16.01.2012

koşan inek fotoğrafının hikayesidir


belli başlı olaylar ve hatırlamaya katlanabildiklerimiz haricinde ergenlik çağımızı tüm detaylarıyla hatırlayamayız. evreni sarmış olan ihtişamlı düzen ve ahenk buna izin vermez. çünkü bütün şapşallıklarımızı hatırlasak bu acıya daha fazla dayanamaz kendimizi öldürürdük. şüphesiz ki tüm bu mükemmel evren, yörünge sistemleri, güneş, ay, yunuslar ve tüm bu dekor, biz kafamıza göre terkedip gidelim diye yaratılmamıştır. hım? tanrının, sıfırdan yaptıklarıyla ilgili nedense takdirimize ve tezahüratımıza ihtiyacı var farkındaysan. tuhaf değil mi lan. herneyse burcu.

dün bir vesileyle, zihnimin ergenlik yıllarına ait tozlu raflarından, unutulmaktan tanınmayacak hale gelmiş bir hatıramı çekip çıkardım bilince. hatıram, bir gizeme dairdi. (burda gizemi, ergen dimağına göre düşünücez.) şimdiki bilincimin taze ve nemli havasında, hatıraya ilişkin tüm görüntüler, kokular, sesler bugünmüş gibi canlanıverdi birden.

17 yaşındayız, o sıralar henüz teoman 17'yi bestelememiş.
scratla takılıyorduk. ta dibine kadar ergendik. birlikte değilsek, genellikle odalarımızdaydık. özellikle kız ergenlerde oda çok önemlidir. bir kız ergenin odası onun tapınağı gibidir. o tapınak ki, hem isyana hem arınmaya tanıklık eder. hem edepsiz düşüncelerin güzergahı, hem gizli planların karargahıdır. ve illa bi duvarında, bi mantar pano asılıdır. o dönem öyle bir mantar pano hastalığı oluyor.  ona ilham veren sözler, onu ifade eden bir kaç fotoğraf, komik şeyler ve belki iş olsun diye asılmış bir ders çalışma programı.
andrea joseph

benim panom hayatıma yön verecek özlü sözler, kitaplardan altını çizdiklerimle dolup taşıyordu. o sıralar anna karenina'yı filan okuyordum, genellikle rusyadaydım. -izmleri anlamaya çalışıyordum, varoluşçuluğa batmıştım. ilerde büyük bir roman yazacaktım. rahatsızdım, hassastım, hisliydim.

hayatı anlama sistemim, sormak yerine yanıtı kendi kendime bulmaktı. bu sistem beni çok yordu. zaten bir türlü gelemediğim asıl hikaye de bununla ilgili.

scrat'ın koyu mavi bezli panosunda bir kaç özlü söz, okumak istediği kitap isimleri, bir kaç fotoğraf, komik suratlar, birbirlerine karışmasınlar diye raptiyelere takılıp sallandırılmış kolyeler, küpeler(iyi fikir) vardı.

aramızda suratsız, sevecek bişey bulamayan ve dayaklık olan bendim. scrat hep daha neşeliydi, sevgi filan doluydu bu. birbirimize gider gelir, odaya kapanır çene çalardık. bi ara küsmüş olucaz ki ben epey gitmedim scrat'a. neden sonra gittiğimde panosunda eski bir fotoğraf gördüm. dikkat çekici bi manasızlığı vardı.

koşan bir inek fotoğrafıydı bu. 

siyah beyaz, eski fotoğrafların bazılarında olduğu gibi beyaz tırtıklı çerçeve içine alınmış, çayırda koşan bir inekti. ön ayaklarından biri tam havada diğeri yere yeni inmiş, inek ciddiyetiyle fotoğrafa bakana doğru koşuyordu. gayri ihtiyari scrata dönüp sordum:

- bu ineği niye astın buraya?

işte o anda scrat, aptal bir inek fotoğrafının benim için yıllarca bir gizem olarak kalmasına neden olacak yanıtı verdi:

- çünkü romantik.

iki sözcük. "çünkü romantik."
romantik? bi daha baktım ineğe. nesi romantik? ulan ben bu kadar kitap okuyorum, altını çiziyorum, -izmlere batmış durumdayım da şu inek fotoğrafında varsa bi romantizmi göremeyecek miyim yani? kendime yedirip soramıyorum, "sence neden romantik?" diyemiyorum. mevzunun çevresinde dolanıyorum "nerden bu fotoğraf?" diyorum, dedesinin bahçesindeki ineklerden biriymiş. izmirin göbeğinde bayraklı'da bahçe mi varmış. varmış tabi, sonra oralar hep apartman olmuş. çocukken yazları o bahçeye giderlermiş filan "ama şimdi bunları boşver"miş.

o günden sonra bir daha sormadım scrata ineği. verdiği gizemli yanıt, bi anda scrat'ı benden daha sanatçı ruhlu, daha derin, daha ilgi çekici kılmıştı gözümde. fotoğraftaki romantizmi anlayamayan sığ yüzümü görsün istemiyordum.

o inek o panoda yıllarca durdu. çünkü bir ergenin büyümesiyle panosuyla ilgilenmesi arasında ters korelasyon vardır.biz büyüdükçe panonun hayatımızdaki yeri küçülür, hatta yıllarca güncellenmez.

scrat'ın odasına her girdiğimde o koşan inekle mutlaka göz göze geliyordum. bazen scrat, içecek bişeyler getirmek için beni odasında tek başına bırakıyordu ve o zaman panoya iyice yaklaşıp ineğe bakıyor ve kâh kısık sesle kâh içimden soruyordum:

-niye romantiksin senn?
-senin neyin romantik?
-romantiklik kim sen kim?

bu gizem olduğu gibi kaldı. biz büyüdük, dünya kirlendi. scrat odasının dekorasyonunu değiştirdi ve o artık hiç güncellemediği, bakmadığı panoyu da attı. ineğe ne oldu bilmiyorum ama artık inek yoktu. göz görmeyince gönül unuttu. ineği de, fotoğraftaki gizemi de.

iki yıl önceydi sanırım. yaşım olmuş 29. aradan geçmiş 12 sene. eskilerden konuşuyorduk. odalarımızın en eski hallerinden filan. birden koşan inek geldi aklıma, scrat da hatırladı fotoğrafı. eski sistemi kullanmayı bıraktığımdan gayet doğal ve sakin sordum:

burcu: scrat, o inek fotoğrafının nesi romantikti?
scrat: romantik mi?
burcu: öyle demiştin, hatırlamıyor musun. sana sormuştum nerden çıktı bu inek demiştim sen de çünkü romantik demiştin.
scrat: ay öyle mi demişim?
burcu: eveth!
scrat: kızım öylesine demişimdir...
burcu: "öylesine" mi demişsindir?
scrat: ergendik burcu. ne dediğimizi biliyo muyduk? allahallaa ben de bi tuhafmışım hahahah. 
burcu: ... !?
scrat: ne bakıyon be öyle? sende bi boku hatırlamazsın da bu mu kaldı aklında?
burcu: ben yıllarımı verdim ulan o fotoğrafa. vereceğin yanıt bu mu? bari "çocukluğumu hatırlatıyordu ondan romantikti" de. yazıklar olsun scrat, ben gidiyorum!
scrat: ne? dur be manyak. biran duruyo hem!
burcu: bırak yaa, yedin gençliğimi. sen iç onu da.

keşke scrat koşan ineğin fotoğrafını bulsa da, tarasa da, gönderse de ğil mi. ;) 

15.01.2012


yarın bana hatırlat da şu romantik inek fotoğrafının hikayesini anlatayım.
hayır, inek romantik değil, fotoğraf ro... yarın dedim! şimdi uyumam gerek.

12.01.2012

bir "işe servisle gitme" macerası

"..ya aslında ikimizde şehlaysak Scrat ve 
üzülmeyelim diye kimse bunu bize söyleyemiyorsa?"
b.s.
çoğumuzun arkadaşları arasında, kendi mesleğini açıkça sevmeyip başka işlerde şansını deneyen maceraperestler vardır. benim perestim scrat. hikayesi de bir yıl öncesine ait.

scrat bir gün arayıp bir iş bulduğunu haber verdi. gıda üzerine üretim yapan orta ölçekli bir kuruluşta  yetiştirilmek üzere eleman aranıyormuş. bilmemne tereyağları diye bir firmaymış. internetten incelemiş. düzgün bir yere benziyormuş. başvurmuş, işe alınmış. scrat, firmanın idari binasında ofis işi yapacakmış. iş görüşmesi sırasında bizimkine demişler; "servisimiz var, işe servisle geleceksiniz" diye. :))

işe başlayacağı sabah giyinmiş kuşanmış, on numara makyajını yapmış, tam vaktinde çıkmış dışarı servisini beklemiş.
tam önüne bir kamyonet yanaşmış. arkası penceresiz tamamen kapalı, hani arkası buzhane gibi olanlardan... hani dondurma kamyonu gibi... (gözünüzde canlandırın fotoğraf buldurmayın bana yaaa)  pencerelerin olması gereken yerde bilmemne tereyağları yazıyormuş.

