemiyenler."
Kadın ilmihali, M. Cemal Öğüt, Bahar yayınları, 1971
(evet, boş zamanlarımda türkiye gazetesinin verdiği kitaplarla dolu kütüphanemden besleniyorum)
![]() |
| orada olmayan kadın modu (en sağdaki) |
yazmaya başlarken bir serzenişte bulunmak değildi maksadım. fakat öyle icabetti. neyse. asıl anlatmak istediğim, baksana cemal amcanın söylemesine göre ben şaşırmışın tekiyim ve de bunların ikinci gurubundayım. düşündüm, doğru da. iyi ki böyle eserler var. sabahtan beri ekşimik bi suratla oturuyordum işyerinde ve "lüzumsuz" buluyordum. neyi. bilsem. ama sanki ben de dahil komple.
geçen gün soğuk algınlığı öncesi halsizliğimi depresyon sanmıştım. bütün gün bi ton poz kestiydim yok yere. akşama doğru ardarda patlattığım hapşuruklarımdan anladım ki ay ben şifayı kapmışıııım. depresyon olmadığını anlayınca nası neşelendim nası.
şimdi anlıyorum ki bugünkü "lüzumsuz" modunun sebebi de regl öncesi ruhsalların sapıtması. neyse ki günün erken saatleri itibariyle neyin noolduğunu biliyorum artık. dengelemeye çalışıyorum.
ananemin demesine ossuruktan teyyare olduğumu biliyordum da, meğer muhayyere'ymişim de.
yani demek benim hikayem bu: şaşırmış!
ama mühim olan allah şaşırtmasın.
gömlek cebi:
patlak düşünme balonları
18.01.2011
hayat, ufak hurafelerle daha az sıkıcı olabilir
bu sabah uyandığımda penceremin kenarında uç uç böceği vardı.
:)
ne var bunda. mı.
ya saçmalamayın, herkesin penceresine de konmuyor heralde bunlar. böcek dünyasından sürekli karşılaştığımız canlılar da değiller. götü başı beton kaplı, nefesi kömür kokan istanbul'da uçuşmayı seviyor da olamazlar. akşamdan sabaha hiçbir camı penceresi açık olmayan evde, benim odamda, benim penceremin dibinde tam da benim uyanacağım sırada eğleşmesi sizce de garip değil mi. orda takılırken buldum bunu. göz göze geldik, işmar etti bana.
uğurböceğine bakarken, dilek dileme ritüeline girmem mecbur mu ki diye düşündüm. (yeni uyanmışken sözcüklerden cümle yapamıyorum tabi, zihnimde olan biteni, aslına olabildiğince uygun türkçeye çevirerek yazıyorum şimdi buraya. yoksa çevirmesem zihnimden geçenler şuna benziyor: behartuta dago nahi nahi) uğraşamam lan şimdi ritüelle. zaten yeni pörtlemişim. (ötu serehe sasa. miwezi pörtlemişim tayari) düşündüm ki sadece aklımdan güzel şeyler geçirmek de yeterliydi bence. hem sabahları sesim kötü, ben şarkısına başlasam böcek dileğimi beklemeden can havliyle kaçıp giderdi. keşke adı sanı belli bi dilek cümlesi geçseydi zihnimden. tüh. ama henüz uyanmışken kelime dağarcığıma ulaşmam mümkün değildi. sadece tüm zihnimle gülümsedim. yani yeni uyanmışlığımı hesaba katarsak bir bezelye büyüklüğünde gülümsedim. zihnimin bir çok departmanı hala uyuyordu.
aklımdan güzel şeyler geçti geçmesine de, o ritüel zahmetli hakkaten.bi kere konuşuyosun bunlarla. şarkısı da var. uç uç böceğim annem sana terlik papuç alacak. tuhafmış doğrusu. neyse bunu söylerken elinin üstüne alıyosun bunu, sonra uçmasını mı bekliyosun. evet bekliyosun. üfleyenler var mıydı. onlar hile yapıyorlar. nefesini tutup beklicen, uçarsa dileğin olcak uçmazsa olmucak.
yeterince beklersen kesin olcak. (elbet sıkılıp gidecek bu hayvan)
gömlek cebi:
gündelik hayat hikayeleri
17.01.2011
bende albüm yapmak istiyorum, neyim eksik?
bugün evterliği ve gagatırnak'la buluştuk. (evet rumuzlarda aşıyorum kendimi giderek, ev terliği önceleri zehirli karanfil dediğim arkadaş. çok uzun oldu karanfil hem de zehirli filan)
bu arkadaşlarım benim canciyer kuzu sarması geçmişimin karması tipler. eski ve sağlam dostlar. taaa fakülteden bu yana. aramızda evli olan, evterliği. halihazırdaki nişanlısıyla iki yakayı bir edemedikleri için bir türlü evlenemeyen gagatırnak. ve evlilik hikayesine bir ara teğet geçip o kadarıyla bile sıtkı sıyrılan burcu.
lafı döndürdük dolandırdık yine belden aşşa koyverdik, samimi olunca gündemde herhangi birinin de ciddi bi derdi tasası olmayınca eninde sonunda hikaye bu...
efendim bir ara ben ortaya bi olta atmışım ki. ama yemin ederim, ne yaptığımın farkında değilim. dedim ki, ulan milletin sevgilisi neler yapıyor, sevişirken dinledikleri özel şarkıları olanlar mı dersin, filmlerde filan hep böyle yani. hele bi keresinde corciyanus anlatmıştı, demişti ki, adam yatakta sağ taraftan sol tarafa onun üzerinden artistik patinaj hareketiyle geçmiş (hani havada kendi çevresinde hızla dönüp tek ayak üstünde dengede yere inme hareketi) alkışlasaydın bari demiştim, puan verseydin. yok demişti yatağı tutturamadı yatağın solundan aşşaa düştü. hahaha. tamam be şu an uydurdum bunu, ama hakkaten öle balet gibi hareketler yapmış, bu gerçek.
neyse ben nedense(herkesi kendin gibi sanma hatası) evterliğiyle gagaterliği de içine alan bir cümle kurarak "olmadı hayatımızda sevişirken müzikli ortam kuran bir adam" dedim. yemin ederim gülelim diye laf olsun diye. şukkadarcık olta atma niyetim vardıysa noolayım. zaten yalnızım ve penceremde bir selvi ağacı. bilmek istemem kimselerin egzantrik cinsel yaşamını. banane.
ben böyle deyince gagatırnak bana ve evterliğine bi bakış baktı, manalısından. haddi cannım... aramızda müzikli cinsel yaşamdan en uzak görünen tip. hem çift olarak böyle hala türkü dinleyen solcu tipler, hem mülayimler. zaten bende direk, haa tabi dedim ilvanlım'ı dinliyosunuzdur (nişanlısının, kayayı gırcı duttu alfistanlım gaytanlım diye çalıp çığırdığı, en sevdiği türkü, inanılmaz ama gerçek) patlayan kahkahalarımız azalırken baktık ki gagatırnak hala aynı muzip bakışla bakıyor. ev terliğiyle gözgöze geldik. şakası yok bunun. eee? dedik. utangaç pozu atarak:
- "albümümüz bile var"
ney, albüm müüğ? ha öyle denk gelmedi de yani, planlı... yokh artıkh! hakkaten imanla paranın kimde.. yok bu uymadı.
- "albümümüz bile var"ney, albüm müüğ? ha öyle denk gelmedi de yani, planlı... yokh artıkh! hakkaten imanla paranın kimde.. yok bu uymadı.
artık tabi muhabbet kahkahalarla bölünüp duruyor. ben çok fesatlanmış rolüne girdim, evterliği evli biri olarak kamasutranın kitabını yeniden yazmış, albümde neymiş der gibi sakin insan pozuna girdi, bakıyoruz gagatırnağa. o hayvanda "sanırım biraz şanslıyım" pozu atıyor. e artık ben durdum durdum uydurdum:
- bundan sonra sana bakarak dalıp gidersem sorma ne düşünüyosun diye...
- karışık mı yüklediniz ulan?
- e bende bir albümüm olsun istiyorum.
- eğer böyle bir adam çıkarsa karşıma mesaj atıcam size: "albüm yolda!"
- ilk klibi hangisine çeksem?
