19.04.2013
kaybolan eşyanın çıldırtan sessizliği
Kaybettiğim eşyaları ararken hep ilk aklıma gelen, telefondan arayıp çaldırarak yerini bulmak oluyor. Bir kalemi caldiramayacagimi farkedince cok uzuluyorum.
gömlek cebi:
kıssadan kestirme
,
patlak düşünme balonları
2.03.2013
varmadanki o.
dünyanın bütün çişleri geldi, hepsini işedim.
uzun sürdü.
işyerindeyken gelseydi, tuvaletten çıkınca çantamı alıp eve dönerdim. yani o kadar. ama nnne güzel olurdu.
ne zaman şiir okusam böyle şeyler geçiyor aklımdan, yani yukardaki gibi. niyetim şiir üzerine işemek değil. demek istediğim "dünyanın bütün bişeyleri" filan gibi.
artık eskisi gibi hafif biri olamayacak mıyım diye düşünüp üzülüyorum son günlerde. yolda düşünüyorum, o kadar dalıyorum ki, işe varmadanki son büfeden sigara almayı unutuyorum. işe gidiyorum ki sigaram yok. çişe gidiyorum ama çok kısa sürüyor. neden son büfeye kadar sigara alma işini halletmediğim ise hayatın muammaları içinde bir başkası. yerini alıyor.
uzun sürdü.
işyerindeyken gelseydi, tuvaletten çıkınca çantamı alıp eve dönerdim. yani o kadar. ama nnne güzel olurdu.
ne zaman şiir okusam böyle şeyler geçiyor aklımdan, yani yukardaki gibi. niyetim şiir üzerine işemek değil. demek istediğim "dünyanın bütün bişeyleri" filan gibi.
artık eskisi gibi hafif biri olamayacak mıyım diye düşünüp üzülüyorum son günlerde. yolda düşünüyorum, o kadar dalıyorum ki, işe varmadanki son büfeden sigara almayı unutuyorum. işe gidiyorum ki sigaram yok. çişe gidiyorum ama çok kısa sürüyor. neden son büfeye kadar sigara alma işini halletmediğim ise hayatın muammaları içinde bir başkası. yerini alıyor.
gömlek cebi:
patlak düşünme balonları
30.12.2012
sonuncusu değil asıl ilkincisi
![]() |
| o ilk kadehi içmeyecektik |
şişenin kapağını açtıktan hemen sonra, tam bilinç ile söylenen son sözler:
- 1 shot içersem, güzel uyurum.
şişe bittikten hemen sonra, kalan bilinç kırıntılarıyla söylenenlerin en sonuncusu:
- yarın sabah işe gidebilmem için beni yataktan atmalısınız, tamam mı? tamam mı dedim? tamam mııaaa?
gömlek cebi:
jagermeister
4.12.2012
titrerim mücrim gibi, bakdıkca istibalime
lan düşünüyorum, bu meslekle, bu çabayla, bu kafayla sıttın sene bi ziki doğrultamıycam, çok açık yani. ne kadar azına razı olsan o kadar tepene binen bi hikaye organize etmişler.
aklım sadeliğe, sadeleşmeye, yavaşlamaya, efendi olmaya adamakıllı yatıyor da,bunu olduğu gibi hayata geçirmek hiç kolay olmuyor. dur şampuan kullanmak yerine zeytinyağlı sabunla başlayayım diyorum mesela, ertesi gün işyerinde kafana ne yaptın diyorlar.
bu kadardan bişi olmaz deyip düşüncemin tersine minik, minicik bir hamle yapıyorum; diyelim açısal olarak bir derecelik... o bir derecenin ileriye doğru bakınca hayatımda etkilediği alan büyüdükçe büyüyor. sonra olanlara inanamıyorum.
ne yapayım, tıs tıs gülüyorum halime.
tıslıyorum halime.
bir kadın ismi olarak halime.
gömlek cebi:
patlak düşünme balonları
22.11.2012
1.11.2012
dünyanın tepesinde çalan müzik
duruyor duruyor, geniş bir iç geçiriyorum.
bazen iş yerinde tam işin orta yerindeyken, bir soruya yanıt verirken ya da bir soruya yanıt ararken, birileri için bişeyler planlarken ve uygulayıp uygulamayacağı aslında hiç umrumda değilken, gözlerinin tam içine bakarken, hatta espri yaparken ve güya yapılan espriye gülüyorken bir anda sakince,
- müsadenizle birazdan döneceğim deyip, o her kimse onu oracıkta bırakarak odamdan sakin adımlarla çıkmak, kimseye tek kelime etmeden merdivenleri teker teker inmek, binayı terketmek ve yürümek istiyorum. raskolnikov gibi birdenbire kendimi bir yerde buluvermek istiyorum. kendimi buluvermek. mesela bomonti'de.
dünyanın tepesinde çalan müzik
gömlek cebi:
işimdeyim gücümdeyim
15.10.2012
biraz olsun
yine bir iş çıkışıydı -esasen lafını etmeye değmez.
çoğunlukla gittiğimiz yerde toplandık. ne yapacaktık, biraz içip zamanı geçirecektik. sıkıcı seçenekler arasından bir arada olmayı seçmiştik. eğleneceğimize ihtimal vermiyorduk -ihtimaller arasında yoktu bile.
epeydir gerçekten eğlenmiyorduk.
çoğunlukla gittiğimiz yerse, diğer çoğunlukla gidilen yerler gibi dekorunda eski tip koltukları, masalarıyla birlikte, özellikle loş bir ışıkta, yağmurda sigarası ağzında yürüyen bir james dean ya da balkondan sarkan
bir marilyn monroe afişi ile birkaç toplu eğlence karesi içeren içki reklamı
posterlerle bir konsept tutturmaya çalışan yerlerdendi.
bulunduğumuz yerin duvarlarındaysa artık çoğu yaşamayan müzisyen ve edebiyatçı fotoğrafları vardı. benim sırtımı yasladığım duvarda tepemde dostoyevski vardı mesela.
içimizden biri bir ara, yaptığımız eften püften sohbetten kafasını kaldırıp duvarlardaki insanların fotoğraflarına bakmaya koyuldu ve şöyle dedi:
- onlar işte, biraz olsun istedikleri hayatı yaşayarak gittiler burdan.
gömlek cebi:
patlak düşünme balonları
4.10.2012
sanki
tam emin değilim ama, o çok aradığınız huzur, kıçınızı yırtarak elde edebileceğiniz bi şey değil gibi görünüyor.
gömlek cebi:
patlak düşünme balonları
1.10.2012
küreselleşme
dünyanın bir köşesinde yaşanan çalkantının dalgalarının bambaşka sahilleri dövebilmesi.
gömlek cebi:
kıssadan kestirme
25.09.2012
8.09.2012
çekoslovakyalılaştıramad... neyse
"asılı kaldım biripinucun da"
derler ya,
türkiyenin dört bir yanindan göç alan bir büyük kent olmasına istinaden...
şimdiki zamanın pratiğinde böyle bişey yok aslında.
istanbulda yaşayan herkes istanbulludur.
çünkü büyük kent ve dayattığı gündelik hayat, insanı öyle bir yutuyor ki, tam tersine herkes oralılaşıyor.
büyük kentte yaşayan insanlar kendi memleketlerinde, o küçük çevrelerinde olamayacakları kadar ahlaksız, suratsız, duyarsız, umursamaz, yüzeysel ve üşütük oluyorlar. ki bu kent kimseciklere hiçbir sey vaadetmiyor. öte yandan tutunmaya çalışanı da reddetmiyor.
orta halli ve ortanın altı bir istanbullu, kendi gibisinin, ne zor şartlarda hayat sürdürdüğünü biliyor. ne tuhaf şeylere şükrettiğini görüyor. market manavlarından sadece daha az çürük gıda seçmeye mecbur olduğunu biliyor. kendinden biliyor. bu türden nedenlerle göç edenden doğma büyüme istanbullusuna varıncaya kadar, ortamı bilen her
istanbul insanı, diğer istanbulluyu da hor görüyor, değersiz buluyor.
çünkü hep beraber katlanıyorlar bu metrobüs tıkışıklığındaki kent yaşamına.
bu kentin martıları deli, fareleri zombi bak samimi söylüyorum.
insanlıktan çıkmışlığın, kendi türüne acımasızlığın serbest yaşama alanı olarak istanbul diye bir yer var. dünyanın başka kentlerinde de benimle benzer duyguları yaşayan kent insancıkları vardır elbet. kirlilik, kalabalıklar, yabancılaşma bütün büyük kentlerin ortak problemleri.
ama istanbulu bu istanbul yapan eğitimsizlik ve açlık.
gömlek cebi:
patlak düşünme balonları
7.09.2012
suphesiz ki izleyenler icin bunda ne ibretler vardir.
huzur sokagi diye bi dizi yapmislar.
nihayet diyecegim.
yuzde doksandokuzu musluman olan bir ulkemizde ben de merak ediyordum boyle diziler ne zaman yapilacak diye. gec bile kalinmisti.
esas oglan namazinda niyazinda, camilerde, dini toplantilarda. huzur ve bilgelikle dolu.
esas kiz rahatsiz. para var hersey var ama huzur yok. icinde bir bosluk. (muhtemelen allah sevgisiyle dolacak)
kiz aksirana kadar iciyor tiksirana kadar iciyor.
ezan sesleri filan arka fonda.
ama sirf din iman filan dayamamislar arada mevlanalar herman hesseler schopenhauerlar filan havada ucusuyo. demek ki dincilerin a grubuna hitap ederken b grubunun da ufkunu acmaya niyet etmis bir dizi. ne diyelim allah utandirmasin.
gömlek cebi:
dizilerden
3.09.2012
ölü olarak ele geçirildi
tezgah alti mutfak dolaplari kirilarak, mutfagin en dip kosesinde bulunarak...
ve ardindan tum mutfak esyalari evden atilarak.
yani simdi tut ki karnim acikti
bir cay kasigim bile yok
anliyor musun
hadi
gulumse.