şoförün yanı doluymuş. (daha kıdemli bi çalışan heralde o)
eee? bizimki nerde gitçek?
scrat kamyonetin arkasına bir daha bakmış, yüzü seğirmiş, gülecekmiş ama neler oluyor merakıyla dur daha gülememiş. 
şoför inmiş, scrat'la birlikte kamyonetin arkasına gitmişler, şoför hızla iki kapıyı tutup açmış. 
scrat içeride karanlıkta ayakta durmaya çalışan, tavana çarpmasın diye başını eğmiş, kendi gibi bakımlı hoş bir kızla göz göze gelmiş.
kız ayakta kalma mücadelesi içinde nerdeyiz nooldu der gibi bakıyormuş. 
içerde ne oturacak bir yer, ne bakılacak bir pencere varmış.
scrat şoföre dönmüş, kıyamam girdiği şoktan heralde, sora sora şunu sormuş: 
"ayakta mı gideceğiz?"
şok bu. insana neler dedirteceği hiç belli değil.

halbuki mesela "insanların bindiği servisiniz yok mu?" yerinde bir soru olurdu. ya da
"niye tereyağların olması gereken yerde ben varım? bana baksana sen, tereyağına benzer bir halim var mı benim?" cırlaması ya da bırak yaaa sadece şu:  "şaka mı bu?"
şoför ciddi ciddi bişeler anlatmış ama -boşver o zamanda ve şimdi de- ne önemi var ki?

scrat tüm prezentabllığıyla binmiş arkaya, binerken içerdeki kıza "günaydın" demiş.
kızın günaydını ise şoförün tpuff tpuff! diye kapattığı kapı sesleri arasında yitip gitmiş.
kız bi anda yokolmuş. yani her yer karanlık. ortalık makber yeri.
scrat tutunacak yer aramış, kıza da sormuş, kızın tekniği iyi. çantanı yere at demiş ve tutunabileceği yerleri tarif etmiş.

bunlar iki şaşkın, yolculuğa hazırlar artık, araç hareket etmiş. scrat sıkı tutunduktan sonra
artık kahkahayı koyvermiş. bitmeyen sinirsel bir kahkaha nöbeti. düşünüyorum da o karanlıkta yanındaki zavallı kız için korkunç olmuştur.
zaten scrat anlatırken diyor ki, 
"burcu istisnasız yol boyu nöbetler halinde geldi gülmeler. yanımdaki kız önce tıs tıs tıs gülüyordu, sonra o da manyakça gülmeye başladı." belki de kızcağız manyakça gülerek sempatik olursa, scrat'ın ona acıyacığını, kahvaltıda ekmeğine sürmeyeceğini düşünmüştür, kimbilir. onun işi daha zor.

scrat ne kadar gittiklerini bilmiyormuş. azılı suçlu ya da bir külçe altınmışçasına yolculuk ediyormuş.
bilmediği bir süre sonunda ve artık karanlığa gözleri çoktan alıştığında araç durmuş. kapı açılmış. ışık ve nurla dolmuş içerisi. scrat'ın gözleri kamaşmış, yavaş yavaş ışığa alışmış. "tüm inananlar orada toplanmıştı burcu" diyor.

bu hikayeyi telefonda gülmekten karnıma ağrılar girerek, nefesim kesilerek, genzime tükürük kaçırtarak, öksürerek ve balgam çıkararak, adeta gülmekten ölerek dinledim. kalan tüm enerjimle ve defalarca baştan alarak şöyle diyebildim:
"işin içinde tereyağ olmasından anlamalıydın scrat"

7.01.2012

bağımsız değişken olarak bardak

1. ders,
eğer tanımadığın bir mekanda içiyorsan, biranı şişede iste.
illa bardak istiyorsan şişenin yanında getirsinler, şişe değişken bardak sabit olmalı. 

(tabi ki tahmin edilebilir bişeydi ama ancak görünce ibret alıyosun)

4.01.2012

bahtımın rüzgarında bozulan saçlarım

bi' anlamadım kendimi...
hayatımda yapmak için geç kalınmış bir garsonluk mesleği vardı; cuma günü itibariyle onu da icra etmeye başlayacağım aq. allaam içimde nası bi vatandaş rıza potansiyeli varmış meğer. 

vallaaa şimdi nasıl oldusu benim için de muamma. dün sabah uyandım ve şu soruyu sordum: fırsat verilirse neden garsonluk yapmayayım. düşündüm: yapmamak için bi sebep bulamadım. gün içinde fikir iyice aklıma yattı. aynı günün akşamı çalışmak isteyebileceğim yerleri dolaştım, kimisi yapma dedi kimisi hobi olarak bile yapma dedi kimisi neden yapmayasın dedi. onunla da prensipte anlaştım hemencik. cuma akşamı işe başlamak üzere ayrıldım. dün sabah gözümü ilk açtığımda düşüncesi bile yoktu ama akşamına ikinci bir işim vardı bile. iki işi yaza kadar sürdürebilirsem havam binbeşyüz. kime neye peki bu hava? işte temel soru bu. yani kafa olarak öyle bi kanala girmişim ki, ne yapsam çok tebrik ediyorum kendimi ve başarılarımın devamını diliyorum. bişeyleri telafi etmeye çalışıyorumdur diplerde bi yerlerde ama boşuna kurcalamak istemiyorum. kaldı ki kurcalasam bile gerçek nedene ulaşabilir miydim, şüpheli. birbirine eşdeğer en az on tane geçerli neden bulurdum bunlardan en az beş tanesi apaçık saçma olduğu halde çok mantıklı olabilirdi. "bahtımın rüzgarı saçlarımı bozdu ama iyiyim ben ihihi" şeklinde özetleyebileceğim son zamanlardaki bu ruh halimle ilgili en iyisi ockham'ın usturası'na başvurmak, en basit yanıtı doğru kabul edip geçmek.

bulgar muhaciri gibi oldum, bu ne böyle doyamıyorum çalışmaya. korkuyorum hızımı alamayıp gidicem zonguldağa çekilin taşkömürünü de ben çıkarıcam.

1.01.2012

başartmadılar

yeni yılın ilk dakikalarında kadıköy sokaklarında, elinde şarap şişesiyle dolaşıp, ısrarla ve defalarca öğretmen marşını söyleyen bir sarhoş vardı. tam olarak sabitlenemediği göremediği insanlara öğretmeniz biz ama polis olmayı düşünüyoruz diye beyanatlar verdi veriştirdi.

o rezil bendim. 

aslında sebeplerim vardı, lütfen bi izin verirseniz açıklayabilirim de ama,
ne gerek var değil mi?
her zamanki hikaye, en gönülsüz olanı bakmışsın ki en önde...
can sıkıntısı ve amorti.


 
 
nerden aklıma geldiyse. ortaokuldan beri mırıldandığım bile yoktu.

31.12.2011

2011: hem yumuşak hem hesaplıydın


2011'in benim cenahta en ses getiren olayı şüphesiz ki, kendime ait bir evimin olmasıydı. 
yılın tam ortasında 1 temmuzda ben evimdeydim.

tüm zorluklarına rağmen harika bir deneyim.
geçim sıkıntısıysa hala bende sıkıntı yaratmıyor. neşeli bir fakirim haha.

istikrarlı bir şekilde her akşam bir sonraki gün için yemeğini hazırlayıp sefertasına koyabilen, sabırla tütün sarabilen, kendi adına düzenlenmiş faturaları takip edebilen, kirasını sektirmeden ödeyebilen bu yeni burcu beni acayip şaşırtıyor hala.

yok hayır bu manyak bana bir gelecek vaadetmiyor, zikmişim bu burcunun geleceğini afedersin.
şimdi keyif veriyor ama bu böyle de gitmiycek diye umuyorum. artık iş ortamında rahatımı düşünmeyip daha iyi kazanmak için iş değiştirmenin zamanı geldi. adıma düzenlenmiş faturalara ne kadar büyüdüm hakkaten diyerek şaşırmayıp sinir olacağım günlerde gelecek, biliyorum biliyorum :)

2011'in sadece bir ayı çok berbat geçti. kara ağustos. tastamam bir ay baştan sona 
aynısından istiyorum
berbattı. ilk günle son günün arasına kocaman bir afiş asılmıştı sanki "bazı şeyler bir daha asla eskisi gibi olmayacak" yazıyordu orada. uzun süreli dostluklarda can yakıcı kırılmalar, aile ilişkilerinde bir takım hikayeler. bi ufaldım bi küçüldüm böyle kapandım. neyse ki iyi oldum sonra. olcaktım zaten. yaşıyosak hala umut var demektir perihan abla. bu lafta ne yapıştı kafama yaa. 