- çok özel bi insanla çalıştım.
- stüdyoya kapandım.
- 8 şarkı var içinde, ilk şarkıdan başlıyorsun... aynı gün içinde... sonnuna kadar bırakamıyosun... her biri farklı sound, o derece.
bi de demez mi:- e vereyim sana istersen bizim albümü...
bak edepsize. az değil. ev terliği de atıldı ordan:
- tek başına naapsın sizin albümünüzü...
burcu da altta kalır mı kaptırdı burdan,
- ya sen? eve gidince varolan albümlerden bir tane seçip, bana bak bu da bizimki demicen sanki kocana.
burcu da altta kalır mı kaptırdı burdan,
- ya sen? eve gidince varolan albümlerden bir tane seçip, bana bak bu da bizimki demicen sanki kocana.
aynı üçlünün çay sohbetleri devam edecek...
gömlek cebi:
çay sohbetleri
,
gündelik hayat hikayeleri
16.01.2011
benliğin restorasyonu ( aslını bozmadan onarmak )
bazen rüya içindeyken hissettiğiniz duygular, uyandıktan sonra günün ilk saatlerine de sirayet eder ya... mutlu uyandıran rüyaysa neyse de nahoş duygular uyandıran rüyaların peşinize takılması hiç hoş olmuyor doğrusu...
hem teoride hem de pratikte en nihayetinde bir hikayeden çıkıp gittiğinizde bile, bilinçaltının hala aynı hikaye üzerine bıdı bıdı yapması, hiç yoktan görüntüler oluşturması, hiç söylenmemiş laflar hazırlaması... biz buna da hayatın cilvesi diyelim hadi.
buz gibi bir rüyadan uyandım bugüne. terkedenle ilgili hesaplaşma hala devam ediyor demek ki içerde. anlıyorum kendimi. kolay değil tabi. rüyada söyledikleri yüzünden ona karşı düşmanca duygularla uyandım bu sabah. bu hikayedeki durumum hakkında kendime kızdıklarımı, yediremediklerimi, kırıklığımı onun ağzından söyletiyorum da yerden yere vuruyorum kendimi işte. nasıl yaparsın. bile bile lades dedinişte vs.
e olacak bunlar. hesaplaşmalar.
ilişki devam ederken de görüyordum böyle rüyalar. küt diye açıyordum gözlerimi.
bakıyorum da onun olduğu rüyaların ortak noktası hep gece karanlığında geçmesi, hiç hatırlamıyorum onunla ilgili aydınlık bir rüya. onun yüzü de hep karanlıkta ya da kara.
benim zihnimde de böyle karanlık, kararsız; dürüstlüğü, yalan söylememek değil, gerçeği saklamak olarak yaşayan biri olarak kalacak. (ağır konuştum)
benim zihnimde de böyle karanlık, kararsız; dürüstlüğü, yalan söylememek değil, gerçeği saklamak olarak yaşayan biri olarak kalacak. (ağır konuştum)
halbuki son bir haftadır, bir hoşluk bir güzellik bir neşe bir yeni kararlar bir yeni çantalar, iki yeni boğazlı kazaklar var bende. yeni saç kesimim de başarılı. tahlilleri de aldım, sonuçlar iyi. belki bir iki rötuşlanacak nitrinler ferretinler filan varmış.
bu, böyle gördüğüm son rüya olsun. abartmayım bende yani öff. zaten şurda kaç aylık hikaye. nedir yani. insanlar neler neler yaşıyor. alla alla.
gömlek cebi:
buzağının görünmeyen kısmı
,
rüya tabirleri
13.01.2011
denizaltında altı tahammülfersa
sadece bir tiyatro oyunu sırasında seyircilerden bir çiftin, hem de arkanızdaki koltuklarda oturmalarına rağmen ve o sırada sevişmedikleri halde, sırf çıkardıkları seslerden seks hayatlarının berbat olduğuna tam anlamıyla ikna olabilir misiniz? ben bugün oldum. adam horuldayarak uyuyordu, kadın adamın bir kolunu omzunda rehin tutuyordu ve kesik-histerik gülüşlerle oyunu izliyordu. bence ikisi de birbirinden manyaktı ve ben buna da tam anlamıyla ikna oldum.
oyunun ikinci yarısıydı, arkamda duyduğum bi horlama sesi miydi? yok canım, bana öyle geliyordu. sahnede 6 adam bangır bangır bağırarak oynarken horul horul uyumak mümkün müydü? ama dur bakayım, evet horlayan biri var. şöyle bi yarım döndüm sese doğru. arkama bakmamla önüme dönmem bir oldu ve ne gördüğümü düşündüm: horlama sesi çıkardığı halde göz göze geldiğim(?) bir adam ve yanında bi kadın flu... evet buydu gördüğüm. bi daha baktım, adam hem horluyor ve evet hem de yarı açık gözlerle bakıyor gibiydi. yanında sahneye bakan ve gülen kadın, kadının omzundan aşağı sarkan cansız bi kol... kadınla göz göze gelmekten korktum çünkü crazy eyes çıkabilirdi.
oyunun ikinci yarısıydı, arkamda duyduğum bi horlama sesi miydi? yok canım, bana öyle geliyordu. sahnede 6 adam bangır bangır bağırarak oynarken horul horul uyumak mümkün müydü? ama dur bakayım, evet horlayan biri var. şöyle bi yarım döndüm sese doğru. arkama bakmamla önüme dönmem bir oldu ve ne gördüğümü düşündüm: horlama sesi çıkardığı halde göz göze geldiğim(?) bir adam ve yanında bi kadın flu... evet buydu gördüğüm. bi daha baktım, adam hem horluyor ve evet hem de yarı açık gözlerle bakıyor gibiydi. yanında sahneye bakan ve gülen kadın, kadının omzundan aşağı sarkan cansız bi kol... kadınla göz göze gelmekten korktum çünkü crazy eyes çıkabilirdi.
adam oyunun kalanı boyunca horladı. bir ara nefes alıp verişi sıklaştı da. kadın, adamı hiç dürtmediği gibi sanki yanındaki uyumuyormuş gibi izledi oyunu ve bi ara - zaten oyuncuları da say bi avuç insanız- sahnedeki seslerle kadının kesik gülüşlerinden bi interaktife de aktık. oyun bitince de dışarıdaki oyun afişlerine bakarken bulduk bunları. sanki tuhaf olan biziz yani hayret bişey.
oyunun seyircisi saydım bizle beraber 26 kişiydi. ytong şefinin teklifi üzerine gittim ben. daha önce "hastasıyız" adlı oyunlarını izlemiş, çok beğenmiş. oyun eğlenceliydi. bayaa kahkaha da attım bi ara. ki tiyatrolarda kahkaha atarken görüntülendiğim nadirdir. bugünün tek neşeli hikayesi oldu bana. gidin gülün eğlenin. hayır düşündürmüyo. beni düşündürmedi.
gömlek cebi:
oradaydım
,
sosyal gözlemler
7.01.2011
betleme
o son kadehi içmiycektim.
hadi içtim ordan geçmiycektim.
hadi geçtim dönüp bakmıycaktım.
hadi baktım o sokağa sapmıycaktım
hadi saptım kaldırıp başımı bakmıycaktım
hadi baktım devam ederken durmıycaktım
hadi durdum geri dönmiycektim. (filimde misin ulan filim mi hayat)
hadi döndüm o zili çalmıycaktım.
hadi çaldım yukarı çıkmıycaktım .
hadi çıktım içeri girmiycektim.
hadi girdim bari artislik yapıp ayaküstü hal hatır sorup çıkmıycaktım. (daha artisliğin mi kalmış be salak)
hadi durmadım gidiyorum giderayak kapıda bari bi sarılayım dediğinde sarılmıycaktım.
ama oldu hepsi oldu. napayım oldu.
bugün mutsuzdum.
yarın da mutsuzluğum garanti.
scrat dedi ki, sen masal gibi görüyorsun bu hikayeyi. aslında buz gibi hikaye bu dedi. buz gibi dedi. öyle mi gerçekten.