ve ardindan tum mutfak esyalari evden atilarak.
yani simdi tut ki karnim acikti
bir cay kasigim bile yok
anliyor musun
hadi
gulumse.
gömlek cebi:
ev
,
ev halleri
,
fare
2.09.2012
31.08.2012
fareli evin mavalcısı
valla artik hayat hic komik degil ve eglenecek bisey goremiyorum ben.
evde fare besleye besleye geldigim nokta bu.
salonda masanin uzerinde plastik bardaklar, mutfaktan erken operasyonla kurtarabildigimiz bir su isiticisi, kolonya, bos su siseleri filanev duzeni diye bisey kalmadi.
basta bahsetmemistim mide bulandirmasin diye ama maalesef bundan 4 gun once farenin evde ilk goruldugu anda panikle kactigi yer mutfakti. ve biz mutfaga girdikten sonra onunla tekrar karsilasmamak icin, hic dusunmeden ve o zaman şu uzayan sureci ongoremeden mutfagi kapadiydik. sevgilim kapinin altindan cikmasin diye eline ilk gelen bezi kapinin altina seriverdi(ki o bez gri bir şaldi, sevgilimle ilk tanistigimizda boynundaydi, hatirasi vardi filan ne diyorum ben artik iyice kafa gitti ha) onun ustune sehpayi ters cevirip destek yaptik. iyice hayvani oraya hapsettik.
hapsettigimiz yerin mutfak olmasi tum ev yasantimizi etkiledi. 4 gundur disardan yemekten, fareden once biz zehirlencez. gerci banyoya hapsetseydik o da baska bir berbat hikaye olacakti.
bugun kardesimin baskisiyla ucumuz ev aramaya ciktik. kardesime gore hikaye basit. internetten ev ara, hooop bul, hoop yerles, bitti gitti. fakat ha deyince olmuyor ki bu isler. hele de eylul ayi basindayiz, ogrenciler cayir cayir ev aramakta ve fikirtepe kentsel donusurken tum anadolu yakasindaki kiralari da fahis fiyatlara donusturmus durumda. dolan dolan ev mev bulamadik tabi. zaten kadikoyde fareli bir evden cikip faresiz bir eve girme sansimiz nedir allaaasen?
evden tiksindik tiksinmesine en az kardesim kadar. gidelim diyorum bende ama yine de fareden kurtulduktan sonra bile bu ev bulup tasinma hikayesinin nerden baksan bir ayi vardir. oyle nereye gidiyosun bugunden yarina?
once ilaclama sirketlerini cagiralim dedik, bir sirketle anlastik. o ara saga sola fare olayini danisirken vazgecirdiler beni. fare insan gibidir uzerine ilac sikmakla olmez, iptal et dediler. hadi dedim, ben bilmiyorum insanlar biliyor da konusuyor, iptal ettim.
sonra temizlik sirketlerini aramaya basladik, hepsine uzun uzun hasta hikayemi anlattim. gelip olusu varsa alir misiniz dirisi varsa ne yaparsiniz dedim. hangisine sorduysam ayni seyi soylediler, olusune dokunmayiz dirisi varsa yemleriz. e yani, bizden farklari yok. biz de olusune dokunamayiz, dirisini yemleriz. vazgectik.
saga sola sormaya devam ederken iki profesyonel temizlik sirketi buldum. hem olmus fareleri toplariz hem de temizledikten sonra dezenfekte ederiz, dediler. cunku madem en az 1 ay daha bu evde olucaz, fareler oldukten sonra ilacli filan boyle cilgin bir temizlik de gerekiyor. mutfak diyorum yaa, otesi var mi.
bir de haydarpasa garinda 3000 fareyi oldurerek adeta bir soykirima imza atmis bir amcamiz var fare yuzunden hayatimiza giren. hasere, fare oldurme uzerine bir is kurmus. anladigim o ki, kadikoyde agzini fare diye actigin an sana onun dukkanini gosteriyorlar. biz de 4 gundur fare zehirlerini hep onda aliyoruz. gide gele hikayesini de ogrendik, amca 40 yil once ziraat fakultesinden mezun olmus, o gun bugundur fare ve turlu mahlukat pesinde kosuyor. her isinin ehli insan gibi amca hep bi sakin, hep bi dinlemeden konusan. ama bi sekilde guven veren.
bi de belediyenin ilaclama birimi varmis, onu da aradim cagirdim. geldiler. bizim aldigimiz yemlerden almislar ellerine, ne ilaclama ne kozmonot kostumu. yemleri attilar mutfaga, ee dedik kontrol etmeyecek misiniz iceri? yok oyle bisey, hizmet verdiklerine dair bi kagit yazip gittiler.
sonra kim ne derse desin bir ilaclama sirketini daha aradim. mevzuyu anlattim, telefondaki kadin biz fareyi yakalamiycaz ama butun evi ilacliycaz ayrica evi tetkik edicez evde farenin girebilecegi delikler bosluklar varsa size rapor edicez dedi. tamam dedim. gonderin ekipleri. gelen ekip tam techizatli bir kisi cikti yine. elinde bir kapan, kapanin icinde bir yem. eee dedik naapican ki? dedi koyup gidicem. e dedik ilaclama dezenfekte tetkik? anlasilan abiye oyle bir bilgi gelmemis. yok dedik al kapanin da senin olsun. biz kapan da koyduk. yolladik.
bu aksam artik son care yine aradik bizim haydarpasa farelerinin kokunu kurutan amcayi. dedim, olmuyor hayvan hala yasiyor. bir gelip baksaniz, oluyse bulsaniz, delik var mi gedik var mi inceleseniz? tamam yarin gelirim dedi. simdi yarini bekliyoruz.
bu arada yine yavas yavas da olsa ev bakicaz.
ayrica hayvan eger olurse ve mutfak fareden temizlenirse yine bi temizlik sirketiyle anlasayim diyorum. bi tanesiyle konustum pazar gunu geliriz dediler. aklima yatti gibi.
ha bu arada ben yeni bir ise basladiiim, yarin insanlarin karsisina cikacagim ilk guuuun... fare hic bunlari dusundu mu bizim eve girerken?
ogle tatillerim fare zehiri aramakla, esnaftan bilgi almakla filan geciyor.
bombok gunler.
gundelik hayat normale donecek mi?
fare(ler) hayatimdan cikacak mi?
...
hah belediyenin koydugu yemleri de, bizim eczaneden yeni aldigimiz bugdayliyi da yemis. ulan dunyayi yedi hala yasiyo be. ya da koloni bunlar.
gömlek cebi:
ev
,
ev halleri
,
ev tutmak
,
fare
,
gündelik hayat hikayeleri
farenin fendi
evden taşınıyoruz.
üç gündür yaşadığımız bir çehov hikayesi gibi.
ev bakıyoruz dünden beri.
ev bakıyoruz dünden beri.
fare işgalinin 3. gününde biz artık evi terketmeye hazır hale geldik. alıştık da duruma. artık ağlanacak halimize gülmeler de başladı.
dün gece pencerede gördüm kendisini. valla o da sanki gitmek istiyor gibiydi.
eh, her zafer aynı zamanda bir bozgun tabi.
bu arada 8 kapsül yediği zehirli yemlere rağmen hala turp gibiydi. bildiğimiz kadarıyla normal bir fareyi bir ısırık öldürüyormuş iç kanamadan. istanbul martısı nası delirmişse demek ki istanbul faresi de zombiye bağlamış olayı. ölmüyor.
hemn biliyor musun, insanoğlu, fare konulu yazılarına fare fotoğrafı ekleyemiyor.
gömlek cebi:
ev
,
ev tutmak
,
fare
,
gündelik hayat hikayeleri
30.08.2012
benim ev ablukada
fare var.
aslında bu kadar.
evimde fare var deyip bırakmam lazım. çünkü iki gün oldu, kafam hala böyle çalışıyor. arada çözüm üretmeler, gidip haşere ilaçlama dükkanında iki kutu zehir almalar, yemesi için ortalığa bırakmalar, evi dinlemeler, türlü planlar, evden atılacakları düşünmeler, evden taşınmayı düşünmeler filan bunlar ara nağmeler. kafamda sürekli aynı manşet patlayıp duruyor: FARE VAR.
fare diye bişey var.
fare diye iğrenç.
fare hayvanı.
fare
fare
benim evde.
ben küçükken ziyaretçiler diye bir dizi vardı, orada kötü kadın diana akşam yemeği olarak fare yerdi böyle kuyruğundan tutup havaya kaldırırdı. ilk fare görmüşlüğüm o dizide olabilir. sonra çizgi filmlerde izledim. sonra tabi gazetelerde, televizyonlarda görmüşümdür. kitaplarda okumuşumdur.
bir de ufak fare besleyen insanlar oluyor.
geceleri yollarda apartman kuytularında bunları fıtı fıtı yürürken görenler oluyor anlatıyorlar ben denk gelmedim. belki denk gelsem kedi kirpi filan zannederim.
fareler hakkında bilgilerim de işte yukarda saydıklarımdan yola çıkarak kemirgendir, kemiksizdir, lağım faresi, fındık faresi, tarla faresi vardır.
insan başına gelmeyince hiç gelmeyecek sanıyor.
iki gün oldu, zehirli yemek bıraktık bulunduğu odaya. dokunmadı. ilacı satan adamdan başka bir zehir daha aldım. bundan bir kapsül yesin 2 saat içinde ölür dedi. 4 kapsül verdik hepsini sildi süpürdü, dün gece hala sağa sola tırmanıyordu.
ve böylelikle dünden itibaren, evde ilk görülen farenin tek olmayabileceğini, belki 1 den fazla fare olduğunu düşünmeye başladık. eğer öyleyse belki de biz bilmediğimiz bir süredir onlarla yaşıyorduk. içim ürperiyor.
lağım fareleri zehre daha dayanıklı olurlarmış.
bütün apartmanla konuştum, iki yıldır evine fare giren yok, zemin kattakine bile. ki ben 3. katta oturuyorum.
bu da olacaktı yani. fare ile de mücadele edecektim şu hayatta.
iki gündür baş ağrıları içindeyim kendimi sıkmaktan, kaskatı her yerim.
hiç gülmedim. mutsuzum.
işe gidip geliyorum, öylece bekliyorum.
dün gece bir ilaçlama şirketi buldum internetten. bugün öğlen 1'de gelecekler. bütün evi ilaçlayacaklar. kadın telefonda bişeyler anlattı, efendim şöyle yapıcaz böyle yapıcaz. işyerinde diyorlar ki, ilaçlama fareye hiçbişey yapmaz. ne bileyim. olsun. ilaçlansın.
mutfaktaki eşyaları düşünüyorum. herşey atılacak.
kardeşim taşınmak istiyor artık bu evden.
ben de tiksiniyorum artık.
ha ben hala fare görmüş değilim aynı evde olmamıza rağmen, o da ayrı ama.
fare var.
gömlek cebi:
ev
,
ev halleri
,
ev tutmak
,
fare
,
gündelik hayat hikayeleri
23.08.2012
bu sefer güldürmedi
lan bütün ümitlerim error verdi okurken.