2011'in tek kusuru yalnızlıktı. 
bir adam bulamadım da koyamadım şöyle yanıma.
geçenlerde bir iş gezisinde denk geldi biri yıldız falıma baktı. (böyle iş bırakılır mı yaa, pis bağımlılık yaptı ama neyse bırakçam evet) benim oyuncu, numaracı, hikayeci yapıma en uyum sağlayacak tipler terazilerden, yaylardan çıkarmış. eh madem öyle umudumuz bu sene astrolojide.

2 çeyrek biletim var. kadıköy talihlisi benim ona göre.
herkese mutlu günleri mutsuz günlerinin iki katının hadi belki bir eksiği, 
sevgi ve iyilikle dolu, bol bakhakalı* kıyak bir yıl diliyorum.

* (düzeltme): yazar kahkahalı demek istemiş olabilir.

28.12.2011

Jodaeiye nader az simin (a separation)

ben en son kendi rızamla 2007'de bir iran filmi izlemiştim. filmden nası sıdkım sıyrılmışsa artık, o gün oracıkta iran filmlerine tevbe ettim. (persepolis sayılmaz banane)
dün yeminimi bozdum, iran sinemasına bir şans daha vermek istedim.
netice de film, gönlümü aldı diyebilirim.
iran sinemasına kapılarımı tekrar açtım. bana da bu yakışırdı.


başladığı andan itibaren sorgulamaya, tartışmaya sizi de dahil eden, hangi tarafta olacağınızı kestiremediğiniz, hatta film boyunca sürekli taraf değiştirdiğiniz, kimsenin tam olarak iyi/kötü/doğru/yanlış olmadığı hikayeleri seviyorsanız, lütfen izleyiniz. adamı fena kitliyor.
biutiful'u seven, 12 angry men'i seven, haneke filmlerini seven bunu da sever. 

filmden sonra dün gece bütün rüyalarımı farsça gördüm, sabah uyandığımda altyazıları da silinmişti. ama değdi mi değdi.

27.12.2011

iş hayatı sayesinde tanışılan üşütükler


geçenlerde ofise bir kadın geldi.
önce müdüre bişeyler anlattı. ara ara kıkırdadı, cıvıldadı. sanki nası desem böyle yerinde durmakta çok zorlandı. giderayak bana da uğradı, kendini tanıttı ve kartvizitini verdi.

müdürle konuştuğu sırada kadında üşütükçe bişeyler olduğunu düşünmüştüm. sonra karşımda gördüğümde emin oldum. 
gülümsediğinde kadının yüzünde bir kuş havalanıyordu. ama yaşama sevincinden filan değil, yüzünün şeklinden. öyle bişeydi ki, her ne sebeple olursa olsun gülümsediğinde o kuş havalanacaktı ordan. aynı anda çığlık da atarsa mesela, yüzünü görenler bu kuş için "kesinlikle martı! sence? bence de." diyeceklerdi. konuşmaya başladığındaysa yüzünde gizlenen v harfi belirgin bir biçimde ortaya çıkıyordu. 

kadın gidince kalktım yerimden, kadının arkasından kapanan kapıyı göstererek ofistekilere:
- sanki birazz..
ofistekiler kafalarını kaldırmadan işlerini yapmaya devam ederlerken, bir ağızdan "deli o, burcu" dediler. kapıyla konu aynı anda kapandı. film gibiydi. odama döndüm. 

***

dün dehşetli bir iş yoğunluğu içindeyken yanıma müşterilerden biri yaklaştı ve şöyle dedi:
"yılbaşı ağacınız atatürk'ün önüne gelmiş, önünü kapıyor."
 ?
işi gücü bıraktım, baktım adama. devam etti:
"bu ağacı başka bi yere koyamaz mıydınız?"

yılbaşı ağacının arkasında kalan resmini görmezsek atatürk'ü unuturuz diye endişelenen bu duyarlı yurttaşa daha da baktım. belli ki hassasiyet atatürkten çok yılbaşı ağacınaydı.

döndüm atatürk'e baktım, yüzünde gücenmiş bir ifade aradım.
kitli kafasını açacak anahtar sözcükler filan düşünmedim zaten yok öyle bişey,
ama durup dururken ona hırlama imkanı da verecek değildim. dedim ki,
"olur, ağacı biraz kenara çekeriz"  

21.12.2011

işe giderken


elindeki o sefertasının, üzerindeki süper kahraman paltosuyla hiç ilgisi yoktu ama zaten çoktandır postmodern sabahlara uyanıyor, işe yakın ev tuttuğu için metinlerarası yolculukları bedavaya getiriyordu.

geceden beri devam eden yağmurdan her yer balık grisiydi. çöpünü diğer çöplerin yanına koydu, bu sabah da diğer sabahlar gibi belediyenin şuraya neden iki çöp konteynırı koymadığına anlam veremedi. caddenin bu kez sağından değil de solundan yürümeyi seçti. yeni duş almıştı, saçlarını da kurutmuştu ama üç beş adım sonra tüm vücudu üşümeye başlayınca ince giyindiğini anladı. hızlanarak yürürken yeni kurtulduğu sinüzitten sonra tekrar hasta olmak korkusu düştü içine. kendi için çok endişelendi. ortalık yine sıcak ekmek kokuyordu. bugün yolun solundan yürümekle isabetli bir iş yapmıştı. çünkü yolun sağı bir sürü liseli tarafından işgal edilmişti. sabahın köründe ergence bir enerjiyle, boğuşarak, gülüşerek, yüksek sesle uğuldaşarak yürüyorlardı. sıra sıra süpermarketlerden birinin manavı tezgahına hormonlu domateslerini dizmekteydi. yanından geçerken, manavcının liselilere hormonlu domateslermiş gibi baktığını gördü. haksız da değildi. içinden eşek sıpaları dedi manavcının yerine söyledi bunu. ilk caddeyi tamamladı ikinci etaba geçerken bir minibüs neredeyse paltosunun eteğini yalayarak geçti, umursamadı bile. bu şehirde bir yayanın ölümden döndüğü anlar öyle çoktu ki, artık heyecanlandırmıyordu.

ikinci caddedeki devlet dairesinin önünde bir kalabalık vardı. giderek pankartlar, dövizler -sözleşmeli köle olmayacağız- afişler, grev forması giymiş kadınlar erkekler kapladı ortalığı. bir ara aynı devlet dairesinde çalışıp sonra birinin tayini çıktığı için ayrı düşen memurların grev vesilesiyle karşılaşıp kucaklaşmaları. ve nihayet megafonlu memur göründü. tam yanından geçerken kitleye atılacak sloganı verdi: eeeeşit iiiişe eeeeeşit  ücret. ayrı düşen memurlar sarılmakla meşgul kollarını havaya kaldırdılar: eeeeeşit iiiiiişe eeeeeşit ücret. karşıdaki restoranda oturanlar tam önlerinde slogan atan grev grubu yokmuş gibi kahvaltı edip sohbet ediyorlardı. e yani ne yapsınlardı. grevdekiler adına kızgın ve onları destekleyen bakışlarla baksınlar mıydı. herkes kendi halinde olacaktı tabi. kadıköyü seviyordu ki köşeyi dönerken ani bir omuz yedi. sefertasında çalkalanan çorba için endişelendi. çok da üşüyordu kesin yine hasta olacaktı. meydana çıktı. karşısında kocaman bir yılbaşı ağacı vardı. güzel değildi. bir ağaçtan çok kocaman bir kukuletaya benziyordu. ışıkları beklerken arkasındaki iki adam konuşuyordu. chp'li belediye mi dikmişti bunu buraya, büyükşehir belediyesinin işi miydi. içinden adamlara yanıt verdi, ona göre kadıköy belediyesi dikmişti ama ne farkederdi artık  hiçbirşey önünde fotoğraf çektirmek için poz verenleri durduramayacaktı.
nihayet iş yerinin sokağına girdi. hava aldatıcı ve ürperticiydi, lan gerçekten çok üşümüştü. 

duyarlı gençlerimiz

kardeşim sayesinde bir süredir  itü kütüphanesinden faydalanıyorum ve baktım kitap kiralayınca yani süreli olunca daha çok okuyorum, şimdi kardeşimi okulu uzatması için asimetrik psikolojik harekat ile işliyorum.
john fowles'ın büyücü adlı kitabını istedim dün, getirdi. karşımda kafam kadar bir kitap ve bitirmek için 360 saatim var. (saat verdim ki gerilim olsun, iki hafta da diyebilirdim. demedim) hemen başladım okumaya.