çok mutsuzum.
hadi içtim ordan geçmiycektim.
hadi geçtim dönüp bakmıycaktım.
hadi baktım o sokağa sapmıycaktım
hadi saptım kaldırıp başımı bakmıycaktım
hadi baktım devam ederken durmıycaktım
hadi durdum geri dönmiycektim. (filimde misin ulan filim mi hayat)
hadi döndüm o zili çalmıycaktım.
hadi çaldım yukarı çıkmıycaktım .
hadi çıktım içeri girmiycektim.
hadi girdim bari artislik yapıp ayaküstü hal hatır sorup çıkmıycaktım. (daha artisliğin mi kalmış be salak)
hadi durmadım gidiyorum giderayak kapıda bari bi sarılayım dediğinde sarılmıycaktım.
ama oldu hepsi oldu. napayım oldu.
bugün mutsuzdum.
yarın da mutsuzluğum garanti.
scrat dedi ki, sen masal gibi görüyorsun bu hikayeyi. aslında buz gibi hikaye bu dedi. buz gibi dedi. öyle mi gerçekten.
çok mutsuzum.
gömlek cebi:
betlerken
,
film kahramanı mıyım ben
Drum bu...
bi daha dünyaya geleydim baterist olurdum direk. hiç kasmazdım öss filan. okula da gitmezdim ulan. hiç başlamazdım. evden yetişirdim herkese ne var. noluyo sanki. nedir yani. bateriye de küçükten başlardım zaten. biberondan önce baget tutardı minnacık ellerim.
ondan sonra, yıllar sonra...
biri seni terk mi etti, koş baterinin başına...
geri döncek gibi ama dönmüyor mu allahsız,
dur hayır o elindeki bagetler...le sadece bateri çal lütfen, eveth... tamam..
hayır sanki bi an gözlerinde karanlık bi.. neysse..
negzel olurdu bee...
yani çalması da güzel olurdu, bagetlerle koşması da. drum a göre.
gömlek cebi:
gündelik hayat hikayeleri
5.01.2011
siyah beyaz ekran kaplama seçkisi
![]() |
| Romantik komedi şahikası The Apartment. Mrs. Kubelik kısaları yakmış :) |
![]() |
| notorious adlı muhteşemden bir sahne. Don Draper'ın atası Devlin evet ve tatlılar tatlısı Alicia. |
![]() |
| kadıköy'den bir sahaf önü |
![]() | |||
| benim müdür bu fotoyu görünce, arıza olduğun mesai boyunca buna bakmandan belli dediydi |
gömlek cebi:
ibretlik paylaşımlar
4.01.2011
çembere alan çember
![]() |
| döllenme?* |
bilenleri ve sevenleri, denk gelince, uzaklara dala çıka eşlik ederler bu şiirin şarkısına... herkesin kafası da çemberin dışındadır ya, ona da acayip tavım.
iyi güzel de, şair "çember"in metaforunu kasnaktan mı çatmış acaba. elementi tahta mı yani. herkese göre de böyle midir bu peki. ya çember esnekse. şiirde kastettiği anlamı hiç bozmadan çemberin elementini don lastiği olarak alırsak -ki neden olmasın- hikaye baştan sona değişirdi:
ha içindesin çemberin ha da dışında...
* çizenkişi bu çiziminde, şiirdeki anlamıyla çemberin, söylenenin aksine, aslında kimseleri dışarıda bırakmayacağını anlatmak istemişti, fakat bittiğinde gördü ki, çizim daha ziyade döllenmeyi anlatmış. değişik bi salaksın diyenlere hatırlatırım, aslında herşeyin temelinde de cinsellik var naber. ve onu da idare eden abd'deki güçlü yahudi lobisi. tabi ne sandın.
** murathan mungan
gömlek cebi:
çember
,
patlak düşünme balonları
3.01.2011
yapma bana mobink
ne bu mobbing? ne biçim ismi var bunun?
konuya sizler için eğildim sevgili mobinkçiler.
iş yerlerinde bazı muzır çalışanların, kıl oldukları iş arkadaşlarına yaptıkları üstü örtülü eziyetler, yakası açılmadık kinayeler, dışlamalar, ayak kaydırmalar gibi terbiyesizlikleri ifade eden bir kavram. hikayelerin ortak noktası üstü örtülü saldırı şeklinde olması, aleni yapılmaması. kendi halinde çalışan kesimin kulağına bu söylediklerim yabancı gelmeyecektir. kendi çapında mesaisine günler, aylar, yıllar boyunca tahammül etmeye tüm enerjisini harcayan hangimiz bir takım hırslı tiplerle, kraldan çok kralcılarla küçük savaşlara davet edilmedik ki? o anlamsız savaşlardan kaçsan bi türlüüüü kaçmasan bitürlü… fakat acıklı gerçek, hayatındaki tüm arzusu, günün>ayın>yılın elemanı olmak olan bu modellerle, aynı kurum çatısı altındaki bir aradalık hali. evdekilerden çok onları görürsün, nasıl kaçacaksın bu sümsük düelloculardan?
ama şurda biz bizeyiz şimdi allaşkına. sosyal yaşamı matruşka misali soyup soyup tanımlayalım, ayırt edelim, yadırgayalım, indirgeyelim gayretlerinin epeydir suyunun çıktığı da bir gerçek. modern bilimin maddeyi atomcuklarına ayırarak yaptığını, insanların gündelik hayatları üzerinde yapagelmek acaba hangi tıkalı düşünce damarlarını açıyor ben anlamıyor. yoksa kendi halinde akışkan düşünce damarlarına gereksiz yere anjiyo mu yapılıyor? vatandaş burcu sırf meraktan soruyor.
işyerlerinde şu mobbing adı takılan hikayeden geçilmiyor, evet. tamam ama yeni bir şey keşfedilmiş gibi davranılması da tuhaf doğrusu. “iş yaşamında mobbing diye bir illet bulduk; hukukla, demokratik liderlikle bu mobbing belasının başı şöyle ezilir, böyle yokedilir” diye akıllar vermek ‘lüzumsuz sosyal bilimsel keşifler’in lüzumsuz çözümler listesine yeni bir madde eklemek gibi…nazar-ı şeysimde.
naapalım yani, iş hayatında var ve olacak böyle kaka şeyler yapan tipler, hayatın her türlüsünde var arkadaş, kaçamazsın.
naapalım yani, iş hayatında var ve olacak böyle kaka şeyler yapan tipler, hayatın her türlüsünde var arkadaş, kaçamazsın.
bir adım geriden bakıldığında insanların çalışma arkadaşlarıyla rekabete teşvik edildiği iş dünyasında ve modern hayat tarzı içinde hepimizi, her alanda mümkünse en birinciliğe koşturtan şu dünyada, para kazanmaya gidip geldiğimiz o iş yerlerinde insanların birbirinin açık ya da örtülü gözünü oymakla meşgul olması gayet "normal" değil mi? yırtık don meraklısı egonun kapitalist sistemle mükemmel uyumudur bu. ego, bu yaşam biçimiyle kendi kendini aşmaya çalışmakla vakit kaybedemez, acil tarafından önündeki adamı yaka paça indirmesi, insanlıktan derhal çıkması gerekli. (hatalıysam solla)
insanlar mesai saatleri içinde genellikle ne yaptıklarını bilmez durumdalar. hemen her sektörde insanların aynı torna tezgahından çıkmışçasına birbirinin benzeri işler kotarmaları da bununla açıklanabilir; bu ne yaptığını bilmeden yapma haliyle. ama bunun da bir adı var; "gelenekleşme" ya da "kurumlaşma" diyorlar bu yaratıcılık fukaralığına…
çalışan mutsuz işte. genelde.