![]() |
| uzerine tikla buyut ya da zaytunga git ne bileyim |
bu haberi yazan zaytung habercisi hiç düşünmedi mi bazılarımızın ancak bu hayallerle sürdürebildiğini? altını çizmek zorunda mısın hepimizin aynı hayali kurduğunu? buna gülmeyiz ki biz. ofiste okuyorsak keyfimiz kaçar sessizleşiriz. evde rahat ortamda okuyorsak direk ağlamaya başlayabiliriz.
lan yalnız hakkaten biri de demiyor ki, "dağcı olcam, k2'ye tırmanıcam, zirvede kısmetimi yicem"
ama o da naapsın yorgun istanbul insanı, gittiği tatilin içinde kalmak isteyecek tabi.
ofiste oturmus okurken, az sonra atacağım kahkaha için hazırda tuttuğum gülümsemem yüzümde dondu kaldı. filmlerdeki şener şen gibi kısa kesik gülüp peşinden ciddileştim ardından tekrar tıssladım ve nihayet kurudum kaldım filanlar geçti suratımdan sırayla.
gelecek yaz istanbulu terketme hayalim var, güneye kaçma vurgum da var ulan. istegim, azmim, aklim, fikrim, kararliligim da mevcut.
kismet.se.
gömlek cebi:
tokat gibi
22.08.2012
insan zaaflı bir mahlukattır
her gun icki icilmesine karsi olan kadin evde yokken, biraları içip, siselerini copte sakladiginiz halde kapaklarini kultablasinda unutursaniz, eve gelen kadin o kapaklari gorur ve sanki onlarin bira kapagi oldugunu bilmiyormus gibi sorar:
-ne bunlar.
kadinlar, bu tur sorulari kavgaya uygun bir girizgahla baslamak icin sorar.
bi can kulagiyla dinlerseniz, cok akli basinda konusmakta oldugunu farkedersiniz. basta hepimizin malumu ickinin sagliga zararlari hakkinda her biri birbirinden bilindik incileri sayip doker ve ardindan tabi ki birlikte yasama kurallari uzerine, tek bir cumle dusmesi, anlatim bozuklugu yapmadan konusur da konusur. o konusurken ona bakinca, ki kabahatli oldugunuz icin baska bi yere bakma sansiniz yoktur, sanki hayatinda hic zaaflari olmayan, her biseyin en bi dogrusunu bilen insan gibidir. o bidi bidi bidi anlatirken bitmek bilmeyen bidilemesinden gıderek bir insanlik abidisi gibi gorunur gozunuze.
fakat hayat cilveli hatta kancik bir yapiya sahiptir ve herkesin bir zaafi vardir iste. sırf bu yüzden, birinde biseyi elestirirken bunu fazla havali yapmamak gerekir. bugun ciddiyetle parmak sallayan yarin, azarlanirken halidaki motifleri inceleyen olabilir.
bir bakarsınız, her gun icki icilmesine karsi olan o bilimli kadin, bir katmer muptelasi cikabilir. taşındıgı evin karsisindaki zombiler pide salonunun firinindan her gun sicacik katmerler ciktigini ancak bir bucuk yil sonra farketmis olabilir ve farkettigi gunden beri her gun katmer yemek isteyebilir. her gun yiyebilir.
her gun katmer yenilmesine karsi olan adam sabah uyurken, mutfakta ve ayakta hizlica katmer yiyip, poşetini copte sakladiginiz halde, kokusunu mutfakta unutursaniz, uyanip mutfaga giden adam o kokuyu alir ve sanki o kokunun katmer kokusu oldugunu bilmiyormus gibi sorar:
-sen katmer mi yedin?
erkekler, bu tur sorulari fazla ugrasmadan direk sadede gelmek icin sorar.
yediyseniz yedim deyin bence. uzatmayın.
gömlek cebi:
gündelik hayat hikayeleri
,
kadın erkek şeysileri
13.08.2012
...korkuyorum onlardan
-ozellikle neden korkuyorsunuz? diye sordum. -her seyden. dogustan duygulu bir insan degilim. olumden sonraki yasamdi, insanligin kaderiydi, boyle seylerle pek az ilgilenirim. gokyuzunun yucelerine ciktigimda seyrektir. beni en cok korkutan, hicbirimizin kurtulamadigimiz, saklayamadigimiz gundelik bayagiliklardir. davranislarimda nelerin gercek, nelerin aldatici oldugunu anlayacak yetenekte degilim. bu yuzden de korkuyorum davranislarimdan. yetistirilisimin ve yasam kosullarinin beni dar bir yalan cemberinin icine soktugunu; yasamimin butunuyle, her gun kendimi de, baskalarini da aldatmaktan, sonra bunu farketmemekten olustugunu cok iyi biliyorum. omrumun sonuna dek bu yalandan kurtulamayacagim dusuncesi dehsete dusuruyor beni. bugun bir sey yapiyorum, yarin bunu neden yaptigimi anlayamiyorum. petersburg'da devlet hizmetine girdim, korktum; tarimla ugrasmak icin buraya geldim, gene korktum... cok az sey bildigimizi, bu yuzden de her gun yanildigimizi, haksizliklar ettigimizi, baskalarini yok yere sucladigimizi, mutsuz ettigimizi; tum gucumuzu bize hic de gerekli olmayan, yasamamizi engelleyen seylere harcadigimizi goruyorum. butun bunlarin neye, kime yaradigini bilmedigim, anlayamadigim icin de korkuyorum. insanlari anlamiyorum ben dostum, korkuyorum onlardan. koylulere bakinca dehsete kapiliyorum. bu insanlarin hangi yuce amaclar ugruna aci cektiklerini, nicin yasadiklarini anlayamiyorum. yasam bir haz ise, koyluleri gereksiz ve artik insanlar saymak gerekir; yok eger yasamin anlami da, amaci da yokluk ile kati umutsuz bir bilgisizlikse, o zaman bu iskencenin kimin isine yaradigini, ne icin surduruldugunu anlayamiyorum... hic kimseyi, hicbir seyi anlayamiyorum.
anton cehov
"korku" adli oykusunden
12.08.2012
lüzumsuz işler
sabah uyanırken yağmur sesi. bulutlu hava balık grisi. gökten uğultular. ıslanmış sokak kokusu. sokakta yağmura yakalandığı için sırıtarak koşan tombul bir kız, ellerini arkasında kavuşturmuş aheste yürüyen bir dede.
evin içi hafif karanlık.
pencerelerde yağmur damlaları.
arka balkondaki çamaşırlıkta dün almayı unuttuğum iki çarşaf bir yastık kılıfı.
balkon kapısı ardından onlara pişman bakışım.
balkon kapısının altından giren yağmur suyu. ay ay ayyy, bi büyük bez kap gel. neyse ziyanı yok. yağsın mübarek.
20 dakka sonra böyle güzel yağmurlu bir gün de apartman toplantısı. oldu mu. alt katta yöneticinin evinde. birinci kattaki deli tiyatrocu teyze gelmiyor. bana toplantıya sunmam için yazdığı yazıyı verdi. deli meli ama yalnız bir kadıncağız. baktım üç sayfa dolusu yazmış mavi pilot kalemle, önemli kısımlar için de kalem değiştirmiş, kırmızı pilota geçmiş. sağa yatık yazmış. çizgili A4 görmeyeli de epey olmuştu. nerden bulmuş. gerçi satılıyodur hala kırtasiyede. türkçesi iyi ama imla yanlışları yok değil. biraz okudum, sıkıldım. 3 sayfa yaa. hiç üşenmemiş. halbuki okunmayacak bile. insanlar nelerle uğraşıyor.
ama gerçekten dahil olsan konular hassas. kavga çıkabilir.
o değil de,
büyüdüm de apartman toplantısına katılıyorum daire sakini olarak. ımpppfff...
bana kalsa bir apartman toplantısına katılacak kadar büyümek istemezdim.
e gitme.
gitme ama gitme demekle olmuyor işte.
bodrum katında yaşayan kılıksız herif meğer apartman elektriğinden evine kaçak elektrik çekiyor, biz de apartman aidatı niyetine ödüyoruz onun harcadığını enayi gibi. geçen ayın aidatını ödemeyi reddettik deli tiyatrocuyla ben.
şu saçma gündelik hayat nelerin peşinde koşturuyor insanı.
toplantıda o kılıksız fırıldak da olacak. ihtimal ki, tartışma çıkacak.
yöneticiyle ev sahibi, genel olarak kiracı insanı başbelası olarak gören tipler. onlara karşı da hazırlıklı olunacak.