sanırım etkileyici bir yazarla ve etkileyici bir hikayeyle karşı karşıyayım. erken tahmin etmek istemem ama çok sevdiğim kitapların yaptığı gibi bana bir süreliğine hükmedebilir de. keşke...


kitabın içinde bir sürpriz de vardı. benden önce okuyan, ilk sayfaya küçük bir not yapıştırmış: 
"kitabı iade etmeyi geciktirdiğim ve okumaya bir hafta geç başlamanıza sebep olduğum için üzgünüm.
iyi okumalar."
oy oy kıyamam ben sana gel.
henüz oturmamış yazı stilinden belli ki çok genç. ve nazik biri. oysa içinde yaşadığı toplum yakında nasıl da ağzını burnunu dağıtacak. elimden bişey gelmez; tedbirli olmasını dilerim. bak ben hala kan kusuyorum ve zikmişim kızılcığı afedersin. 

bi de bi dakka şimdi düşündüm de,
sonunda herhangi bir isim filan yazmadığı için anında anonimleşmiş olan bu notu, benden önce okuyan değil, ondan önce okuyan ya da ondan önce okuyandan daha önce okuyan da bırakmış olabilir. notun gerçek yazanı, o en dipteki bilge kurbağa bile olabilir. çünkü eğer ben, kitabı bitirince içindeki bu notla geri vermeyi düşünmüşsem benden önce okuyanlar da düşünmüş olabilir. bu durumda her yeni okuyan, bu duyarlılık karşısında bir öncekine ağzı burnu kırılmasın diye iyi dileklerde bulunuyor olabilir. bu böyle sürüp gidebilir. eğer düşündüğüm gibiyse işin formülü yapılan güzelliğin anonim kalmasında.

içimden "ulan biliyo musun herşey çok güzel olacak " diye bir cümle geçti şimdi. evet şu tarafa gitti.

loves of a blonde

güldürürken düşündürmedi, düşündürürken de güldürmedi.
hem güldürdü hem düşündürdü, ikisini de ayrı ayrı yaptı.
izlemek için doğru günü seçmemişim gerçi ama olsun, filmde biri ağlarken onunla birlikte ağlamayı seviyorum.

bir genç kızın kendini değersiz hissetmesi için elinden geleni yapan toplum hayatını hiç de dramatize etmeden ifade eden bir filmmiş. iyi ki izlemişim. 

şimdi orada durumlar nasıl bilmiyorum ama 1960'ların çek toplumu, kuaförleri dışında(gelicem oraya da) şimdiki türk toplumuna çok benziyormuş. epey eğlenceli sahneleri olan filmde bir anne tiplemesi var ki, inanılmaz tanıdık.
bizim buralarda "erkek adam" diye yetiştirilen/mekte olan milyonlarca küt kafalı zübükzadenin annesine çok benziyordu.

bir erkeğin bundan daha güzel bir tarifi olabilir mi :) büyüksün milos!


işte filmin en 'ay bakamıycam' sahnesi. belleklere kazınacak berbat saç modelleri.

film ayrıca, görülebilecek en berbat saç modelleri bakımından da  ibretlik bir belgesel, görsel bir eziyet, toplu bir delilikti. holivudu düşünüyorum, dönüyorum bizim yeşilçama bakıyorum, yok arkadaş! demek zamanında çekoslovakya sovyet tanklarından çok, kendi kadın kuaförlerinin makaslarından çekmiş. "iç düşman"ın da böylesi!

17.12.2011

geri döndüler

kuşlar.
apartman boşluğundaki kuşlar.
bi gitmişlerdi bunlar. demek sonbaharda gidiyorlar. havalar soğuyunca geri dönüyorlar. işin tuhafı, en alt katta oturan eski tiyatrocu teyzenin öksürük krizlerinin zamanlaması da aynı seyrediyor. kuşlar yokken teyze öksürmüyordu. kuşların gelişiyle birlikte teyzenin krizleri de geri geldi. kapıcı yılmaz efendinin dediğine göre teyze astım hastasıymış buna rağmen çok sigara içiyomuş, alkol de alıyomuş, e haliyle'ymiş.

geçen sabah uyandığımda öylesine bi yerlere bakınıyorken apartman boşluğuna baktım. öyle denk geldi yani. dolaptan sarkan çorap tekine de bakabilirdim, apartman boşluğuna baktım. 
fakat bakakaldım. 
ne düşünmem gerektiğini bilmiyordum. yok gördüklerim karşısında değil. normalde sabahları ne düşünmem gerektiğini zaten bilemiyorum. ama bu kez tanrı bana ne düşünmem gerektiğini gerçekten bilemeyeceğim bir sebep de vermişti. baktığım yerde kalmıştım:
şu karşımda, apartman boşluğundaki su borusuyla duvar arasına sıkışmış bir kuş ölüsü mü vardı orada da, ben mi yanlış görüyordum? 
bir kuş muydu o? 
ölü müydü? 
beyaz karnı mıydı o, kafası arkaya mı düşmüştü göremiyordum?
orada mı çürüyecekti?
karşımda mı çürüyecekti?
ahlaktan nasibini almamış diğer deli arkadaşları gelip karnını gagalamaya mı başlayacaktı?
en iyi ihtimalle ben her gün kelimenin gerçek anlamıyla bir çürümeye mi tanıklık edecektim?
onu oradan kim alacaktı? 
yılmaz efendiye söylesem alır mıydı? 
neyle alacaktı? 
sopa var mıydı sopa? uzun?
ya yılmaz efendinin kuş ölüsü gibi kokan ayakları ne olcaktı?
kuş ölüsünü ordan almak için illa ki eve girmeyecek miydi bu adam? mübareğin ayak diye üzerinde yürüdüğü iki kuş ölüsü. kuşlar buna mı geliyo acaba?
iyisi mi pencereye perde asar, bir daha da açmam, yılmaz efendi'ye de bişey demem, ölü kuş görmem.

yatağımı düzeltirken hayat hikayemin yüklemesi tamamlandı, güncellemesi yapıldı, gözlerim ışığa alıştı yılmaz efendinin ayakları akıldan çıktı.
tekrar kaldırdım kafamı, tülü de çektim baktım kuşa. 
değilmiş. 
su borusununa eklemlenen kısa boruymuş gördüğüm. aynı da kuş karnına benzemiyo mu ama. ay oh iyi aman neyse ki.

11.12.2011

hastayım yaşıyorum

kafam sümük dolu. 
günlerdir.
gribi atlatan ben, ben ki bu yıl sebze çınarıyım aq, sinüzite yine dur diyemedim. 
o iyi besleneyim hasta olmayayım diye günde iki öğün sebze yerken intiharın kıyısına  gidişlerim dönüşlerim, o hayattan bezişlerim... hatta o kısır döngülerim o arkamdan bakışlarım kendime geç kalışlarım ben miyim bu yazıdaki satırlarım konuşsana fikret bişey söyle. ne bu kafanın hali.  naapayım keseyim mi.
sabah yayınlanan sağlık programları da hep yalan. şunu yiyin bunu yiyin unutmayın sağlıklı besinler sadece sağlıklı yapar doğru beslenerek mutlu ve sağlıklı olmazsınız sadece sağlıklı olursunuz mutluluk nerden çıktı. o da neyin nesi. gidin kendinize başka eğlenceler bulun açın götünüze gülün. kendi aranızda konuşmayın... filan hikaye.
ne yersen ye, kentin üstünde gezen bulutlar bile mikrop yuvası be. bakıyosun bi kış domuza benziyorlar öbür kış keçiye. her sene aynı dava: bu sene acayip salgın varmış. yaaa..

napayım, doktora gidip antibiyotikle dönmektense tuzlu su çekiyorum burnuma. inanılmaz kiyifli oluyor. tavsiye ederim. burnuma çekiyorum tuzlu suyu, yanıyorum allahım, gözyaşları sicim gibi. gözyaşları da niye sicim gibi oluyosa, bu benzetmeyi de hiç anlamadım sicim ne. benimkiler golgi aygıtı gibi. golgi aygıtı neydi lan hakkaten. g harfinden oluyo ne oluyosa. hem golgi hem aygıt. bundan daha fena ne olabilir. sinüzit aga. sinüzitten daha fena bişey yok. kafası ağır.
işaret ettiği yere google earth'ten mi baksak bilemedim

4.12.2011

zombiler pide salonu

yine bi tatil günü öğle sonrasıydı.
hani önceki gece yatarken henüz başlamadı allahım hala başlamadı diye sevindiğin ve sevinçten  sabah yapacağın o mükellef kahvaltıdan sonrasını tasarlamayı unuttuğun günün öğle sonrası.
ortada kaldığın zamanlar. 
evde ne halt edeceğini bilememeler. 'dışarı çıksan naaapıjanki' haller.
şuursuzca pencere önüne gidip sokağı seyretmeler.
şu karşı ki pideci... biliyom yedim ordan ben. eve taşındığım zamandı, ter içinde, yorgun ve açlık sınırındayken bir öğle molasında kendime kaşarlı bir pide ısmarlamıştım.
iyi miydi
bilmem
pide işte. ama keşke pidecinin yerinde iyi bir pizzacı olsaydı.