ama sadece mobbing denen şeye maruz kalanlar değil, mobbing yapanlar da mutsuz… bugün burada mobbing denen şeye maruz kalan yarın, koşullar müsait olduğunda aynı yerde ya da başka yerde mobbing uygulayan da olabilir. o halde insanların sistem kaynaklı davranış bozukluklarına ad takıp yeppisyeni tedbirler almak yerine, giderek mutsuzlaşan ve ayakta kalabilmek için birbirine saran insanlara, salt yaptıkları işten mutlu oldukları ve başka tatmin aramadıkları, güvenli bir üretim hayatı yapılandırmak gerek. (şekerim benden söylemesi. ki söylemesi bedava evet)
gömlek cebi:
işimdeyim gücümdeyim
2.01.2011
sıla: acısa da öldürmez ama cehenneme döndürebilir
yeni yıldaki ilk sosyal gözlemim popçu sıla'ya nasip oldu. hiç de sistematik olmayıp ekseriyetle denk gelişler sayesinde yaptığım incelemeler neticesinde günümüz türkiyesinde her işyerine en az 1 sılasever/sılasevici çalışan düştüğünü tespit ettim. sılaseverler dışında kalan çalışan kesim ise üçe ayrılıyor:
1. öteden beri sıla sevmeyenler (ilerleyen zamanlarda sılasevicilerin ölüsevicileri oluyor bunlar)
2. sırf sılaseviciler yüzünden sevecekleri varsa da sıla sevmeyenler (yakasilkiciler)
3. sıla duymayanlar (bir kapıları varsa kapatabilenler, kulak tıpasıyla çalışma lüksü olanlar)
4. onu bırak sıla diye isim mi olur lancılar (ya konudışı ya yurtdışı bunlar)
ben birinci gruba giriyorum. yani bir mağdurum. sıla faşizminin altında iki büklümüm, ağır rahatsızım. bir ara ortalık ferhat göçerden geçilmiyordu. o zaman da yine birinci gruptaydım: ferhatla göçendim. onda da göçüp gitmeden asimile olayım bari diyenler kurtardıydı kendini. kurtarmaksa. (mani dinine giren uygur taktiği... sonra minyatüre resime veriyolar kendilerini rahatlamak için)
![]() |
| bir mesai ızdırabı olarak sıla |
mesela şimdi çal bi şarkısını, sılayla birlikte teklemeden söylerim yemin ediyorum madalya da istemiyorum nalet olsun. hadi biz tamam. olduk biz. ya "alain delon" dan ne istedin be mübarek.
bir arkadaşım d&r'da çalışmaya başladı. ki dinlemez pop filan. geçen bu napıyomuşuz'u mırıldanıyordu, napıyosun abi sende mi dedim. napıyomuşum ki, ekmek parası dedi. bütün gün sıla çalıyolarmış orda da. ytong şefinin şantiyesinde de yaşından başından utanmayan evli barklı bi amca çalıyomuş sabahtan akşama. "sevişmeden uyumayalım" filan. oluyo mu yani. kadının dinleyici kitlesinin sınırı da yok.
bizim işyerinde ise, (çok da sevdiğim) bir iş arkadaşım zikiyo kafamı sılayla. o da beni sever biliyorum. bilmesem diyeceğim ki, bu da sıla dinleterek mobbing uyguluyor bana allahsız. e işte mobbing değil mi o, üstü kapalı eziyet etmeler, ayak kaydırmalar, kafa bulandırmalar. sıla dinlemeyi sevmeyene bundan ala mobbing mi olur. dediğim gibi sever de beni ama bu bi müzik sevgisi değil bi salgın olmuş furya olmuş.
haftaya pazar çağlayan meydanında "mesai saatlerinde sılaya HAYIR" filan gibi bişey organize edilirse gitmeyen na böyle olsun. pankartım da hazır: "sıla faşizmine karşı birleşin kardeşlerim" ya da "evinde dinle". ya da "kulağıma dokunma" bilmiyorum karar veremedim.
gömlek cebi:
sosyal gözlemler
31.12.2010
başarılı bir yılbaşı kartı örneği
![]() | ||
| - beni de fernando. |
yılbaşında naapıcaksınlar sardı dört bir yanımı...
baktığım her yerde bi manyak duruyor
ben naapıcaamı düşünmek istemesem de
bana herkes bunu hatırlatıyor...
gömlek cebi:
patlak düşünme balonları
,
sosyal gözlemler
27.12.2010
işyerinde kötü parti yoktur az votkadır o...
"göbeğinden işeticiiiim seni!" dedi delikadir.
tv de sağ alt köşede sensiz yaşanmaz yazıyor. perihan savaş, kadir inanır'ın en güzel haliyle oynuyor. sonuna denk gelmişim. perihan bizi düşünmüyosan karnımdaki çocuğumuzu dedi. kadirin şoka girişinden anlaşılan bebeği yeni öğrendi. haliyle mutlu son.
başka bi kanalda hayallerim aşkım ve sen başladı. bi sürü türkan şoraylar. neydi bu vatka modası kıyafetlerde. neler çekti şu insanoğlu hakkaten. seksenler mi doksanlar mı. vatka ve tuhaf saç kesimleri... ben başka bişeyden bahsedicem asıl.
dün akşam o ne kudurmaktı öyle? hem de iş arkadaşlarınla. prensipsiz edepsiz. öğlen iki başarılı sunum yapmanın sarhoşluğuyla keyfim gayet yerinde. başladı akşam işyerinde yılbaşı partisi. güya müzikler bendendi. her telden de koyduğuma inanıyordum, bence herkesi mutlu edecektim. fakat tabi ki ahmet kaya ya da musa eroğlu'ndan içli türküler düşünememişim. bana bıraksalardı efendi gibi ayarlamıştım ben yemekte ne dinlicez yemek bittikten sonra nelerle kudurucaz ve sonra gece biterken nasıl sakinliycez.
![]() |
| ya ben lan neyse bi şey demiyorum |
fakat her türlü insan çeşidinin olduğu ortamlarda her zaman olduğu gibi müzikte de türler ve kültürler şoku yaşandı bitti saygısızca. ki ben, içki içerken dinlediği müziğe göre ruh hali değişenlerdendim. ve yine değişim geçirdim. ama açıklamama izin ver, çok ağır türkülere filan girdiler demek ki acilen bişeyler yapmam gerekiyordu. içkiler şirkettense partiyi erken terketmek aklı başında bir insanın yapacağı iş değildi. deliliğe vurdum artık. bi ara kendimi bülent ersoy'dan ablan kurban olsun sana isteğinde bulunurken kaydettim. evet oldu bu. ama beni siz delirttiniz canım insanlar. nerden nası aklıma geldi o şarkı. o şarkıyı, küçüklüğümden, salondaki koyu kahve vitrinimizin orta raflarından birindeki üç parçalı müzik setimizin içinden gümbürderken hatırlarım. annem sever dinler coşardı bu aptal şarkıyla. annem bana az etmedi. annemi özlemiş olabilir miyim.
sonra zaten amaaan boşver deyip parti ve içki bitene kadar gönlümce duracell'e bağladım. hopladım zıpladım güldüm. ordan çıkan bir takım iş arkadaşlarımın peşine takıldım, başka bi yerlere gidip orada da hoplayıp zıplamaya devam ettim ki, vücudum benim gibi bir eğlence mikrobuyla mı uğraşsın, günlerdir bir türlü alt edemediği sinüzit mikrobuyla mı. yazık.
netekim eve geldiğimde müthiş bir açlıkla yüzleştim. napsam napsam. sahanda iki yumurta kırsam, yanına bi sallama çay. yavaş ye boğulcan. sonra uyumak değil bayılmak diyoruz biz ona burcu. varmış demek ki bi kudurma ihtiyacı.
giderildi.
gömlek cebi:
gündelik hayat hikayeleri
24.12.2010
vaka kaydı: kaçışa bak
"Aşk sabitti gülse hiç dermedik
Bul kendini kuytularda hadi dal"
Bul kendini kuytularda hadi dal"
birlikte olduğumuz ve birlikte mi olsak ayrı mı dursak karar veremediğimiz zamanlardı. esasen ilişkinin bütün zamanlarıydı. ve anladığım kadarıyla derdi tasası biz ayrılınca ikimizin yolu üzeri olan boğa'dan nası geçeceğiydi. ya benle karşılaşırsaydı, ne yapardı, ya beni biriyle görürseydi, buna nası dayanırdı. bakıyorum da aslında tam dayaklıktı.
bugün korktuğu başına geldi. :))
iki ay üzerine, tam da tahmin ettiği gibi boğa'da karşılaştık. benim yanımda kardeşim vardı. işten çıkmış aheste yürüyorduk, ağzımda da mesai sonu sigarası, yürüyoruz ,boğa'ya dönük yüzlerimiz. O ise boğa ile benim aramdan geçiyor büyük adımlarla. ilk gören bendim, avantaj bende yani, saçmalama olasılığım daha az. ve saliselerde içimden geçen "lütfen dönüp bakmasın" bakmasın.