şu güzelim yağmurlu, esintili günde birazdan nerden baksan 2 güzel saat heba olacak.
niye?
hiç işte, öyle.
gömlek cebi:
ev tutmak
,
evsahibi
,
gündelik hayat hikayeleri
10.08.2012
iftara dogru
hepimizim malumu, ramazan yaza denk geldigi icin memleket insani aclikla susuzlukla imtihan olmakta. fakat bu alanda da istanbullunun imtihani bambaska. memleketin geneli imtihana bir duz liseli tasasizligi icinde girerken, bir istanbullu resmi fen liseli gibi ter dokmek zorunda. ve imtihana giren herkesin cennete yerlesecegi de garanti degil. oruca istanbuldan katildigin icin ek puan da gelmiyor. hatta az sonra anlatacagim gibi sinir katsayisi engeli var, puanin dusuyor. derken istanbullu icin cennet umudu iyice azaliyor.
![]() |
| sevelim sevilelim |
bir istanbullu için, trafik çilesi, hayat pahalılığı, kalabalıklar, süpermarket ve pide kuyrukları allah yolundaki bu imtihanın bir parçasi oluyor.
bu durumda ramazanda en önemlisi, herşeye rağmen top patlayana kadar kendini bozmamak.
gecen aksam istanbulda iftara yakin bir saatte, ibadetten yorgun dusmus, mutsuz insanlarla dolu bir metrobusun kadikoyden baslayan olagan yolculugu, karsi taraftaki bir ara durakta, yolcu alamadan hizla gecen metrobusleri seyrederken hizla deliren oruclu inananlarin elele verip yolu kapatmasiyla yarim kalmis. metrobuse, inananlar barikati.
bu yasanmis hikayeyi bizim caycidan dinledim, kendisi o metrobusteymis, oruc tutmadigi icin o gun yasanan olaylarda sakinligini koruyabilmis. bize de 'oradaydim' belgeseli tadinda anlatti ertesi gun.
hikayeyi dinleyince benzetmek gibi olmasin, aklima zombiler geldi.
yolu kapatip metrobusu durduranlar, soforle tartismaya baslamis -artik ne buldularsa konu olarak.
o esnada daha fazla dayanamayan otobustekilerden 'ulan acsaniza yolu' diyerek fittiranlar; yoldakilerden de 'biz gidemiyorsak siz de gidemeyin ulan' diyerek sacmalayanlar duyulmus. ve tabi girmisler birbirlerine.
girmisler girmesine ama simdi makul kafanin matematigi belli.
elde bir adet metrobus var. bu metrobusun oturarak ve ayakta alabilecegi bir insan kapasitesi var (ama biz istifleyebilecegi hayvan kapasitesine gore yolcu aldigini biliyoruz)
simdi bu malzemeye ragmen
aksam karanliginda
metrobus farlarinin onunde
aclik ve sefalet icinde
toplu olarak belirmek nedir?
caap veriyorum: dupeduz zombiliktir.
aralarinda en sinirli olan da en tombalaktir.
simdi gel geri... geri gel,
ayni fukaralar, ihtimaldir ki o sabah uyandiklarinda, eger dusunmuslerse 'allahin izniyle bu aksam orucumu hurma yiyerek acarim' diye dusunmuslerdir.(tombalak haric) o an bu insanlara, 'hurmayi unut, bu aksam dayak yiyerek acican orucu' desen inanmazlardi. ki dayak, cennetten cikmadir, derler. aslinda bi saniye kiz, belki de her aksam iftari hurma yerine dayak yiyerek acmak...?
aman iyi be, fikir veriyoz. neyse yani diyorum ki, bu kepazeligin aktorleri, kimbilir yilin kalan 11 ayi ne efendi, ne sabirli insanlardi halbuse. o tombalak mesela, kimbilir normalde nasi neseli nasi sempatik. yazik.
demek ki bu sehirde ozel jetin olmadiktan sonra oruc tutmanin kimseye bir faydasi yok. ha eger acun ilicali oruc tutmuyorsan senin de yatacak yerin yok. benim mesela cok pis geyigim var, hic sansim yok.
gömlek cebi:
ibretlik paylaşımlar
,
oruç
,
ramazan
9.08.2012
hamburger
senelerdir çalışırım, türlü türlü görüşmeler, girişmeler, gelişmeler, sonuçlar yaptım. hep başvurduğum bir mülakat yönteminin adının hamburger olduğunu bilmezdim. dün bizim suzan abladan duydum. suzan abla çok bilimli kadın. insan ilişkilerinden filan laflarken "hani siz hep yaparsınız ya hamburger" dedi. "yok evde o kadar yapmam suzan abla, çok canımız çekerse herkes gibi burger king'e filan gidiyoruz," dedim. "ay ilahi onu demiyorum kız", deyip güldü bana. (bu suzan ablaya da hep güldürüyorum kendimi)
iş arkadaşınızda, eşinizde, dostunuzda, gereken neyse onu oluşturmak, aklına bir fikir yerleştirmek ya da davranışını değiştirmek adına verimli bir görüşme yapmak istiyorsanız üç adım atıyosunuz:
1.genel olarak takdir edici, iltifatlamalarla yumuşak giriş (hamburgerin zemini olan ekmek)
2.asıl amaçlanan, verilmek istenen fikir ya da değiştirilmek istenen davranış hakkında net cümlelerle, gerçeklerle, tespitlerle geliştirme (hamburger köftesi, asıl malzeme)
3.destekleyici, gazlayıcı, yine takdir edici cümlelerle yumuşak kapanış (hamburgerin üst ekmeği)
adama şeklini verip gönderiyosunuz ondan sonra.
işte şimdiye kadar bilerek ya da bilmeyerek uyguladığınız ve faydasını gördüğünüz bu yöntemin adı hamburger tekniği imiş.
bugün işe yürürken yine geldi aklıma.
demek hamburgermiş. valla benziyo da. aynı.
gömlek cebi:
işimdeyim gücümdeyim
7.08.2012
mülayim isyankar dil
geçen pazartesiden beri devam eden iş yoğunluğu nihayet bugün azaldı.
böylelikle işyerinde bloğa yazı yazmalar, gasteleri gezmeler, feyste sürtmeler yeniden mümkün olabildi.
ama yine de tek tük gelen giden oluyor.
sabahki abla mesela.
nası anlatsam. şöyle kıvırayım:
bana gelip danıştığı konu, mühim bir konu olmasına rağmen ablanın hiiiiiiiç konusu değil hani. doğasında yok. fıtratında yazılmamış.
ama karşımızdaki malzeme ne olursa olsun, yani hiç yontulmamış olsa da, biraz yontulup yarım bırakılmışsa da ben görevimi yapıcam. mecbur konuya giriyorum.
diyo ki, "yap bakalım bize bişeyler."
hay güzel ablam diyorum içimden, "ben bişeyler yapan kişi değilim, ben yapılacak şeyler hakkında bilgi veren, rehberlik eden kişiyim" diyorum dışımdan.
yani nası anlatsam nerden başlasam kaç kişiydik o zaman bak kaç kişi kald... neyse ablacım, sen ben de kal. "bak şimdi... bidibidibidi de dibidibidibi ennn dibi anladın mı?"
ı ıhh... abla doluya koysan almayan boşa koysan dolmayan cinsten bi abla. bakıyor yüzüme.
meğer yuzundeki o donuk bakış, olimpiyat koşucusunun start verilmeden önceki hazıroluşu gibiymiş.
ve abla repçi tarzında isyankar konuşmasına başliyor. abooo. çok hızlı konuşuyor bu be. ama geriden de gelsem bütün söylediklerini anlıyorum bak. hızlı konuşan radyo dj i dinlemek gibi.
abla tur bindiriyor,
benim aklıma, kadın programlarındaki mağdureler geliyor. nefes almadan, vurgusuz ve aynı tonda hem bana isyan ediyor hem bu sistemi yaratan kişilere. itiraz edecekmiş oralara buralara... öyle diyor. böyle bir ablanın itirazı yazılı olamayacağı için, itiraz edicem demesinden ben, konuşarak yıldıracağını anlıyorum.
konuşmaya devam ediyor, ben hızla dalıyorum. bana bu tonda bi saat konuşsa diyorum ben ne istiyorsa yaparım. sonra ablanın yüzüne tekrar geri dönüyorum. biraz daha mıkırdandıktan sonra nihayet susuyor. o da insan.
ben faydasızca son cümlelerimi de ettikten sonra "haydi bakalım" deyip ayaklanıyorum.
abla kalkmıyor.
çeşitli jestlerle konuşmanın bittiğini anlatmaya devam ediyorum.
abla hiç oralı değil.
valla ablayı bırakıp sigara içmek üzere odayı terkediyorum.
gömlek cebi:
işimdeyim gücümdeyim
5.08.2012
metin erksan
-Meral: "Herhalde bana ait olan bir şeyi öğrenmek hakkımdır."
-Halil: "Hayır sana ait bir mesele değil bu, resmin ile benim aramdaki bir durum seni ilgilendirmez. Ben senin resmine aşığım."
-Meral: "İyi ama aşık olduğun resim benin resmim"
. İşte ben de buradayım söyleyeceklerini dinlemeye geldim."
-Halil: "Resmin sen değilsin ki. Resmin benim dünyama ait bir şey. Ben seni değil, resmini tanıyorum. Belki sen benim bütün düşüncelerimi yıkarsın.
-Meral: "Bu davranışların bir korkudan ileri geliyor."
-Halil: "Evet bir korkudan ileri geliyor."
Metin Erksan, Sevmek Zamanı, 1965
-Halil: "Resmin sen değilsin ki. Resmin benim dünyama ait bir şey. Ben seni değil, resmini tanıyorum. Belki sen benim bütün düşüncelerimi yıkarsın.
-Meral: "Bu davranışların bir korkudan ileri geliyor."
-Halil: "Evet bir korkudan ileri geliyor."