kendisi sade bi pideci ama istersen karışık da yapıyo. müşteri kitlesi, çevre evlerde oturanlardan oluşan, müşterinin oturup orada yemediği, pideleri yaptırıp eve götürdüğü...

camları var. çerçeveleri de. kapı onlardan önce düşünülmüş, ödeme almak için dükkana yazar kasa almayı onlar sonra akıl etmişler. iki masa da atmışlar içeri ama, hani daha dükkanı açarken "şuraya iki de masa attık mı tamam" demişler ve atmışlar gibi.

pide yapanlarda da değişik bi hava var. sanki lahmacundan, kaşarlı, karışık ya da kuşbalı pideden öte ve genel olarak pidenin icadından sonra bi yemek dünyası bilmiyorlar. pide dışında bişeyle ilgilenmiyorlar.  pide zombisi gibiler, kapıya "hayat yok ama pide var" yazıp assalar olur yani. yersiz bir açıklama olur ama ben anlarım.

bakıyorum müşterisiz de kalmıyorlar ha, bu zombilikle tutunmuşlar bak burda.

bu dünyada ve normal şartlarda onların müşterisi olmam mümkün değil.
bir olabilirliği var mı peki? vardır elbet.
mesela onlarla, uçsuz bucaksız kızıl çölleri olan sıkıcı ve kırmızı bir gezegende karşılaştığımı düşünebilirim. uzun süredir yol aldığımı...
vaziyetim böyleyken, orada uzakta tek başına bunların pide salonunu görsem sevinçten aklımı oynatmam ve onlara doğru, o düşe kalka yapılan klasik çöl koşuşunu yapmam beklenirdi.
ama yapmazdım.
tabi yine de giderdim yanlarına. uzaktan gözlerimi kısarak bakar bakar, neden sonra omuz silkerek yürür, koskoca gezegendeki kırmızı şansımı zikerdim. içimden "ulan bu zombiler burda da tutunurlar aq" derdim. yok be ne içimden diycem, çölde değil miyim bağıra bağıra söylenirdim. hazır başlamışken, "niye tekrar arıyosun ki, niye balıkçıda karşıma çıkıyosun, niye ben tekrar seni düşünüyorum, yetmedi mi aramızdaki ölüm dansı ha yetmedi mi? hem 180 lira doğalgaz faturası mı olur laaaaannn..." ooohhh  rahatlardım sanki biraz.

çöl şartlarını düşününce, pidecilerle mecburen bi muhabbet geliştirmem gerekirdi. "yok pide almıyım da ben sırf ayrı düşmek için ayran olabilir bak ya da herhangi bir yol tarifi"

ama o zaman bile, 
çölün ortasında başka yapacak bişey olmadığı için laf lafı açsa bile, 
bak laf olsun diye bile yani,
istediğimden değil de meraktan sırf: "pizza yapabiliyor musunuz" diye sormazdım.
asla. 
yormazdım kendimi yani. çünkü adım gibi eminim, pizza mı, hani şu içimize giyilen mi der gibi bakarlardı. denemem bile yani. yook hayatta. hiç bulaşmam. deli miyim aklımı pizzayla mı yedim.

o kadar imkan, kira da olsa bi dükkan, arkada eşşek kadar taşfırın, koca koca fırın kürekleri, çuval çuval un, paket paket malzeme ve benim penceremin baktığı yönde olma şansı...
ve tüm bunlara rağmen ısrarla sadece pide ha.
inanılmaz...
inanılmaz...
gerçekten benim tatil günlerimi önceden planlamam lazım.

29.11.2011

sinemadan çıkmış insan çeşitlemeleri

... hemen o anda mahallenin sinemaları sokağa bir seyirci dalgası boşalttı. Aralarındaki delikanlıların davranışları her zamandan daha ataktı. Bir serüven filmi görmüşlerdir, diye düşündüm.

 albert camus,
yabancı

... çağımızda geçmiş yüzyılların bilmediği , kısa ömürlü bir yaratık yaşıyor.. sinemadan çıkmış insan.. gördüğü film ona bir şeyler yapmış.. salt çıkarını düşünen kişi değil.. insanlarla barışık.. onun büyük işler yapacağı umulur.. ama beş-on dakikada ölüyor.. sokak sinemadan çıkmayanlarla dolu; asık yüzleri , kayıtsızlıkları , sinsi yürüyüşleriyle onu aralarına alıyorlar , eritiyorlar..

yusuf atılgan,
aylak adam

 ... sinema salonlarından çıkıp, gerçeğe alışabilmek için gözlerini kırpıştırdıklarını gördüm.

john fante,
toza sor

11.11.2011

ruh ezen

bana seslenildiğini ve bir anda kendimi çağırıldığım yerde bulduğumu hatırlıyorum. yıkık dökük bir evde, beyaz atletiyle bir berjerin üzerinde oturan bir adamın karşısında. kim bu adam. tanıyorum ben bunu. işyerinde gördüydüm bunu. polis memuru. ne olmuş buna böyle voodoo büyücüsü gibi olmuş. ilk görüştüğümüzde onu dinlerken tipine takılmıştım. ayrık dişli ağzından çıkan sesi hem ince hem çatallıydı. ikisi bi arada pek tuhaftı. adamın sanki hep endişeli gibi bi havası vardı.  konuşurken yaptığı gereksiz tekrarlar, ellerini kullanma biçimi filan takıntılı bi tip olduğunun işaretleri gibiydi. şimdiyse o halinden eser yoktu.
bana niye böyle kötü bakıyodu ne yaptım ki ben bu adama.
konuşmaya başladı. bakışlar çok fena yalnız. 

o bir ruh ezenmiş. ruh ezen? o neymiş öyle yaa. sen polis memuru değil miydin be adam.
"ruhları ezmek için, şöyle yapmam yeterli" diyerek gösterdi bana yaptığını. yaptığı, bir kumaşın kalitesine bakmak için yapılan o evrensel harekete benziyordu. baktım yüzüne. şaka yapan bi hali yoktu. hatta şimdiye kadar hiç şaka yapmamış gibiydi. bu ne saçma şeydi böyle. ama şaka değilse, ruhları böyle kolayca ezmesi çok dehşet vericiydi. yani sanki  tv seyrederken burnunu karıştırmış da burnundan çıkardığını topaklamaya çalışıyor gibi. onu da bişeyin altına sürecek gibi ve bunu da gizlice yapmayacak gibi. öööyk. pis herif!

tanıdığım bir kaç insanın ruhunu ezdiğini ve şimdi sıranın bende olduğunu söyledi. bişey diyemedim. aklıma hiçbir kurtuluş yolu gelmiyordu. içinde ruh ezen adamların olduğu bir film izlememiştim. kaçmak istiyordum ama odanın kapısı, o manyağın yanındaydı. herşey ondan yanaydı sanki.

"anneeee" diye bağırmaya başladım birden anlamsız bir şekilde. adam da şaşırmıştır. o zaman yine çıkamadığım bir rüyada olduğunu anladım. sıkışınca anneeee diye bağırıyorsam kesin rüyadayımdır çünkü. yattığım yeri biliyordum. kadıköyde yeni evimde olmalıydım. içeride annem uyuyordu. sesimi duyup gelecek ve beni uyandıracaktı. bu manyak polise ruhumu ezdirmemek için yaptığım plan buydu. bütün rüya gayretimle  bir kere daha bağırdım. 
ve tam "-neeeeee" kısmında uyandım. 
gerçekten uyandım. kendimi doğru evde, doğru yatakta düşünmüştüm. ama içeride uyuyan bir anne yoktu. voodoo büyücüsü gibi olan polisli rüya ile gerçek dünya arasında annemin içerde uyuduğu bir başka güvenli dünya daha kurmuştum demek ki. vay anasını. bazı rüyalar, rüya değil yaşantı mübarek.  o insepşınlar hep gerçek aslında. işyeinde kısa bir sohbet ettiğimiz polisi düşündüm. gün içinde öylesine görüp geçtiğimi sandığım ama aslında farkında olmadan bi rüyada lazım olur diyerek bilinçaltımda bi köşeye attığım tipler, yüzler, sesler, karşılaşmalar. tuhaf.

fakat işin insepşını filan bi yana, rüyadan "anneeee" diye bağıran kendi sesimi duyup uyandığımda, annemin evde olmadığı bi dünyada yaşadığımı farketmemse çok acıklıydı. rüyanın korkunçluğunu unuttum, o an orada olmayan bir anneye seslenişimdeki hüzne boğuldum. fırsatı kaçırmadım durumu daha da dramatikleştirmek için bir kaç damla yaş da süzüldü yanaklarımdan. (evet sırt üstü yatıyordum ve kollarım da yorganın üstündeydi) baktım gözyaşlarım boynuma doğru gidip gıdıklayacak beni hemen omuz silktim, gözyaşlarımı yorganımla sildim. tekrar ruh ezen polisin yanına gitmemek için dikkatle daldım uykuya.