iki ay üzerine, tam da tahmin ettiği gibi boğa'da karşılaştık. benim yanımda kardeşim vardı. işten çıkmış aheste yürüyorduk, ağzımda da mesai sonu sigarası, yürüyoruz ,boğa'ya dönük yüzlerimiz. O ise boğa ile benim aramdan geçiyor büyük adımlarla. ilk gören bendim, avantaj bende yani, saçmalama olasılığım daha az. ve saliselerde içimden geçen "lütfen dönüp bakmasın" bakmasın.
nerdeyse birbirimizin görüş alanından çıkarken döndü baktı akıllı. hah, beğendin mi yaptığını. ve hazırlıksız tabi. bir daha baktı. hani öyle olur ya.
ilk bakışında çok küçük bi an gözgöze geldik. ikinci bakışında ben önce başka bi yere baktım, sonra yere indirdim gözlerimi. sigarayı da ağzıma götürmüş halde kalakaldım. bıyık yapmış evet.
o çok kısa bir an durakladı. ben selam vermemiş oldum. demek selam vermemeyi seçtim. karşılaşsam ne yapardım hiç düşünmemiştim. demek böyle olacakmış. sonra sağlam kafayla düşününce selam verebilmek isterdim. olmadı ama. kaybolsun gözüm görmesin hissi geldi bana o an.
sonrası komik. bana bakan karşıdan der ki charlie baltimore gibi kadın. "n'aptığını biliyo bu" görüntüsü veriyorum. beni gören, korktuğu başına gelen adamcağız ise karşılaşma akabinde bir depar attı ki, seyrine doyum olmadı. baktım ardından, emindim çünkü bir daha arkasına bakmayacağına. iyice hızlandı. adeta koşarak geçiyordu karşıya. hatta kardeşime dedim ki, ardından bakarak ve hala ağzımda sigarayla ve gayet sakin bi havada:
- kaçışa bak!
hahahaha. böyle dedim işte. kardeşim de kaderine küstü, ulan bu an'a mı denk gelecektim dedi. sonra biz döndük kuşdili'ne. yazık, boylu boyunca bütün bahariye'yi ensesinde soluğumu hissederek filan katetmiştir. biliyorum. tanıyorum. komik geliyo.
daha da bir ay geçmez boğa'dan. yine alt sokaklardan filan dolaşıcak. bir ara taksiyle dönüyodu evine.
eve gidince kapıyı kapattığı gibi yaslanıp ohhh filan da demiş midir acaba. hay allah yaa.
o an, başka bir yere ışınlanabilme kabiliyeti olsaydı kullanırdı. bir hakkı kalmış olsa bile.
bense serseri tipler gibi ağzında sigarayla görüntü vermek istemezdim, seçme şansım olsaydı.
yine o kız gibi bi tavır sergiledi bense raif efendi gibi geçtim kayıtlara... yanıyorum yanıyorum buna yanıyorum.
o an, başka bir yere ışınlanabilme kabiliyeti olsaydı kullanırdı. bir hakkı kalmış olsa bile.
bense serseri tipler gibi ağzında sigarayla görüntü vermek istemezdim, seçme şansım olsaydı.
yine o kız gibi bi tavır sergiledi bense raif efendi gibi geçtim kayıtlara... yanıyorum yanıyorum buna yanıyorum.
demek selam vermedik ha burcu? kırgınsın demek be kız.
yeni yıla bu hikayeyle girmiyoruz tamam artık. yarın toplantıların var sunumlar yapıcan, bırak bu işleri.
gömlek cebi:
gündelik hayat hikayeleri
20.12.2010
can sıkıntısı ve erik* marmelatı
hayatta en tatlı tembelliklerden biri televizyon karşısındaki koltukta, battaniyeye iyice sarılıp yastığa kafayı gömerek uyuklamak galiba. keşke televizyona yüzü dönük halde uyuyabilecek kalınlıkta göz kapaklarına da sahip olsaydım. ekrandan yansıyan ışıklar renkler alıyor gözümü. bu yüzden televizyon karşısında ama kıçım televizyona dönük uyuklayabiliyorum. demek ki uyurken birileri bişeyler anlatsın.
dün akşam biraz yorgunluk, biraz mutsuzluk, biraz soğuk algınlığı ile gömüldüm koltuğa. bir telefon sesiyle uyandım, bi baktım ki salyalar içindeyim. ytong şefi geç geleceğini bildirdi. kalktım elimi yüzümü yıkamaya. baktım aynaya dedim tipe bak. haberler bitmiş. uykum kaçmış. napsam napsam. şu dizinin izlemediğim eski bölümlerini taksam. hem ağlatır da biraz.
sürekli aklıma bişeyler geliyo ordan burdan eskiden. olmuş bitmiş tatsız şeyler. hep ama en aptalcasından, utandıklarımdan. istemsiz buruşuyo yüzüm. yüz buruşturmak akıldan kovalamak gibi o düşünceyi ya da görüntüyü. bi aralar en dayanamadığım aptallıklarım aklıma geldiğinde birden yüksek sesle bi şarkı söylemeye başlıyordum. şimdi kalmadı bak o. yazınca delilik gibi geliyo ama herkes kendi yöntemleriyle kovalamıyor mu tatsız hatıraları. bence birden şarkıya başlayanların sayısı da az değil hem.
bi çay yaptım. taktım diziyi. tahmin ettiğim gibi küçük osman bi sahnede ağlayarak "gelme baba gelme" dedi. aranan kan bulundu. efendi efendi ağladım hiç sesimi çıkarmadan. epey izledim. arada sigaraya çıktım balkona. corcika'yı aradım. o da işyerinde başından geçen tatsız bir hikayeyi anlattı. sonra ben, aslında anlatmaya bile değmezken, terkeden adamla ilgili fincandan duyduklarımı anlattım. kapadık. bir demlik çay bitti. mutfakta ytong şefinin annesinin yapıp yolladığını tahmin ettiğim bir kavanoz dolusu marmelata benzeyen bişey gördüm. açtım tadına baktım. erik marmelatıydı bu. ve öylesine başarılıydı ki, birden kendimi kaybedip deli gibi kaşıklamaya başladım. gün boyunca görüntülenen en neşeli halimdi. canlandım resmen. sonra, napıyosun bi dur be ayıptır. kızın annesi bir kavanoz marmelat gönderiyo, ev arkadaşı bi günde yiyip bitiriyo. bir de bunun sıkıntısını yaşama istersen deyip attım kendimi mutfaktan.
![]() |
tekrar eski gudubetliğime döndüm. derken ytong şefi de geldi. tipim atmıştı heralde iyice. portakal suyu sıksana c vitamini alsana dedi. işten güçten bahsederken saat oldu bi buçuk. vedalaşıp odalarımıza çekildik. penceremin tam karşısında sinir bozucu yalnızlığıyla dikilip duran selvi dışında iyi şeylerde oluyordu aslında. mesela yatınca pencere kadar bir gökyüzü apaçık karşımda oluyordu. dün gece ay, sokak lambası gibiydi. tostoparlak ve parlak. önünde bi bulut trafiği. hava açık. seyrettim biraz. güneşin ayın ve dünyanın konumlarını anlamaya çalıştım. canlandıramadım gözümde. coğrafya bilgim gerilemiş. ayrıca benim gayet sıradan küçük hayatımın dertleri ve bu gökyüzü, gezegenler, uzay... peki nası yaşamak lazım o zaman. aya iyice odaklanınca kaş göz görüyodum küçükken şimdi dünyayı yöneten zenginler orada bi zengin mahallesi kurmuşlar mıdır filan diye baktım, burdan görünür mü evlerin ışıkları filan. sonra yine parlaklığı rahatsız etmeye başladı. aya da döndüm kıçımı. çektim yorganı kafama. yine tatsız düşünceler aklıma gelirken milli piyangoya odaklanmaya çalıştım. bu gece rüyamda sayılar görsem. şanslı numaralar.
sabah uyandığımda gördüğüm rüyayı düşündüm. piyango vuracak sayılara niyetlendim ama eski sevgililerin bir potburisiydi rüyam. uzun zamandır aklıma gelmeyeni bile vardı, taaa lisedeki bile. demek ki bilinçaltımda bi hesaplaşmalar filan var ama yüzeyde sadece can sıkıntısı.