Metin Erksan, Sevmek Zamanı, 1965
gömlek cebi:
iyi filmler
,
metin erksan
,
sevmek zamani
2.08.2012
dondurmacilikta maraslilik performansi
ulkemizde ayvalik tostu ve simdi aklima gelmeyen daha niceleri arasinda, yoresel tatlarin sunumunda en ciddi performans maras dondurmaciliginda sergilenmektedir. yoresel dondurmaci kostumunden tutununuz da, arada bir vurarak ses getirmek zorunda olduklari cingiraklarina, küt bir kilici andiran demir cubuklariyla dondurma koyarken sarfettikleri cabaya bakinca, yazar burada cumleyi nasil bitirecegini bilememektedir.
yaz aylarinda nereye gitmissek, onlar bizden once oraya gitmis, dondurma tezgahini kurmus olurlardi. kucuklugumuzden bu yana yaz aylarinda onbinlerce maras dondurmacisi gorduk. teee palamutbukunde bile varlardilardi.
ve ne kadar maras dondurmacisi gormussek hepsi cok enerjik ve neseliydilerdi. tabi konsept icabiydi.
ama insan yine de dusunmeden edemiyor, yav arkadas insan bir gun de tersinden kalkmaz mi? bir gun de dondurma tezgahinin arkasinda suratsiz oturmaz mi? bugun gelenin eline vericem gondericem demez mi? hep mi bi dondurmayi turlu sovlarla kulaha koymalar, havalara atip tutmalar, tam verecekken hoooop almalar, hihoholar, ayayaylar...
gercekten ortada bir tuhaflik var.
gecimin gun gectikce daha da zorlastigi ulkemizde, sirtini yoresel bir tadin hatirasina yaslayan bu ufak capli isin hala kahramanca bir neseyle icra edilisi, marasa kahraman adi verilmesinin ne kadar da isabetli oldugunu. dusundurtmeden. edemiyor. son cumleyi hic ogelerine bolmeyelim bence, iyi boyle.
(cumhuriyet gazetesi`nin kelebek ekinde yayinlanmis bir makalesi`nden)
gömlek cebi:
maras dondurmacisi
,
patlak düşünme balonları
kediler diyorum, ozgurlerse.
Çok mu ayıp hala mutluluk istemek
Neyse zaten hiç halim yok
Neyse zaten hiç halim yok
soyliyim; biraz daha surer bu datca mevzusu buralarda...
datcada sagda solda rastladigim sokak kedilerine bakinirken bizim sefil kadikoy kedilerini dusundum. cogunu tanimam etmem. ama onlardan yanayim.
yani gordum ki, datca kedilerinin keyfine diyecek yok. ya yan gelip yatiyolar ya denizi seyrediyolar. restoranlarda cafelerde dize tirmanip yemek isteyen, masa bacaginin dibinden yukari miyavlayan tek datca kedisine rastlamadim. hepsinin karni tok sirti pek. iyi besleniyolar, temiz havada yasiyorlar, trafik yok...
ulan dedim bizim kadikoyun salak kedileri ordan yola ciksalar,
yavaaaaas yavas, tirin tirin datcaya dogru yurumeye baslasalar. fena mi? yolun sonu cennet. eninde sonunda bu datca karsilarina cikmayacak mi bunlarin? ama iste kafada akil olmadiktan sonra yemisim ozgurlugune duskunlugu hakkaten.
istanbula dondugum gun valizlerle eve suruklenirken bi tane kahverengili sarili kadikoy kedisi gecti onumden. tipi kaymis sicaktan, ustu basi pasak icinde, istanbulun kirine dumanina tukuruk mu dayanir, oldugu kadar temizliyor kendini. valla pek olmuyor. bi de islatmis kendini kimbilir hangi sulfurik asitli sularda.
ben kedi olsam.
baslardim yani yurumeye.
datcada sagda solda rastladigim sokak kedilerine bakinirken bizim sefil kadikoy kedilerini dusundum. cogunu tanimam etmem. ama onlardan yanayim.
yani gordum ki, datca kedilerinin keyfine diyecek yok. ya yan gelip yatiyolar ya denizi seyrediyolar. restoranlarda cafelerde dize tirmanip yemek isteyen, masa bacaginin dibinden yukari miyavlayan tek datca kedisine rastlamadim. hepsinin karni tok sirti pek. iyi besleniyolar, temiz havada yasiyorlar, trafik yok...
| eski datca |
ulan dedim bizim kadikoyun salak kedileri ordan yola ciksalar,
yavaaaaas yavas, tirin tirin datcaya dogru yurumeye baslasalar. fena mi? yolun sonu cennet. eninde sonunda bu datca karsilarina cikmayacak mi bunlarin? ama iste kafada akil olmadiktan sonra yemisim ozgurlugune duskunlugu hakkaten.
istanbula dondugum gun valizlerle eve suruklenirken bi tane kahverengili sarili kadikoy kedisi gecti onumden. tipi kaymis sicaktan, ustu basi pasak icinde, istanbulun kirine dumanina tukuruk mu dayanir, oldugu kadar temizliyor kendini. valla pek olmuyor. bi de islatmis kendini kimbilir hangi sulfurik asitli sularda.
ben kedi olsam.
baslardim yani yurumeye.
gömlek cebi:
datca
,
kediler
,
patlak düşünme balonları
31.07.2012
tatil: datca
biraz deniz biraz uyku
tum istegim buydu
tatile gidildi, hatta dönüldü.
sayili gun cabuk geciyor. 7 gun firt diye gecti. aksam ezaniyla oyundan zorla eve cagirilan cocuklar gibi olduk
datca guzel yer.
her gidenin pansiyoncuya bakip ulan ben de yaparim bu isi demesi ise adetten.
biz de kurduk hayalini. yaz sezonu boyunca calissak kisin kazandigimizi yesek fena mi?
dedik 8 oda olsa, kahvalti da versen, elektrik şu kadar olsa, suyu gunes enerjisiyle isitsan, su depon da olsa... iyiii iyi...
istanbuldan gelenler belli, onlar daha yorgun, sanki pansiyoncular ve yore halki istanbulluya daha cok aciyo. ya da bana oyle geldi.
bu bet sehre doneli ise 2 gun oldu. salak gibiyim.
az once isten geldim, eve girmeden assadaki bakkaldan bira aldim, icip yaziyorum. yazayim dedim, blog da kendi icinde bir sorumluluk, belki okuyani vardir. anlatalim.
ne alcam, marmara gold aldim essek kadar. tatilde yemisiz paralari. oturdum iciyorum.
yarin nerden baksan en az 60 insanla gorusme yapicam. ses vardi aydan sener den de oteye. allah selamet versin derler ya. oyle.
geldigim gun kendimi valizlerle eve suruklerken, durdum bi esintili pasajda mola verdim golgede. bir amca da karsimda dukkanin onune atmis tabureyi oturuyo. insanlar vizir vizir, sesler ugultular. amca ben oturdugum sira telefonla konusuyordu, konusmasi duzgundu ama tipinden anladim hemen ya rizeli ya trabzonlu. eski bir amca oldugu icin telefondakine diyor ki "yazihanedeyim". yazihane mi kaldi beyamca artik hep ofis oldu onlarin adi. kapadi telefonu bakti bana. selamlastik. benim kapkararmis tenime bakinca akla gelen en makul soruyla girdi konusmaya amca. tatilden mi donuyormusum. evet. nerden. datcadan. ve sormadi ama ben ekledim, yetmedi dedim. herkes bilsin yetmedigini. gulumseyerek basini salladi. bugun yine iyiymis istanbul, esiyormus biraz, dun daha fenaymis. nereliymisim. o rizeliymis. niye buradasiniz, rize harika bir yer donsenize dedim. olmuyormus ki, cocuklar hep burdaymis. ama arada sirada gidiyorlarmis, orada evleri varmis. benim orada evim olsa terkederim burayi dedim. tatilden donusumun butun mutsuzluguyla kestirip ata ata konusuyorum, az daha konussak atar yapicam. amcaya mi kendime mi istanbula mi belli degil. belirsiz. karisik. hepsi.
tam anlatiyordum amcaya da ayakustu şu guneyde bi yerde is bulup oraya yerlesme hayalimi, yazihaneye biri geldi, ben de kalktim oyle. neyse sonra anlatirim belki.
simdi gelelim tatil icin datcayi dusunenlere yasadigim tecrubeleri aktarmaya. biraz ise yarayalim. ozet gecicem, su gezi yazilarindaki anlamsiz edebiyatlara girmiycem.
datca tatili disko, bar, gece eglencesi ve piyasa yapmayi dusunmeyenler icin uygun.
amac dinlenmekse datca iyi bir adres.
biz palamutbukunde kaldik.
palamutbuku orta olcekte sahili olan bir yer. orta olcek ne lan diyenlere ne biliyim ben de bilmiyom orta olcek ne demek ama iztuzu kumsali gibi ucu bucagi gorunmez degil, kucucuk de degil. bastan sonra 15 dakka yuru bitirirsin orta olcek oluyo iste.
sahil cakiltasi. deniz mis.
sahilin hemen ardinda agaclik golgelik cafeler var.
palamutbukunde denize neresinden girerseniz girin sezlong parasi semsiye parasi vermiyorsunuz.
restoranlarda her yerde fiyatlar makul.
biz tavsiye uzerine sevgin apartta kaldik. cok da memnun kaldik.
bizle gelen diger ciftimiz fincanla ilvanlim bedya pansiyon da kalip epeyce mutsuz oldular.
ben mutfagi olan bir pansiyon odasi istemistim. cunku datca cevresinden palamutbukune gelen koylulerden taze ve hormonsuz meyve sebze kahvaltilik alip doya doya yeme pesindeydim. zevkle de pisirdim yedik. cok guzel oldu.
datcaya varinca datca merkezde cumartesi gunleri buyuk pazar kuruluyor. benim gibi kendim pisirip kendim yerim diyorsaniz tatilin ilk gunu cumartesi olacak sekilde planlayin ki pazara gidip haftalik alisverisinizi yapin. kekik bali, zeytinyagi, meyve sebze hersey var.
gerci palamutbukunun pazari da pazar gunuymus. datcanin pazarini kacirirsaniz palamutbukune de geliyo bazi koyluler.
bak ben rakiyi pek sevmem. ama kirk yilda bir degecekse takilirim. bir gece bizim odanin deniz manzarali terasinda mangal yaptik arkadaslarla.
raki icilecekti ben de uyum yapayim dedim. votka tonik nereye kadar.
zeytinyagli borulcem cok tuttu o gece.