2.11.2011

kamelyalı kadın


"ben derim ki: bir dil adamakıllı öğrenilmedikçe konuşulamayacağı gibi 
insanlar da iyiden iyiye tetkik edilmedikçe roman şahısları yaratılamaz."
okuduğum ilk romanının ilk cümlesi
kılıftan o kapağını hiç görmedim


kitap okumayı seven insanların benim gibi olanları, maziye bir bakıverince okudukları ilk romanı, yaşadıkları ilk aşk gibi anımsarlar. daha güzelleriyle karşılaşmış olsalar da, ilki bir başka  gelir onlara. aslında hiç de unutulmaz ya da inanılmaz değildir hatta genellikle tesadüf eseridir. o sıralar illa ki birine aşık olmak icabeder ve işte o'dur yani o olur öyle. böyle insanlar ilk aşkını değil, o zamanki kendilerini düşünmeyi severler daha çok. ilk kez aşka düşme halini. birden "içine düştün yeter artık" diye bağırır  anne ozamanlar birzamanlar. okuduğu romanı kasteder. "aynoolduki" deyip zoraki  kaldırır başını insan. meğer çorban soğumuştur mesela. kafa gitmiş tabi. kafa romanda. ama beden çorbanın vaktinde içilmezse soğuyan ve anlamını kaybeden o basit dünyasında hep. ruh-beden ikiliği hakkaten ne pis bişeymiş böyle zamanlarda anlıyo insan.

içine düştüğüm, okuduğum ilk roman fransız yazar aleksandre dumas'ın yazdığı kamelyalı kadın'dı. o sıralar en fazla 10 yaşındayım. kapıldığım kitap ne küçük prens, ne çocuk kalbi, ne şeker portakalı... kamelyalı kadın.  bir fahişenin hüzünlü hikayesi. te allaaam bişeyim de normal olsa. kamelya neydi, fahişe ne demekti, bakire kimdi. en temel noktalar benim için bilinmezdiler. yine de sormadım kimseye. cümle içinde kullanımından kamelyanın çiçek olduğunu çıkarınca fahişeyi de bakireyi de çıkarırım diye düşündüm heralde.

sayfaları bak böyleydi
hiç unutmam kitap tahta gibi sert kapaklıydı. eski duvar kağıtlarındaki gibi ebruli bir desen vardı üstünde pembeli beyazlı. kapakta bişey yazmıyordu ne yazar ismi ne kitap ismi. demek ki renkli parlak kağıda basılı bir kılıfı vardı da kaybolmuştu. kitap sahaflarındaki o eski kitap kokusu sinmişti her sayfasına. küflü gibi. sayfaları sarıdan kahverengiye dönüktü ve muhteşem bir yazı stiline sahipti. evet muhteşemdi o yazı stili. neydi. allah bilir new times romandı. yani her zamankindendi. ama değildi işte. o eski kitabın içinde o yazı stili unutulmazdı. yeryüzünde bir tek ananemin başarabildiği kabak tatlısı gibiydi. işte bana öyle gelirdi. o yazı stilinden sözcükleri takır tukur, dudaklarımı kıpırdatarak okuyordum. pıtıtı tıpıtı tokutu tutkutu. kitap orta kalınlıktaydı. ben de orta kalınlıktaydım, okuma hızı bakımından olsun, anlama bakımından olsun. olsun. geç olsun güç olmasın. bir hafta sürmüştü okuyup bitirmem. haftada bir kez yıkandığım için banyo günüme de denk gelmişti mesela. banyoda öylece elimde kitapla dikildiğimi görüp beni banyoya koyduğu gibi bulan anneme allah sabır vermişti.

romanın konusu da yazı stili kadar sürükleyiciydi. tam anlamıyordum ama sürükleniyordum. 

bir kadın karakter vardı, çok güzeldi, çok hüzünlüydü, sürekli operalara davetlere gidiyordu. insan isimleri yabancıydı ve söylemesi zordu. özel isimlere gelince dilim dolaşıyordu pıtıtı tuputu dut! ilk okuyuştan sonra yüksek sesle tekrar ediyordum. kıştı. ev sobalıydı. camlar buğuluydu. sıklamen diye bir renk vardı. televizyonda köle isaura yayınlanırdı, zenginler de ağlar daha başlamamıştı. okumayı sevdiğim yer sobanın arkasındaki koyu yeşil uzun koltuktu. sokaktan akranım çocukların sesleri geliyordu. annem pencereden bakıp o çocukların kış havasında üstlerinde incecik giysilerle nasıl hasta olmadıklarına şaşırıyordu. romanın sonunda kadın veremden ölüyordu. kitabın bitiyor olması, kadının veremden ölmesinden daha çok üzüyordu.
ama nooldu. o ilk romanın ordan aldım yürüdüm ben sonra. yaa.

23.10.2011

maskenin ağababası:


iş toplantısı gibi görünmeyen ama öyle olan yere, dün takıp gittiğim. 

öyle bi maskeydi ki, arada bir iş ortamında kullanamayacağım kadar oturamadı üstüme. neremden ürettiysem. dizi karekterlerinden apartılmış, epey de abartılmış bişeydi. taksiye binerken şöyle bir silkelenip hepsini attım asfalta. 
paaat kapattım kapıyı.

maske altında durmaktan dinlenmiş, pembeleşmiş, tazecik ciltlenmiş yüzümü taksiciye dönüp "kadıköye" dedim. ohh. taksicinin dünyasına teslim ettim kendimi. ya pür sessizlik ya memleket hikayeleri. du bakalım.

bu inceden gelen uğur dündarın sesi miydi yaf. tamam gündemci bi taksi bu. -da bu saatte ana haber kalmaz bu nasıl.. hımm arenayı radyodan da veriyolar demek. karşılıklı konuşmalar. televizyonda arka fon da siyahtır şimdi....
televizyonda arka fon da siyahtır şimdi.
gün geceye dönmüştür, 
ılıktan bir rüzgar esmiştir. 
biri, tekli bir koltukta bişeyler anlatır. 
yanlış bir ışık vurur alınan ifadesine, 
makyajı kötü görünür. 
yanında belki bir sehpa, 
şanslıysa arkasında bir kitaplık yalandan.
tek kural vardır: lütfen kameraya bakmadan.

ensesinde toplayıp medikal mandalla tutturduğu yüz derisiyle uğur dündar karşısındadır. dündar sorar tanık ifade verir. ömer lütfi topal, dündar kılıç, küçük veli, ayhan çarkına sıçtığım bi ton isim, fiil. 

radyoyu dinlerken laf olsun diye dedim öyle: "şu veli küçüğünde her iş de bi parmağı, her ortama uygun bi maskesi varmış." kendim kaşındım. meğer bunu bekleyen taksici birden "HE YAA.." sesiyle patladı ve tek hamlede radyonun sesini,  müşteri beklediği zamanlardaki o sevdiği seviyeye getirdi. bi anda yer gök demir bakır uğur dündar oldu, herkes arenadaydı hepimiz bu işin içindeydik. 

uğur dündar bişey sordu, röportaj veren evet dedi. bunun üzerine taksiciden, yol boyunca ve yola doğru tükürür gibi söylediği 32 "vay anasını" nidasının ilkini duydum. beşiktaştan kadıköye kadar sürecek olan bu yolculuğa 31 tane daha "vay anasını" sığabileceğini bilseydim, zaten taksiye binmezdim. neeeebiliym, o kadar tutmaz diye düşünmüştüm.

radyodan aldığımız gazla konuşurken, uyuşturucu ticareti deyince silah kaçakçılığı da demek zorunda kaldık. bir hiç uğruna ölen çocukları  andık, herşeyin farkındaydık. vay anasını. şehitlik kavramının uydurma, devletin kaydırma yapısına selam çaktık. o kadar konuştuk da bir kere vatan sağolsun demedik. vay anasını. konu bu olunca "sesini kısmak" deyimini de mecaz anlamıyla almış bulunduk, bize susturmanın hiçbir hali yakışmazdı artık. radyodan bangır bangır bi uğur dündar, bi yandan ben, bi yandan vay anasını, söylene söylene eve vardık. inerken baktım taksici radyoya bakarak "ben seni dinledim ama güzel kardeşim sen de hiç konuşturmuyosun ki" deyip çileden çıkıyordu. böyle zamanlarda gözlerim hep yiğit bulutu arıyordu.
paaat kapattım kapıyı. 
indim.