şurda ne kaldı, yeni yıla bu kafayla girmemek lazım.
* kuşburnuymuş.
* kuşburnuymuş.
gömlek cebi:
buzağının görünmeyen kısmı
,
gündelik hayat hikayeleri
15.12.2010
bir boy fotoğrafından da kitap ayracı yaptır
sağda solda kitapçı vitrinlerinden dikmiş gözlerini bakıyo bana. romanının kapak kızı yapmış bu sefer kendini. yapsın kardeşim bişey demedik. tercih meselesi. piyasası şusu busu. herkes istediğini yapmak da serbest .. de şimdi sevgili okurlarını düşünüyorum, okurken mest oldukça dönüp dönüp ön kapağa bakacaklar ya hayran hayran. hey allaam. daha dur, yakında parfüm de çıkarır, arkasına o koku hakkında biraz mistik biraz aromatik güzel sözler yazar piyasaya sürer. ve daha neler.
edebiyat camiasının ferhat göçer' i.
yani seslendiği kitle geniş alabildiğine. genişse tamam zaten.
yani seslendiği kitle geniş alabildiğine. genişse tamam zaten.
okurları,
hayat hakkında devrik kurulmuş aforizma cümle tüketicileri,
kısa yoldan kitap kurdu ve bir yazar takipçisi olmak isteyenler,
sadece osmanlıca sözcüklerle gözleri ve zihinleri kamaşabilenler ya da kendi dili -dolayısıyla dünyası- dar olduğu için büyülenenler.
kentli + muhafazakar + modern genç kadınların duygu ve düşüncelerine seslenebildiği gibi,
kentli + muhafazakar olmayan + modern genç kadınları da ifade edebiliyor. buralarda yürüyo işte bu hikaye.
sanırım herkes "şekil"de buluşuyor onun romanlarında. o da şekli önemsiyor, şekil işgalciliğini seviyor zaten baksana. içeriğe bakarsan her farklı romanında anlattığı karakterler aslında birbirine benzer, hatta bazıları o kadar benzer ki sadece adı değişmiş olur. iyi bildiği ya da üzerinde iyi çalıştığı bir kaç karakterin sağını solunu, adını değiştirip koyar kitaplarına.
romanın saklı mesajı, o ara verilmek istenen düşünce neyse, ne gerekiyorsa o mesela; aşktı, tasavvuftu derken satırları yutar gibi okuyan okur, hazımsızlık duymadan alıyo ne güzel, verilmek isteneni.
kimi çevrelerce lüzumlu yazar.
ne lazımsa onu yazar.
ne lazımsa onu yazar.
şuraya da arz edeyim: ferhat göçer benzetmesiyle bezeli iş bu yazı, na buraya yazıyorum; her ikisinin de popüler olduğu bir zamanda yazılmış olup her ikisinin de unutulup gideceği gelecek zamanlarda anlamını yitirecek muhakkak.
gömlek cebi:
düşüngeç
,
elif şafak
11.12.2010
korkak ama plancı... ama hafif salak da...
![]() |
| şekerşekerşeker |
herkesin küçüklüğünde katillerden, hırsızlardan, sapıklardan, sakallı bebekten çok korkup, hayalgücünün alabildiğine korku ürettiği çocukluk evresi çalışmalarında acayip saçmaladığı hikayeleri vardır. bazı korkutucu tiplemeleri de büyükler uydurup sokardı çocuk kafasına. mesela kuzenim ismail "tak tak adam"la korkutulurdu. o görmeden vururlardı bi yerlere tak tak. sonra ismaile "bak geliyo işte" derlerdi. bi de şeker adam diye bir korku filmi vardı. ortaokul zamanlarım. güya aynaya bakarken üç kez şeker adam deyince geliyodu, kunteper gibi. demeden de duramıyolardı filmde salaklar. öldü hepsi. fakat işin pis tarafı, içinden de desen sayılıyodu. böyle olunca bende tesiri epey sürdü. çünkü ben allaha dua ederken içimden küfürlü kelimelerin geçmesinden de muzdariptim. zaten derdim bana yetiyodu bi de şeker adam korkusuyla aynalara küstüm. banyoda filan işimi bitirdiğim gibi fırlayıp çıkıyordum.
hadi bunlar biraz daha büyüdüğüm zamanlardı. bir de iyice küçük olduğum, ya okula yeni başladığım ya da birinci sınıfta olduğum zamanlarda katillere sapıklara karşı aldığım bir tedbir vardı ki, çok salakmışım.
annemle uyuduğum ve annemden sonra uyuyabildiğim o ürkünç gecelerde yatış pozisyonumu ve yatakta bacaklarımın duruşunu aynen anneminki gibi yapar ve kıpırdamadan yattığım yerde korkuyla beklerdim. sapık katil gelecek, yorganı kaldıracak ve eğer annemin bacaklarını kesmek için gelmişse, yorganın altında birbirinin aynı pozisyonda dört bacak görüp şaşıracak, böylece anneminkiler yerine benimkileri kesecekti, planım buydu. böylece annem kurtulacaktı. herhalde katil gözü dönmüş olduğu için, çocuk bacağıyla anne bacağını da seçemeyecekti. plan yapıp kendini feda eden bir çocuk olarak çok cesurmuşum da nasıl bu kadar salak bir plancıymışım, orası muamma...
gömlek cebi:
kafa arşivi
,
maazzez ersoylar
10.12.2010
yeşillendirilmiş bir rüya örneği
![]() | |||||
| bilinçaltımın tepeden bir görünümü (zemin yeşil dikkat edersen) |
görüntüsüz, sırf sorudan ibaret bir rüya;
bir gün uyanmaya yakın, tam kulağımın dibinde (o kadar yakın ki donuna doldurursun) tanımadığım, cinsiyetini de teşhis edemediğim akustik bir ses, ukala bir havada şöyle sordu:
-yeşillendirelim miiiii?
rüya buncacık. insan yok olay yok görüntü yok sırf ses.
açtım gözlerimi.
sesin yakınlığından ürkerek uyanıp doğruldum yatakta, düşündüm bi:
"yeşillendirelim mi" mi? nassı yani? nereyi? ne kadarını? bu ne be?
soruyu bizzat ben de anlayamadığıma göre, kimsenin bilmediği bi dünya filan kurmamışım kafamda demek ki. panik yok. yat aşşa burcum.
ama ya... kalk lan kalk, yoksa o kadar şizofrenim ki, bir dünya kurmuşum kendimden de mi saklamışım ulan?
gömlek cebi:
rüya tabirleri
hayırlara giden bir rüya örneği
sakarlığımın zirvesinde olduğum, çevremdeki herkesin kırdığım döktüğüm şeylere şaşırmadığı, bir masaya masadaki içecekleri döküp saçmadan oturamadığım bir dönemdi. (ergenlik evet) "zaten bi sakarlık yapmasaydın şaşardık" manasında müstehzi gülümsemeler, "biraz dikkat" manasında bezmiş göz devirmeler ya da "vurcam kafana şimdi" manasına gelen sinirli göz belertmeler altında eziliyordum. artık nasıl kafaya taktıysam sakarlığım, rüyalarımda bile bilinen bir vaka, rüyamda karşıma çıkan tanımadığım karakterlerin bile malumu birşey idi. sabahattin ali'ye bağladık farkındayım.
çevremdeki insanların bilmeden arttırdığı sakarlığımın (kınandıkça artan bişeydir sakarlık) bu gizli istibdat döneminde şöyle bir rüya gördüm sevgili rüya tabircileri. şimdiden söyleyeyim hayırlara da gitti bu rüyam. çok faydasını gördüm. sakarlığım yüzünden beni kınayan çevreme anlattım, çok utandılar, kınamayı bıraktılar ve giderek azaldı sakarlığım.
rüyamda,köhne bir arabalı vapurda, güneşli bir havada açıklarda seyahat ediyorduk. güvertede çocuklar koşuşuyor, teyzeler çıkınlarındaki yemeklerini yiyor, amcalar volta atarak sohbet edip sigara tüttürüyorlardı. ben de güvertede idim ve yalnız idim. derken gökyüzünde birden bize doğru gelmekte olan ve hızla büyüyen bir uçak gördük, rüya saniyeleri içinde uçak bizim vapura çarptı. vapur birden can pazarına döndü. çok korkunçtu ve hızlı düşünmek gerekiyordu.
nedense rüyamda yazılmamış bir kural olarak, herkesin bir çocuğu kurtarması gerekliydi. benimki de kafası sıfır numara traşlı bir oğlan çocuğuydu. nasıl oluyorsa herkes kurtarması gereken çocuğu biliyordu bir şekilde. konu buydu yani, herkes sorumlu olduğu çocuğu sağ salim kurtaracak.