6 tek ictim bana misin demedim. cok tatli geldi. ulan hep icsem mi ben bunu dedim. ama temiz hava, ortam filan da kabaran sempatim de onemli faktorler.
sonraki gunler eski datcayi da gezdik. fotograflar cektik koyarim sonra buraya. ugrasamam simdi. eski datca denize cikisi olmayan minik bir köy. can yucelin yasadigi yer olmasi nedeniyle ilgi cekici. can yucelin oturup ictigi koy kahvesinde birer cay ictik.o sacma fotograflardan da cektik evet, hani can yucelin son sarap sisesi ve kadehini arka yanimiza alarak poz vermeler. kimbilir bizim gibi kac dandik gezenti yemistir ayni boku. naapican sacma ama yapiyoz bunlari hep.
tekne turuna da gittik. knidos turu istiyorduk ama yolu uzundu, bir dahaki datca tatiline artik knidos dedik, daha kisa suren 5 koy gezdiren mesudiye turuna katildik.
maalesef kafilede 13 liseli vardi ergenliginin zirvesinde. koylarda mola verilince birbirlerini gaza getirmek icin "atlamayan bursasporlu" diyordu iclerinden birkac sivrizeka, oburleri de bursali olmayi kendilerine yediremeyip "vira bismillaaaaah" deyip atliyorlardi. evet vira bismillah diye bagirdiklarini duydum. liselilere ragmen gezimizden, kaptanimizdan cok memnunduk. kaptanla bir ara datca hakkinda sohbet ettik, kendisi yerlisi ve datcanin hizla bozulmakta olusundan muzdarip. halbuki datca oyle sapa yerdeki ve o kadar yavas bozuluyor ki bence, ama tabi bir datcaliya boyle demek kufur olur, sustum. basimi da onume egdim cunku kaptanin sararmis gogus killari kuvvetli ruzgarin etkisiyle adeta bir basak tarlasi gibi dalgalanmaktaydi. basimi egmesem adam dertli derli datcadan bahsderken gulecektim, hic olmayacakti.
turumuzun adi burak tur du. datcadan hareket eden bir tur. bak onu da tavsiye ederim, verdikleri yemek de lezzetliydi, icki, cay vs satisi da gayet makuldu. ergenler kismi sans isi.
iste boylece gecti gitti bir tatil daha. seneye 15 gunden az olmamak kaydiyla yine bir tatil dusunmeye basladik bile. dusunerek serinliyoruz.
sahilde sarap icip billie holiday dinlemek de muhim bir aktivite. bence yapin. ses billie holiday den olacak, sarap muhtelif... siz de benim gibi evlenme teklifi alir misiniz bilmem.
fuat saka si, aksamlari sarap icerek ud calan goz kapaklari dusuk amcasi da aksam bonuslari...
son sozumu istanbula sakladim:
- ey guzel istanbul! sana hala guzel diyenin ben aq.
gömlek cebi:
datca
,
gezi yazısı
,
hepimiz tatil icin calisiyoruz
,
palamutbükü
20.07.2012
tatil: genel
![]() |
| ne moral bozucu bi cumledir bu da. |
ne zaman ki istanbulda nihayetsiz bir hayat gailesinin, baz istasyonlarinin etki alaninin, kalabaligin ve trafigin icine girdim; iste o zaman anladim o agizlardaki 'bir tatile cok ihtiyacim var' ve benzeri deyislerin anlamini.
ben izmir'deyken hic tatile ihtiyacim olmamisti ama yine de bi degisiklik olsun diye gitmistim hep oylemesine.
simdi 2 yildir istanbuldayim,
icim kurudu.
kabuguna bakinca iyi sanilan, giderek ufalmis, sertlesmis, kararmis ceviz ici gibiyim.
hos, gecen yil bir hafta cesmeye attiydim kendimi. ama demek ki tam olmamis. tam atamamisim.
bu yaz tatille bozdum kafayi.
icim kurudu.
kabuguna bakinca iyi sanilan, giderek ufalmis, sertlesmis, kararmis ceviz ici gibiyim.
hos, gecen yil bir hafta cesmeye attiydim kendimi. ama demek ki tam olmamis. tam atamamisim.
bu yaz tatille bozdum kafayi.
benim de tatile ihtiyacim var, ve hatta neresi oldugu onemli degil sirf istanbuldan uzaklasmak iyi gelecek ve dillerdeki tum o tatil kliseleri... ne varsa... o laflar artik beni de anlatiyor dostlar.
kucuk bir tatil kasabasina yerlesip domat biber ekip yemeyi hayal edeli, o siiri okuyali nerden baksan 6 sene oldu. hayat ne tuhaf, o hayalin tam tersi istikamete firlatti beni. kimbilir daha kac kisiyi...
bu ara yine guneye gidip yerlesmeli demeye basladim. bunun hayalini kurdukca rahatliyorum. hakkinda konustukca hafifliyorum. hatta ayrinti veriyorum cok guzel oluyor.
daha gercekci duruyor.
8.07.2012
terli yazı
"takınsam kanat manat, kuş muş olsam seğirtsem.."
N.Fazıl
yazla ilgili temel sorunlardan biri, her karşılaştığın insanın söze "çok sıcak"la başlaması.
tespit serinletmiyor.
ben sessizce kaderine razı olanlardanım. kendi halimde terliyorum kenarda.
eh, sıcaklardan kafanın çalışmaması, düşünmenin yavaşlaması ya da yavanlaşması yüzünden bu halimiz.....caksı cak sıcak...
eh, sıcaklardan kafanın çalışmaması, düşünmenin yavaşlaması ya da yavanlaşması yüzünden bu halimiz.....caksı cak sıcak...
geçen gün birine dedim ki, ticarete atılıcam. dedi neyin ticareti. dedim ne olursa, genel. ben atılma kısmına tavım. baksana, atılmaya atılmaya atıl kaldık.
kafam karışık.
sıcaklardan muhakkak.
![]() |
| ey istanbul, sen koca bir baz istasyonusun. |
öte yandan,
yazar yıllık izninin bir bölümünü kullandı, yarından itibaren çalışmasına devam edecek.
sesi kısık, tipi atık. buna rağmen işyerinden, tüm yılın en kral performansını sergilemesi için bekleniyor.
yaklaşık bir ay sonra başka bir iş yerinde çalışmaya başlamak var önümüzde..
yeni iş, yeni düzen, yeni insanlar..
bi de bunlardan bir kısmı arkadaşların. bildiğin arkadaş yani içersin sıçarsın birlikte, şimdi hoop işyerinde bi roller bişeyler. bunlar hep sorumluluk...
bak bunlar hep sinir bozukluğu.
bir de vedat sakman var, şarkıları serinletici. tatile giderken alıp götürmek lazım bu adamı, denizden gelen esintiye karşı dururken kulağa yerleştirmek lazım.
gömlek cebi:
gündelik hayat hikayeleri
,
patlak düşünme balonları
29.06.2012
17.06.2012
permadan sonra acımasızca şekil verilmiş saçlar
![]() |
| na böyle kalıp gibi |
herşey iyiydi hoştu taa ki, kuaför el çabukluğu marifet deyip benim itiraz etmeme kalmadan saçıma yarım kilo jöle yarım kilo köpük boca edinceye kadar.
neymiş, permadan sonra iki gün saçımı yıkamam yasakmış da, şekil versinmiş, idare edeyimmişş.
kozalak gibi çıktım kuaförden.
dışarda nassı bi rüzgar piiiuvvvv.... nassı esiyo, uçuyo çerçöp, plastik poşetler ve bir takım gaste başlıkları.
rüzgar kadıköy'de herşeyi dağıtıyo, yalnız bi benim kafa sabit.
neil armstrong'un ay yüzeyine diktiği amerikan bayrağı gibiydim dün gece.
dün gece yastık niyetine saçıma yattım sevgilim, n'oolur bir süre eve gelme.
gömlek cebi:
gündelik hayat hikayeleri
,
saç baş
14.06.2012
prometheus (ya da aldırma gönül)
dün sinemadan çıktığımda beni gören, yüzümden, gördüklerime bir anlam vermeye çalıştığımı okuyabilirdi. filme, hakkında hiçbir fikrim olmadan girdiğim için aldatıldım diyemiycem ama yönetmenine ve adına aldandım diyebilirim.
filmin ilk yarısı iyiydi izliyoruz efendi gibi. hayatın anlamı, ölüm muamması, yaratıcının tüzel kişiliği, insan mühendisleri filan büyük sorular, büyük mevzular dönüyor. sevgilimin elleri sinemanın klimasından üşüyor, olaylar giderek tırmanıyor. ve film, bilim kadını elizabet'in gelişmiş bir ameliyat kapsülüne girip kendi kendini sezaryan etmesiyle en azından benim için bir anda çığrından çıkıyor. "sıçtın ridli" diyorum içimden. yemişim çok gelişmiş kapsülünü! kadın kapsüle boylu boyunca yatıyor, kendine iğneler vuruyor(lokal anestezisini de kendi yapıyor hasbam) kapsülün tepesindeki neşter karnını boydan boya kesiyor. hem kesiyor hem tendürdiyot püskürtüyor, okk kadar gelişmiş. göremedim ama kapsülde o esnada açılan yaraya üfleyen bir boru da vardır eminim. açılan yerden tipsiz ve sinirli bi yaratık çıkıyor. derken medikal zımba devreye giriyor. çat çut çat çut kadının karnındaki boydan boya kesiği zımbalıyor. geçmiş olsun demeye kalmadan hoop bakıyosun hanım kızımız taburcu! başında bi doktor olsa, biraz istirahat ediniz derdi şüphesiz. ama yok, bizim deli kız kalkıyor ameliyat masasından. ve koşuyor allah koşuyor. bari kapsülün dibinde biraz kendinden geçseydi, bayılsaydı kalsaydı. belki yine filme karşı ciddiyetimi kaybetmeyebilirdim ama ben bittim yaa. beni bitirdiniz yaaa. izlerken karnıma ağrılar girdi. zaten o sahneden sonra daha da iflah olmadım. kız nereye gitse benim aklımda o ameliyatlı karnı.
bi ara bi acıyla bağırıyor, o da tulum giyerken meme ucu mu sıkıştı artık noolduysa.
sezaryan oldu bitti burcu, unut onu.
unutamıyorum ridley, olmuyor.
mevzu bi yere bağlanacak mı acaba diye düşünerek izlemeyi sürdürüyorum. allahın cezası kız hala koşuyor, biz de artık ridley amcamın peşinden saçmalıktan saçmalığa koşuyoruz. hayatın anlamıydı, ölüm muammasıydı, yaratıcı kimdi filan hak getire. ya da ko götüne. neyse ki sevgilimin elleri ısındı.
filmde meraklı ve işgüzar robotu adamım michael fassbender oynuyor. o da bi alem robotkişi. takılıyor ortamlarda aq. her boka o kadar burnunu sokuyor ki, en son hamdi abi' ye bağlıyor zaten.
bu arada ismine aldanıp gittiğim filmin içinde geçen "prometheus" 'u ise kamyon ismi gibi düşüncez. selvi boylum al yazmalım'daki ilyas'ın kamyonu aldırma gönül gibi. garibanın kamyonu var isim koyar zenginin uzay gemisi var isim koyar. insan her yerde insan. adam prometheus diye okşuyor gemisini, kime ne?