- şşşşşiir fena olmadı be.

12.10.2011

ibnelik nedir

diyelim ki müdürün, çalışanlardan birine olan antipatisi kadar yoğun bir çalışma haftası. cumaya kadar her gün sunumlar, toplantılar, gelenler gidenler, hoşgeldinizler yine beklerizler, çaylar kahveler...

bu olağanüstü hal ortamında müdür, bir sonraki emre kadar bütün izinleri kaldırmıştır. fakat gelgelelim o antipatik çalışan da, bir önceki haftadan beri tatilsiz çalışmaktadır. yorgundur, argındır, arada kaynayandır. bakar ki perşembenin gelişi çarşambadan bellidir, salıdan gider müdüre bütün antipatikliğine rağmen, der ki:
- ben cuma günü tatil yapabilir miyim, biliyorsunuz 2 haftadır tatilsiz çalışıyorum. hı?
çalışanlarla ilişkilerini, ona yaltaklanma derecesine göre belirleyen müdür der ki:
- ya gelecek hafta kendi tatil gününde izin yaparsın ya da yarın!
- yarın mıığ yarın?.. ama yarın toplantılar devam ediyor burada olmam gerekiyor olmaz ki  gelecek haftakiyse zaten normal tatil cuma bence en uygun zaman müdür bey cuma  ols..
- ya yarın yaparsın ya da hiç. işte o kadar!

kritik karar ânı ha. bu amına koduğumun işi için gerizekalı kritik karar havaları mı yani şimdi.

"tamam ulan yarın yokum ben" desen, koduğumun iş etiği açısından yanlış; işi varken işinin başında olmayan sorumsuz çalışan durumuna düşülecek.
"madem izin vermiyorsunuz, peki öyle olsun. iki hafta tatilsiz çalışırım" dersen, koduğumun iş etiği açısından doğru; işi varken herşeye rağmen işinin başında olan fedakar çalışan olunacak. (ay midem kalktı bi an)

hıımmm... ne yapmalı?

o iş yerinde üç kuruşa çalışıldığı, o üç kuruşun da zamanında ödenmediği, her geçen gün kuş beyinli müdürün çalışırken insanı daha çok rahatsız ettiği düşünülürse, yapılacak olan belli. tüm çalışma koşulları düzgün olsa bile yapılacak olan belli. haftalık tatil insan hakkıdır, engellenemez. "iş için fedakarlık yapmak" insanın kendine ihanet etmesi demek. bu tür bi fedakarlık düşüncesi bile mide kaldırmaya yeter. haydi yemişim kritiğini kararını, peki müdürefendi resti görüyorum:

- tamam öyleyse, yarın gelmiyorum. 
 
/....gerçekten de ertesi gün evde huzur içinde ikiseksen yatılır. başa gelecekler bilindiği halde......./

perşembe işe gelindiğinde öğrenilir ki, tatil yapılan gün patron aramış. tatil yapanı istemiş telefona. müdür demiş ki:
-izin verdim ona bugün tatil yapıyor.
patron demiş ki:
-toplantılar varken tatil mi yapılır? 
müdür ucuzkahramanoğlu ne dese beğenirsin:
-iki haftadır tatil yapmıyordu, BEN izin verdim. ne var bunda! (dese beğenirim. pek kurnazca)

vaaayyy... bu konuşmayı bana aktaran çalışanlar "müdür seni savundu" diye anlatıyorlar. çileden çıkarak höykürdüm:

uyanın ey ahali!
bugün bana yarın size...
gerçekten savundu mu beni sizce?
(halk ozanı gibi kafiye de yaptım ki kitleleri etkiliyeyim)

hikayenin müdür tarafından ayar çekilmiş haline bakıyoruz:

iş yoğunluğu çok olacak bir günde tatil yapmak isteyen "sorumsuz çalışan"a, "anlayışlı müdür" izin vermiştir ve patrona karşı çalışanı korumaktadır.

 işte ibnelik, tastamam budur.

[ sonrasında patron, bizim şubeye geldi. müdürün beni toplantı günü tatil yapmaya mecbur bıraktığını, sonra da ona eksik yansıttığını ifade ettim. patron, çok yanlış olduğunu söyledi. ben rahat bi nefes alıp nihayet anlaşıldığımı düşünerek "bence de" derken, patron ekledi: 

- ne vardı burcu iki hafta tatilsiz çalışsan ne olurdu yani? 
- ?! (hepinizin aq ) ]

11.10.2011

iç sesin hızını kesmek nedir, nasıl yapılır

"oralara girmeseydin bari" 

iç sesten yakalanıp havaya bırakılmış bir tümce işte...
(oralara girmeseydin derken yani, konu olarak be!)

ses tellerini kullanmadığı için daha hızlı konuşabilen "iç ses"ten bir tümce yakalarsın, can havliyle artık bunu sesli söylersin ki, ses bi dursun. (bu olurken çöp kovasını siliyor olmam da çok manidar bir tesadüf dikkat edersen) buna iç sesin hızını kesmek denir. bu tür bir durumda kendinizi çocukların ulaşamayacağı yerde saklayınız. korkmasınlar yazıktır.

yöntem iyileşme vaat etmiyor ama... zaman kazandırıyor... demek istedim birden. sırf bişey demek olsun. lafla peynir gemisi hakkaten.

10.10.2011

belgesel kafası

depresyon döneminde izlenen film sayısındaki artış üzerine kaleme aldığım bi ton bilimsel makale içinde, tercih edilen filmleri iki kategoriye ayırmayı nasıl unuturum gerçekten anlamıyorum. sol beyin belli ki görevini yapmıyor. zaten bi süredir. 

iki tür film izlemek rahatlatıyor kafasının içinde sürekli konuşan o sesi durduramayanları:
1. hareketli, vurdulu kırdılı, saçmasapan filmler.
2. karmaşık şeyler söyleyen bir dış sesin hiç durmadan konuştuğu belgeseller.

birkaç kötü adam. hala iş başındalar.
sanılmasın ki hayvan belgeseli bitki belgeseli. hiç hazzetmem. bir koalanın en inanılmaz özelliğiyse... ohooo ben çoktan daldım gittim başka yerdeyim. geçmiş olsun.

daha çok uluslararası şirketlerle ilgili, global ekonomiyle ilgili, yediğimiz besinlerdeki gdo'larla ilgili, türkiyenin yakın tarihiyle ilgili yani kısaca zeitgeist işler. bunlarda anlatıcı hiç durmadan anlaması zor, kaotik cümleler kurar, onlarca isim duyarsın, onlarca kısa ropörtaj vardır, adamın dediklerini anlamak bir yana ekranın ortasında adamın ünvanı yanıp söner, kimmiş diye ona mı bakasın lafı mı kaçırmayasın.  ara ara ekranda çözmesi zor grafikler, animasyonlar döner. velhasıl beynin döner. herşeyi anlamak için kastırırken kafanın içindeki o uyuz ses çoktan susmuş olur. harika. işte bu.

yine bi tane izledim. inside job. küresel ekonomi üzerine olanları daha çok seviyorum. çünkü kullanılan kavramlardan bi bok anlamıyorum. anlamaya çalışırken çok güzel oluyor. yatırım sektörü, finans sektörü, derecelendirme kuruluşları, cdo'lar, kredi temerrüt swapları, fon satımı, subprime krediler, deregülasyon izlerken yüzümde bir "vay ipneler" ifadesi, içimde bi umutsuzluk hissi oluyor. bu umutsuzluk hissi bu sefer kendimden kaynaklanmıyor da daha küresel bi umutsuz oluyorum bir süreliğine.

aklımda kalanlar yine kazanılmayan ve harcanmayan paraların ekonomisiyle yönetildiğimiz ve barack obama'nın şu an yanındaki adamların 2008 ekonomik krizine sebep olan kararları alan bankaların, ekonomi kuruluşlarının tepesindeki adamlar olduğu. ha bir de amerika'nın çok saygın üniversitelerinin işletme fakültelerindeki profesörlerin ve  dekanların, bankalara, sigorta şirketlerine ve yatırım holdinglerine danışmanlık yapıp, çok büyük paralar karşılığı onları öven, herşey yolunda tadında makaleler yazdıkları. böylece dünyanın en zengin akademisyenleri oldukları. ayrıca izlanda'ya da burdan kucak dolusu sevgiler. çok üzüldüm.