çarpışmanın hızıyla biz kurtarmam gereken çocukla vapurun orta katına düşmüştük ve su altındaydık. benim nefes problemim yoktu, balık gibi yüzüyordum ve bizi yukarıya çıkaracak bir çıkış buldum. hemen çocuğun kolundan tuttum ve çıkışa doğru sürükledim. planım çocuktan önce çıkıp onu da kolundan tutarak yukarı çekmekti.
bu arada herkesin kurtarması gereken çocuğu, kılına zarar gelmeden kurtardığını bir şekilde biliyordum, biz kalmıştık ve bu beni iyice baskı altına alıyordu. nihayet planladığım gibi yukarı çıktım ve aşağıdaki çocuğun kolunu yakaladım. malesef ki çocuğu yukarı çekeyim derken, yanlışlıkla kolu çıktı. o esnada göz göze geldik, ben yine bir sakarlık yapmıştım, çok mahçuptum. fakat çocuğun söylediği şeyle donakaldım. çıkan kolundan tutarak güç bela yukarı çekmekte olduğum çocuk, kafasını kaldırıp içi sıkılan, asık suratlı ve sakarlığıma şaşırmamış bir ifadeyle şöyle demişti:
-neyyssse. sen kurtar da...
gömlek cebi:
rüya tabirleri
9.12.2010
iyi geceler öpücüğü
gayet de iyi filmdir.
geçenlerde düşünüyodum benim defalarca izleyeceğim film neydi acaba. herkesin vardı. benimki neydi. kimi der tarkovski'den stalker (nası yalann), kimi der fellini'den ne olsa(defalarca ha? bu da yalan) kimi der kieslowski'nin üçlemesi ama şu rengi özellikle (peh peh entel atmaca) kimi der star wars, geleceğe dönüş serileri (bunlara laf yok tamam)
benim defalarca izleyeceğim(ki herkes bi kere denk gelmiştir tv'de) iki filmden biri star'da yıllardır evir çevir yayınlanan, hala da denk geldiğim iyi geceler öpücüğü. (öbürünü sonra yazarım belki) üstüste değil ama uzun zaman girerse araya her defasında izlerim bunu ben. yaparım bunu. mesela şimdi epey oldu, yine rastlasam yine izlerim.
geena davis'in kendi halinde bir ev hanımı modunda mutfakta birşeyler doğrarken elinde bıçakla birden coşup mutfak kapısına önden domatesi arkadan bıçağı gönderip kapıda domates şişlemesinin hastasıyım. bigün ev kadını olsam böylesinden olmak isterim.
meğersem hanımabla casusmuş, eli kanlı katilmiş. hiç der misin. tabi bunu anlayınca hafıza kaybından sonra evlendiği kocası cemşitle kızı sameti bırakır ve casusluk zamanlarından kalma görülmemiş hesapları görmek için, hayta kocasını bulup ağzına ağzına yapıştırmak için yollara düşer. yanında da yardımcı erkek oyuncu samuyel ceksın. hafızasının tamamen yerine geldiği işkence sırasında sudan elinde tabancayla çıkar herkesi siker atar oracıkta. her sahneyi daha da hatırlıyorum yağıyor bak şimdi yazarken.
saçlarını sarıya boyayıp gözlerine simsiyah kalem çektiği sahnenin devamında acayip havalı tekila içer, öyle tekila içmeye çalıştım bazen oldu bazen olmadı. yıllarca saçlarımı onun gibi platin sarısına boyamak, gözlerime simsiyah kalem çekmek de istedim hep. kalem çekmekten hevesimizi aldık alıyoruz da kafayı platin yapamadık bi türlü. yemedi.
hayta kocasına haykırarak öleceksin dedi. adam haykırarak öldüydü hakkaten. güzel giyinir, hızlı düşünür, pis bakardı. bunun yanında şefkatli bir anne, sadık bir dosttu.
galiba benim ergenlikteki kadın kahramanım Charly Baltimore'du demek ki. hala hastasıyım.
gömlek cebi:
film kahramanı
,
iyi filmler
,
sinema
,
the long kiss goodnight
8.12.2010
sarhoşluğun sızdırmayan hali
öncelikle böyle durumların "bok mu vardı bu kadar içecek" deme seveni canlılarından süratle uzaklaşınız ve yatağınızı bulunuz. bu kafaya ulaştıysanız kusmakla kurtulamayacağınızı biliniz. evet biliyorum, isyan etmeye bile yok di mi haliniz. (-liniz'lerin altını çiziyoruz. -li tam uyak, -niz redif) yastığınızı duvara yaslayıp, yarı yatar pozisyon alınız ve durduğunuz yerden gözünüzü kırpmadan bakacağınız sabit bir nokta belirleyiniz. (dolaptan sarkan bir çorap teki olabilir, tavandaki bir şekil olabilir vs. ama çabuk olun lütfen) ve gözlerin kapanmamasına gayret ediniz.
püf nokta bu: o gözler asla kapanmayacak! çünkü alkolle vardığınız bu noktada beyniniz göz kapaklarınızın inmesini midenizin kalkmasına kodlamış durumda. sabır ve dikkatle, seçilen sabite bakmaya odaklanınız.
herşeye tamam da peki ama olası sorusu: ne kadar süreyle?
arkadaşınız çok yerinde sordu yanıtı: kim bilir.
otostopçunun galaksi rehberinde ise benim bu detaylı açıklamamın kısa bir özeti bulunuyor:
-"üzerine git ve iyi şanslar."
ayrıca yine aynı rehberde, sarhoşlukla ilgili olarak "evrenin büyüklüğü ve bununla başa çıkmanın yolları"na da yönlendirme yapıldığı bir rivayet.
gömlek cebi:
bilgilendirme dairesi
5.12.2010
slip don the dragon ayıpsın
![]() |
| don da değil ki, bezlemişler adamı |
aslan burcu kadınına yapılmaması gereken bir kaç kusurlu hareketten biri onu terketmektir. sizi unutacağı varsa da unutmuyo çünkü. bi yolunu bulup hissettirmeden kendinizi terkettirebilirseniz hikaye uzamaz. mümkün olduğunca kendinizi terkettirin bence. çünkü terkederek aslan kadınının gözünü intikam bürütüyosunuz o da şapşallıklarınızı çoktan yayınlamış oluyo biloğunda. ondan sonra da "vay efendim hani aramızda kalacağıdı".
al bak beğendin mi yaptığını:
ben & o - bıdı bıdı bıdı...
ben - peki zardoz'u izledin mi?
o - ı-ıh. kim oynuyordu?
ben- sean connery. sean connery'nin slip donla oynadığı tek film ve ilginçlik bununla da bitmi...
o - slip don kimdi be? çıkaramadım ben.
ben - don, bildiğin don be.. yok öyle bi artis... hahaha...
o - haa
ben - bi de çıkh.. ahahaha.. çıkh..ahah..ramamış
o - aramızda kalcak bak?
ben - ayıbediyosun.
gömlek cebi:
yardı beni
,
zardoz
4.12.2010
çocuktan al ayarı
üniversitedeyken çok sevdiğim, saydığım, bu nedenle her zaman dikkatle diyaloğa girdiğim hocamla yıllar sonra bir gün vapurda karşılaştım.7-8 yaşlarında bir çocuğun elinden tutmuş halde buldum onu. çocuğu var mıydı yok muydu bi bilgim de yoktu. hocayla kararsız bir göz teması ardından selam vererek yaklaştım. kısa olacağı belli ama sürpriz sonlu olacağı henüz bilinmeyen sohbet az sonra başlayacaktı. çocuğa kısaca bi göz attığımda onun da bana tekinsiz bir ifadeyle baktığını görür gibi oldum.
- merhaba hocam? nasılsınız?