![]() |
| bu devirde gemisini yürüten kaptan |
bu arada ismine aldanıp gittiğim filmin içinde geçen "prometheus" 'u ise kamyon ismi gibi düşüncez. selvi boylum al yazmalım'daki ilyas'ın kamyonu aldırma gönül gibi. garibanın kamyonu var isim koyar zenginin uzay gemisi var isim koyar. insan her yerde insan. adam prometheus diye okşuyor gemisini, kime ne?
üzgünüm ridley, bizimle değilzin.
son bi not: alien'i hala izlememiş biriyim. belki fransızlığım ondandır. en güzel notu en sona bıraktım galiba hehe. banane be!
gömlek cebi:
götüm gibi
,
prometheus
24.05.2012
17.05.2012
ufak sarsıntılar
| * |
yamulmuyorsam (ki her seferinde yamuluyorum basbayaa),
genellikle sol eliyle kapatıyor yüzünü gülerken. biraz eğiyor başını göğsüne doğru, diyelim en fazla kırkbeş derece. parmaklarından bazıları bazen burnuna, bazen gözaltlarına denk geliyor. öyle gelişigüzel. böylece saklanıp kendince, bundan sonra kendini gülmeye bırakıyor...
kısa, kesik kesik gülmelerden omuzları ufak ufak sarsılıyor.
o an dünyanın en harika esprisi bile yapılmışsa olsa benim umrumda olmuyor artık, ben ona bakıyorum,
bir dalga sesi geliyor, peşinden bir şarkı başlıyor.
o böyle her güldüğünde, ben ufak ufak sarsılıyorum.
* ah muhsin ünlü
gömlek cebi:
sapsal
,
sevgili protonlar
16.05.2012
11.05.2012
9.05.2012
şimdi bizim büyük çaresizliğimiz
son sahnesini unutmadığım filminin, şimdilik tanımadığım ama zaman içinde yapacağı filmler nedeniyle muhakkak merak edip takip edeceğim yönetmeni bir daha film yapmamak üzere gitmiş. 35 yaşında.
gömlek cebi:
bizim büyük çaresizliğimiz
,
seyfi teoman
26.04.2012
büyüdük iyi oldu lan işte boşver
bir takım açmazlar, çıkmazlar, olmazlar vardı hep. hani çocukken.
bal gibi biliyorsunuz da anımsamazdan geliyorsunuz. anımsamaz çok haneli bir köydür yüz kilometre ilerde sağda. ki çocukluk çağında hayat.
ben ne zaman bir yetişkinin elinde eli asılı bir çocuk görsem, onun yerine sıkılır canım.
derler ki haddinden fazla büyümüş olan insanlar: "keşke dönebilsem çocukluğuma, ne güzeldi çocukluk..." ya da tutturmuşlar şu içlerinde ölen/ölmeyen filan bir çocuk güya... işte var mı yok mu, öldü mü kaldı mı. yeniden çocuk olmak, oyun oynamak, altına doldurmak ve benzeri istekler.
çocukluk, bir masumiyet klişesi, sanki bir sorumsuzluk dönemi, bir hoplatılmalar, aman ne güzel, koltukaltlarından yakalanıp salak salak sağa sola sallandırmalar, hele de bir ergenin eline düşersen, tutup seni hızla havada döndürmeler... takipsizlik kararı alan gözler... mideyi bilmeden kalkmasını tecrübe etmeler... biri beni kurtarsın bu sivilcenin elinden lanlar efendiler.
çocukluk, bir masumiyet klişesi, sanki bir sorumsuzluk dönemi, bir hoplatılmalar, aman ne güzel, koltukaltlarından yakalanıp salak salak sağa sola sallandırmalar, hele de bir ergenin eline düşersen, tutup seni hızla havada döndürmeler... takipsizlik kararı alan gözler... mideyi bilmeden kalkmasını tecrübe etmeler... biri beni kurtarsın bu sivilcenin elinden lanlar efendiler.
ben ne zaman bir yetişkinin yörüngesinde bir uydu görsem, onun yerine sıkıntıdan patlarım canım.
çocukluk bir an evvel geçmesi gereken kakaolu bir zaman dilimidir çünkü. fazla kremalıdır, allahım ilk çataldan sonra içim bayılır ama yersin yenir, çünkü pastayı bıraksan diğer seçenek tuzlu poğaçadır, o da ağızda büyür, susuz gitmez. paşa çayı istemez. kuru kuruya tuzlu poğaça yemek gibidir çocukluğun geçmesini beklemek.
çocukluk bir an evvel geçmesi gereken kakaolu bir zaman dilimidir çünkü. fazla kremalıdır, allahım ilk çataldan sonra içim bayılır ama yersin yenir, çünkü pastayı bıraksan diğer seçenek tuzlu poğaçadır, o da ağızda büyür, susuz gitmez. paşa çayı istemez. kuru kuruya tuzlu poğaça yemek gibidir çocukluğun geçmesini beklemek.
| sıkıntımdan volta atarken |
ben ne zaman bir yetişkinin eline asılı bir çocuk görsem, elden kurtulup ters yönde koşmasını isterim.
evde oyuncaklar vardır olmasına. sokakta binilecek bisikletler, yaşanacak bir yaşam diyordu pavese, yürünecek yaya kaldırımları ve tadına varılacak güneş batışları. avuçlanacak çamurlar olur, atlanacak ipler çabuk gevşer düğüm yapacağına yenisini al daha iyidir, ebelenecek arkadaşlar çoktur ve renkli istop. hepsi akşam ezanına kadar.
*
*
duruyordum ben çocukken genellikle. dumurlu muydum neydim.
duruyordum işte. bekliyor gibi.
duruyordum işte. bekliyor gibi.
duruyordum, annaanem fotoğrafımı çekmek istediğinde gelip saçlarımı elleriyle kuvvetlice yana doğru yapıştırıyordu, kafam geri gidip geliyordu. o yıllarda bir gün gastelerde "istanbul'da özünde çok iyi niyetli bir annaane, saçlarını düzeltmeye çalıştığı torununun boynunu kırdı, boynu kırılan zavallı küçük b., oracıktı can verdi" diye bir haber olmaması çok enteresandır.
ben hep duruyordum, en küçük bir mimik bile vermezken yine de birileri kıyamaaamlanıp öpüyordu aq.
ben durdukça bademciklerim şişiyordu. aldırdık sonra.
az gülüyordum ve LAN Bİ BOK DÜŞÜNEMİYORDUM! bir iki basit cümleden sonra kendimi takip edemiyordum. bi tek annemle babamı düzenli takip ediyordum. onlar nereye ben oraya. burcu koca kız oldun git yatağına.
![]() |
| ayı nereye bakıyo |
sabit bi oyuncak ayı yapmadım kendime. isim koyyim filan aman bırak nedir yani. bi tane vardı gözü hep üzerimdeydi onun da. bi dünya oyuncağım vardı, benim derdim evde koltuk yastıklarından ve perdelerden kendime ev yapıp görünmez olmaktı. çünkü çocukluk izlenmektir.
niçin çoğumuzun "bi süper gücün olsa ne isterdin" sorusuna yanıtı "görünmezlik" sanıyosun?
niçin çoğumuzun "bi süper gücün olsa ne isterdin" sorusuna yanıtı "görünmezlik" sanıyosun?
ve nedense bazen demek ki, çocukluğun sıkıcılığından bunalarak manik davranışlar sergilemek bi'bende'böyle. televizyonda edip akbayram'dan kibar gelin çıkınca dans etmeler. neden kibar gelin? bir nedeni yok. öyle. dansa ilgim taaa o zamanlardan. benim, suratsızlığıma alışkın çevre yetişkinlerse şaşkın.
karanlık meselesi vardı. gece karanlığı. sıçırtıcı geceler. çocuklar arasında anlatılan korkunç hikayeler her zaman çok tükürüklü olur ve karanlık bastırınca akla gelirdi. gastelerde tam sayfa sakallı bebek vardı. henüz kayahan odalarda ışıksızım'ı bestelememişti.
sonra kardeşlerim geldiler eve. onlar da başladılar çocukluk mesaisine. sıkıntı paylaşıldıkça azalan bişey değildi. hayat daha da sıkıcı oldu. çünkü çocuk olduğun kesin olduğu halde, bazen de abla gibi davranman icabediyordu. çocukluk tam gün mesaiydi.
sevmedim çocukluğu. büyüyim olsun bitsindi ya. mesela annemin beni birinci sınıfa bıraktığı ilk gün ağlayanları seyrettim. ağlamadım çünkü annemin geri geleceğini biliyordum. çocukluk muhtaçlık hissiydi.