- ooo, merhaba, teşekkür ederim, iyiyim... sen nasılsın?
- iyiyim hocam, sağolun ehehe...
- ...... (hoca başını sallayarak gülümsedi; yanındaki çocuk kafayı kaldırmış, gözlerini dikmiş, gözünü kırpmadan bakıyo bana) aman sessizlik olmasın telaşıyla, çocuğa gülümsedim ve hocaya şöyle bi soru buldum sormak için:
- sizin çocuğunuz mu? (hoca yine başını sallayıp gülümserken)
çocuktan yanıt geldi/çocuk konuştu/çocuk geri kalmadı/çocuk yapıştırdı:
- arkadaşı gibi mi görünüyorum?
- ..... (cevab veremedi)
gömlek cebi:
tokat gibi
,
yol hikayeleri
3.12.2010
depresyon belirtileri
hani beklenen uyku belli belirsiz gelir de, o anda yatılırsa kaçacağı hissedilir ve ürkütmemek için biraz daha beklenir ya. ben de dün akşam napayım napayım diye ortalıkta köpekbalığı gibi gezinirken sonunda bi karar verdim. izmir'den beri elimde bekleyen, izlemek istemediğim "öyle bir geçer zaman ki" adlı dizinin ilk bölümünü izleyeyim de bi diziye daha bulaşayım, böylece allah benim cezamı vermiş olsun dedim.maalesef kısa zamanda kıskıvrak yakaladı beni hikayesi. küçük osman'ı tarife gerek yok zaten. çok tanıdık şeyler vardı yer yer. kimbilir kaç ailenin benzer hikayesi vardı böyle. bizim evde de yaşandı bitti saygısızca bi benzeri yıllar önce. dedim, tabi tutar bu dizi. cemile'ye çok üzülüyo insan. o mete'de ne dayak yedi, içim ezildi.
ama tabi saat oldu 1, bitmiyo hala. bırakamadım da. artık izlerken ne dolmuşsam, bitmeye yakın aldatıldığını öğrenen cemile'nin tipi atınca benim de tipim attı. başladım ağlamaya. e vakit gece vakti. evde yalnız olsam kesin kurbağaya bağlıcam ama ytong şefi uyuyor. yorganı çektim başıma, hıkh hıkııığık diye ağlıyorum nası ağlıyorum nası ağlıyorum. yorgan altında da ağlayınca hararet yaptı, boğulcam gibi oldum açtım pencereyi. bi sigara çekti ki canım. vazgeçtim. baktım penceremden dışarı. bu evde ilk kez penceremden dışarı baktığımı farkettim. hala ufak ufak ağlama var bi yandan. tam karşımda ince uzun bi ağaç varmış meğer tek başına. uzuuuun ince ve tek. kavak mıdır nedir. baktım sağında solunda hep binalar, bu böle yalnız başına orda. bana bi daha ağlama geldi. işte hayatımla ilgili bi işaretti: neden hayatımın tam da bu döneminde yaşadığım yerin penceresi yalnız bi ağaca baksındı? onun gibi yalnız ölcem işteeaaaüüühhü, onun da her yanı beton artık. vadesi dolunca kuruyup gitçek. ama bi de şu açıdan bak; en azından eğri büğrü değil dimdik, ayakta. (burda biraz ağlama durur...kısa hızlı iç çekişler) ama ben napayım dimdik mimdik yaaaüüüühüü (yemedi)
şair burada ağaç üzerinden kendine üzülüyor evet.
inceden bi depresyon sanki di mi alttan, böyle dip dalgası gibi. hıhı. ben de farkettim.
gömlek cebi:
buzağının görünmeyen kısmı
,
dizilerden
otobüste sıkılgan dede yanı
sene 98 bilemedin 99... okula gitmek üzere yine tıklım tıkış bir belediye otobüsüne binmişim.
otobüs, her bindiğimde koltukların saçma yerleşimi yüzünden "tasarımcısı kimdir" sorusu sorduğum," ayakta daha çok insan istiflensin talimatına göre düşünmüş bir tasarımcıdır" diye kendimi yanıtladığım eski otobüslerden. hani hemen şoförün arkasında otobüs camına sırtını vermiş yan yana bir üçlü oturma grubu ve karşısında yine aynı şekilde duran ikili oturma grubu ile başlayıp ikili, tekli böyle devam edip orta kapıdan sonra yine aynı oturma odası sıcaklığı verilmiş otobüsler. evet, onlar. hala varlar. bu otobüslerde ilk kapışılanlar doğal olarak gidiş yönüne bakan, yani önüne bakan koltuklar. boş kalanlarsa hep bu içeri bakan, yolcuyu yanlamasına götüren koltuklar. işte bende mecburiyetten bu koltuklardan birine yanlamışım. yanımdakiyle en asgari teması, mümkünse temassızlığı sağlayacak şekilde yerleşim kurmuşum ve gazetemi çıkarmışım. kimseye rahatsızlık vermemek için gazetemi omuzlarım mesafesinde açmışım. okuyorum yanlana yanlana giderken.
yanına oturduğum sırada dikkatimi çekmeyen dedenin, önce elindeki tespihini şıkırdatmasını, sonra kendine meşgale ararcasına sağa sola bakınmasını farkediyorum. ya da önce kıpırdanmasını sonra tespih şıkırtısını farkediyorum. netice de gözüm hala gazetede ama dikkatim dedeye kayıyor. elindeki ufak tespihten, giyim tarzından anladığım, dede hacıdede değil, daha ziyade "ajans başladı mı" tipi bi dede. rahat durmuyor, afakanlı bir dede. dayanamayacak konuşacak bu, sohbet istiyor belli bişey. otobüsün içeri bakan, yanlamasına koltukları itibariyle zaten oturma odası sıcaklığı yakalamışlığımız da var dedeyle.
gazetemin arka yüzündeki resimlere bakıyor, kolumun üstünden okuduğum yazılara bakıyor, sonra bana bakıyor. otobüs hızla köprüyü geçmekte.
nihayet dede çenesini iyice kolumun üzerinden gazeteye doğru uzatıp, gözleriyle yazıları işaret ederek hiç tahmin etmeyeceğim bir soru soruyor:
- ne diyo?
-?!?
gömlek cebi:
yol hikayeleri
yalnızlıktan ermiş simitçi amca modu
o zaman izmirdeyim. sene, geçen sene. bir işi halletmek üzere, daha önce gitmediğim bir yere, daha önce binmediğim bir otobüs hattıyla ve elimde sağlam bir adres tarifiyle gitmişim. işimi halledip çıktığımda, bu geldiğim yerin insanlar arasında ücra denen o yer olabileceğini düşündüm. sitelerin çoğunlukta olduğu, hareketliliğin olmadığı, bir büfe ya da gazete bayiinin varlığının insanı rahatlattığı yerlerden biriydi bura. ilk kez gittiğim yerlerde başıma gelen tersim döndülük halinde bineceğim durağı aradım. durağı görmeyince, soracak adam aradım, sonra simitçi bi amca gördüm nokta gibi uzakta. baktım yine etrafıma, evet insan olarak en yakında o simitçi var, napıcan başım önümde mecbur yürüdüm vardım amcanın yanına.
meğer amca tenhada tezgah açıp otura otura değişik bi evliya olmuş, ben bilmiyorum tabi. aramızda geçen diyaloğu aynen aktarıyorum:
![]() |
- amca en yakın otobüs durağı nerde?
- şu anda o seni görüyo...
- efendim?
amca gizemli bir edayla gülümseyerek tekrar:
- o, seni görüyor, şu anda...
- kim?
- durak!
bi anlamadım, aptal gibi baktım amcanın yüzüne biraz. kaşıyla gözüyle gizliden işaret etmesini filan bekledim belki. neden sonra anladım demek istediğini, baktım çevreme amcayla durduğumuz yerden. evet, tam ordan durak beni görüyordu. sağol filan da diyemedim, baktım sadece, sanki inceden bir gülücük vardı susama doymuş gözlerinde.
*
ibrahim,
neyse. şimdi boşver. sonra. :))
*
ibrahim,
neyse. şimdi boşver. sonra. :))
gömlek cebi:
yol hikayeleri
Kaydol:
Kayıtlar
(
Atom
)


