çocukken hep sanki görünmez bir tasma,
evladım suyun gözüne basma.
günümüz toplumlarında tahsilli ebeveynli, sosyalleşmesi avmli, demokratik ailelerde neler oluyor ben bilmem artık. daha mı eğlenceli geçiyor çocukluk? inşallah inşallah.
evladım suyun gözüne basma.
günümüz toplumlarında tahsilli ebeveynli, sosyalleşmesi avmli, demokratik ailelerde neler oluyor ben bilmem artık. daha mı eğlenceli geçiyor çocukluk? inşallah inşallah.
gömlek cebi:
çocukluk
,
kafa arşivi
22.04.2012
mesaj trafiği
kadın sabahtan beri haber alamadığı sevgilisine mesaj atar ve lolaylar şöylemesine gelişir:
15:04: neyin peşindesin? (kadından ani soru sorup şaşırtma taktiği)
15:07: senin peşindeyim. üstünde ne var aşkım? (adamdan bir sululuklar, soruya soruyla şok vermeler)
15:09: gömlek, tanga, apartuman topuklu ayakkabılar, yelpaze, bim yoğurt, kamçı veee oyuncak ayııııı.
15:11: ahaaaa.. güzel kombinasyon olmuş bebeğim, bim yoğurt dedin ya..
15:12: oyuncak ayıya takılmadın yani?
15:14: b ile başlıyordu sanki... isminiz betül müydü?
gömlek cebi:
oyuncak ayı
,
sevgili protonlar
,
sms
,
yiğit özgür
19.04.2012
artık olamayan
"Bir tek iyimserler intihar ederler, artık iyimser olamayan iyimserler. Diğerlerinin hiçbir yaşama nedenleri olmadığına göre, niçin bir ölme nedenleri olsun ki?"
-Emil Michel Cioran-
çok iyi türkçe konuşuyor ama galiba buralardan değil
bir arkadaş: hatırlıyor musun, bir ay önce buluştuğumuzda neler saçmalıyordun?
bir ben: di mi yaa, bir anda değişiyor işte bütün hikaye...
bir ay önce, olası ilişkiler bakımından, tıpkı ruth fisher gibi, artık ruhsal anlamda çok geç olduğunu, yedi milyon yaşında olduğumu ve konuyu kapattığımı söylüyordum arkadaşıma. bu memleketin manyak analarının doğurup büyüttüğü manyak oğullarından sıdkım sıyrılmıştı. ana kuzuları... egosu yamalılar... onu mutlu etmek için varmışsın gibi davranan ama hayatın her alanında eşitlikten söz eden tuhaf solcular... hiçbir boku beğenmeyip, seni de durduğun yerde kitleyen kasıntılar..
(o kasıntılar ki; sarkazmi abartınca orgazmı unutmuşlardı. makara suresi 14.ayet)
(o kasıntılar ki; sarkazmi abartınca orgazmı unutmuşlardı. makara suresi 14.ayet)
ha bir mucize eseri, karşıma zarif bir italyan, nazik bir ispanyol filan çıksa bile onunla da hangi dilde anlaşacaktık, kısa ve hafif bir ilişki ardından ayrılmayacak mıydık.
özetle artık benim hikayemde kimse olmayacaktı, ben tabi ki çok üzgün bir kadın ve ilerde şaka konusu asabi bir teyze olacaktım, ehh naapalım, buna da nasılsa alışacaktım. hatta zamanla azcık aşım kaygısız başım filan diycektim. iyice ihtiyarladığımda, dizimin dibindeki yeğenlerime, gençlere "sevgiyi bulmanın ne kadar önemli" olduğunu söyleyip, "onu korumanın yolları"na devam edecekken, bu kısımla ilgili hiçbir fikrim olmadığını farkedince durgunlaşacaktım. "aslında biliyorum ama bildiklerimi kullanmaya fırsatım olmadı" demek yerine susacaktım. aklımın gidip geldiğine vereceklerdi.
yine de sağda solda karşıma çıkan güzel sevgili fotoğraflarını, resimleri filan biriktiriyordum hala. deli gibi bir yalnızlık hissine karşı yararsız tedavi yöntemleri demek ki. gerçi güzeldir hep, sevgililerden bahseden fotoğraflara bakmak. hatta cep telefonuma da bir kaç artistik fotoğraf atmıştım öyle.
günler günleri kovalıyor, ben her sabah penceremden dünyaya bakıp "ne lan bu dünün aynısı" diyordum.
mart'ın ortasıydı,
kadın tanrılardan biri bana reddemeyeceğim bir teklif yaptı.
biri girdi hayatıma. halbuki kurduğum ve iyi çalışan bir yalnızlık sistemim, kederli kabullerim vardı.
panikledim.
mart'ın ortasıydı,
kadın tanrılardan biri bana reddemeyeceğim bir teklif yaptı.
biri girdi hayatıma. halbuki kurduğum ve iyi çalışan bir yalnızlık sistemim, kederli kabullerim vardı.
panikledim.
ilk günler panik içinde ama sürdürmeye çalışarak geçti, çünkü bir huzur, bir kendiliğindenlik vardı onun her davranışında... yormuyordu insanı.
birbirimizi tanımaya çalışırken, adet yerini bulsun ve biraz da alışkanlık gereği, iç politika, memleket gündemi ve türlü abukluklar hakkında konuşacak olduk bir buluşmamızda. ben "efendim şöyledir de, böyle olması gerekir de..." ederken, öptü, gülümsedi ve "sistem bozuk güzelim," dedi..
bi durdum, şaşaladım, şaşkınlığımı gizlemek üzere kaldırdım bira bardağımı diktim kafama. bardağın dibinden baktım ona meraklı meraklı. noooluyoya? indirdim bardağı, bişe olduğu yoktu, öyleydi işte, sistem bozuktu burcucum.
hoşuma gitti, neşelendim. "di mi," dedim ya, "sistem bozuk ulan işte" bu kadar.
hiçbir ukalalığı, ben bilirimciliği, yönetmeciliği, işgalciliği olmadığı gibi karşı tarafın benzer gayretleri varsa ya da olsa, bakıyosun, hiç oralı da değil... aynı anda hem kendi halinde, hem onunla birlikte olabilmek ne güzel...miş.
yavaş yavaş orada burada biriktirdiğim sevgili fotoğraflarının bazılarını silmeye başladım. hikayesi olup olmadığını bilmediğim, bakarken kafama göre hikaye uydurduğum bu sevgili fotoğraflarının yerine bizim hikayemizin ümit besenleri birikmeye başlamıştı bile...
yavaş yavaş orada burada biriktirdiğim sevgili fotoğraflarının bazılarını silmeye başladım. hikayesi olup olmadığını bilmediğim, bakarken kafama göre hikaye uydurduğum bu sevgili fotoğraflarının yerine bizim hikayemizin ümit besenleri birikmeye başlamıştı bile...
gömlek cebi:
gündelik hayat hikayeleri
,
sevgili protonlar
omlet iğrenç olmuş
".....boşluk...........zaman ... şimdi.....666..... pelin otu......kurbağa....... evrim...... tanrı......hayat............. temelde söylemek istediğim;
birkaç yumurta kırmadan omlet yapılamayacağı...
ve insanoğlu sadece kırık bir yumurta...
omletse,
iğrenç olmuş."
janım joni'm
Naked'dan.
Johnny vs. güvenlik (Naked) from kakofoni on Vimeo.
gömlek cebi:
iyi filmler
,
Naked
16.04.2012
10.04.2012
perfect sense: bir children of men değil!
![]() |
| afiş güzel |
filmin türkçe adı yeryüzündeki son aşk. bu üç sözcükten yalnız biriyle filmin konusu hakkında doğru bir cümleye girilebilir mesela. o da "yeryüzündeki."
buyrun girelim:
yeryüzündeki tüm insanlığın yavaş yavaş duyularını kaybetmesi ve bu trajedinin bir kadınla erkeğin merkezinde anlatılması diyebilcaaamız. hoze saramago'nun da böyle konusu olan bir romanı vardı, körlük diye.
fikir değişik. ama children of men'e de benzer. bu kadar. filmi izlemeyenler dağılabilir.
filmi izleyen kardeşim sen beri bak;
filmi izleyen kardeşim sen beri bak;
duyular gidiyo yavaş yavaş. önce koku gidiyor, sonra onla bağlantılı olan tat. tat duyusu gidince bi zombileşiyo herkes. eğlencesine sabun, traş losyonu filan yiyolar ki, hadi tat alamıyosun ama güzel kardeşim mide denen yere göndermiyo musun bunları, düşünmüyor musun bir de bunun sıçması var. yönetmen orada "konu güzel köpürteyim" derken abartmış kanımca. tattan sonra işitme gidiyor. çok fena. en son karanlık çöküyor yani görme.
dokunma duyusuna gelmeden konu kapanıyor. madem ki kadınla erkeğin aşkı üzerinden anlatıyorsun, beklerdim ki dokunma hissinin kaybolmasıyla gelen o yalnızlığa, hatta kendine dokunurken bile gelen o tuhaf yabancılığa değinilsin. bazen kolumuzun üzerine yatarız da, kalkınca o kol, yavaş yavaş karıncalanana kadar omzumuzdan aşağı sallanan, bizden olmayan bir uzantı gibi olur ya, nası tuhaftır, bu kol hep benim miydi yaa gibisinden. dokunma duyusunun gitmesini düşünmek bile ürpertici. intihara niyetin olsa engellemeye çalışacak bir beden yok. ölmeyi kafaya koy, onun üstüne bi balta sapla, bitti gitti hadi bakalım.
demem o ki kaurismaki, filmin bıraktığı yerden de sürdürülebilir bir yanı varmış daha bu fikrin.
demem o ki kaurismaki, filmin bıraktığı yerden de sürdürülebilir bir yanı varmış daha bu fikrin.
gömlek cebi:
iyi diildi kötü de diildi e neydi bu aq
,
perfect sense
Kaydol:
Kayıtlar
(
Atom
)






