yalnız dikkatimi çeken bi nokta; röportaj yapılanlardan biri de soros'tu ve kendisi, belgeselin, doğruyu konuşan adamlar safındaydı. isminin altına "hayırsever" yazmışlar. ops! kime göre neye göre hacı? üçüncü dünya ülkelerini gidip parasıyla karıştıran adam değil mi bu. zaten onca tatava içinde genele bakarsak belgesel bu balon ekonomiyi yaratan sistemle değil bu sistemde alınan "bazı" yanlış kararların amerikaya ne kadar zarar verdiğiyle ilgileniyor. isminden anlamam gerekirdi. dünyanın geri kalanı laf arasında parantez içinde. 

anlamakta zorlandığım kısımsa türev ürünler. bunlar tüm yatırımcıların var kabul ettiği şeyler.(paraleller ve meridyenler, paul ve virginie gibi heralde) amerika'da türev ürün piyasası bilerek denetimsiz bırakılıyor, hatta denetlenmemesi için yasa bile çıkarılıyor. 
bütün dünyada orta sınıf insanlar, bankalardan ev kredisi, tüketici kredisi filan alıp faiziyle ödeme yaptığında, o paralar bu türev ürünler piyasasına akıyor.
türev ürünler alıp satanlar da paraları striptiz klüplerinde, new york keranelerinde uyuşturucu partileri yaparak yiyolar çatır çatır. işin kötüsü, hala aynı sistem işliyor. muş. (deme bee, du bi çay koyayım)
doğru anlamışsam dişimi kırarım sevincimden.
ki zaten günümüzde biz sıradan halka ifşa edilen gerçeği(hadi herşeyi) anladığına sevinmek de bu tür belgesellerin isteyerek ya da istemeyerek hizmet ettiği şey: bilinçlenme yanılsaması. 
arada gazımız alınsın ki bu berbat hayata devam edebilelim değil mi.

26.09.2011

bizim büyük çaresizliğimiz, kitabını okumadan filmini izlemekmiş

filmde çetinle enderin ilişkisi eşcinsel çağrışımlar uyandırsa da, bu tür içlidışlı, sıkı dostlukların yaşanabildiğini bildiğimden hiç öyle eşcinsellik filan, takılmadı yani oralara.
benim derdim, filmin derdiyle ilgili. şüphesiz ki nihalin bu iki arkadaşın hayatlarına girişi değişik bir durumdu. ama bu durum değişikliği bir sonuç değişikliğine de götürmüyordu. olay yok ki bi sonuç olsun. demek ki bu durumda, "bu durum"un içine girmek için, filmi izlemeden önce kitabını okumak icap ediyormuş. bilmiyordum. böyle bir kitap olduğunu da bilmiyordum. özür dilerim.

filmin bi yerinde, çetinle ender mutfakta yemek pişiriyorlar, açık pencereden sokaktaki çocukların sesleri geliyor. nihal'den bahsedip susuyorlar. birbirlerine bakıyorlar. oyun oynayan çocuk sesleri yükseliyor. onlar birbirlerine ben onlara bakıyorum. üçümüz de çocuk seslerini dinliyoruz gibi bişe oluyor. ulan nooluyor, bişey var burda ama ne. bi de şu ender çok kitap gibi konuşuyor, diyaloğa giriyor ama monolog yapıp çıkıyor bense çok analog kalıyorum hikayeye.

meğer sonradan öğreniyorum ki, mesela çocuk sesleriyle dolu o sahnede sağlam laflar ediliyormuş. kitapta yani. enderin iç konuşmaları filan hep. kitabını da okuruz bigün elbet. tam olarak anlamak için kitabını okumak gereken filmlerden. kendi başına eksik film.

kitabının habersizi olarak tek güzel sahne taner birsel'in filmin sonuna doğru söyledikleri... baştan sona çok "kederli"ydi beeh. 
"başka türlü olur muydu?" sorusuyla başlayan "içimde böyle katı, takır tukur bişeyler var yaa" diye biten...

önceden kitabını okumuş izleyicisinin film hakkındaki yazısı daha farklı mesela.

21.09.2011

eylüllerde sinemalarda

"söylediklerimin teminatı söylediklerimdir"
yalçın küçük

bulutlu havalar da özlenir. hem de her yıl bu zamanlar.. geçen yıl aldığım süper kahraman paltomun sırası geliyor. evimin pencerelerinden yağmurları seyretmek de pek yakında. evterliği'nin halasının ördüğü kırmızı bereyi takmaksa gelecek program.

18.09.2011

"bütün istanbul" adına memurbeyler

geçen akşam apartmanın kapısına iki devriye arabası geldi. 
saat 23 sularıydı. 10-12 kişiydik evde. sohbet muhabbet, yüksek sesli müzik vardı.
pek içimizden gülmüyorduk, bir ağızdan konuştuğumuz da oldu. aramızda çay içen vardı, ays ti içen vardı, içki içen de vardı. fakat herbirimizin havası mevsim normallerinde seyrediyordu. diyebilirim ki, kendi evinde olmanın rahatlığıyla kafası en güzel olan bendim.

polis arabası sesleri duyduk. mahallede vukuat mı var diye hepimiz pencerelere seğirtmişken kapı çaldı. kapımın da bi zili var mübarek küfelik adamı anında ayıltır. zaaaaaart. bastım otomata. kim çalmışsa o yukarı çıkana kadar ben pencereye gittim. bütün mahalleli camlara çıkmış. baktım evin önüne iki polis arabası dizilmiş. memurbeyler kaldırmışlar kafalarını bana bakıyorlar:

- hayırdır memurbey olay mı var dedim
- bütün istanbul sizi dinliyor dedi.
bi gülme geldi bana.
- hepsi mi?  derken arkadaşlar şşş pışş ederek pencereden aldılar beni.

gülmeyip naaparsın. mahalleli camlarda. kim gelip kapıyı çalsa, rahatsız olduk dese, afedersiniz deyip gerekeni yapardık. kapıya gelen memurlardan biri de "kapınız bile aralık?" diye girdi lafa. kapımız bile aralık? gençlik filmlerindeki girenin çıkanın belli olmadığı evlere benzetti heralde. dedim "siz aşağıdan zile basınca ben de burdan otomata bastım ya hani, siz yukarı çıkana kadar açık bırakmış olmayayım?"

pencerelerime de henüz perde takmamıştım, sade tül. artık tül ardındaki kalabalığın ne yaptığını çözmeye çalışan eski cine5 şifre çözücüsü mahalleli fuhuş yaptığımıza mı kâni oldu nedir  bu böyle  iki takım araba gelmiş. yok artık. sanki zorluk çıkartırsak toplayıp götürcekler merkeze. arkadaşlara baktım. onlar da beni zor duruma mı sokmuşlar gibi bi sessiz, mahçup haller içindeler.

ama bi an hoşuma gitti. helal olsun yani "bütün istanbul"... kolay değil.. :)

16.09.2011

iş görüşmesi

nihayet beklenen günün sabahı. 06:30. durdur. alarmı.

hadi kalk git. kap şu işi artık. ilk iki görüşme olumlu. olacak gibi. 
yavaş kalk şu yataktan bee. baş dönmesi ve güne mal uyanmak.

her gün ilk gördüğün dolap kapağı. ilk duyduğun kuş kanatlanmaları. hayat gerçekten... hadi herneyse şimdi önce duş. duştan sonra da şu sinirbozucu ıslaklık... kurutucu olsa küvetlerin tepesinde. havluları galaksideki seyahatlar için kullansak artık...

kostüm hazır akşamdan. risk yok. beyaz gömlek, diz hizasında terbiyeli siyah kalem etek. ve mutlaka bi yerlere inci. mesela kulağa küpe.

kahvaltıya vakit yok, bi kaşık bal at ağzına. mideye bişe gönder. yolda sigara içer miyim, içerim çünkü illa ki.

önce beyaz gömlek. yukardan aşağı düğme iliklemece. tam iş görüşmesi hazırlığı. buraya bi müzik lazımdı. şöyle moby'den, placebo'dan. havalı bişeyler. şimdi gidip taksam mı bi müzik. havaya gire.. vakit yok ne diyosun be. giy eteğini. aldın kilo aldın sen. oldun bi kesmeşeker. naber. hafif bi makyajla çıkmalı, kuaförde şimdi vakit olmaz. trafik olmasa. çanta hazır. dur telefon yastığın altında kaldı.

nerde ayakkabılar. burnu kapalı yeni ayakkabılarım. yeni aldım nereye koydum ben onları. haa buzluğa atmıştım geceden. hadi bakalım hakkaten işe yarayacak mı, açılacak mı ayakkabılar. anam bumbuz olmuş bunlar uuf.  kapalı ayakkabı giy dedi hemşîre. yok ki dedim. yoksa yeni al dedi. o derece yani. genel müdîre ayak parmağı görmekten hoşlanmıyormuş. kaz gelecek yerden. 

şu halime bak vallahi yaa. hiç de böyle hazırlanmadım bi işe. herşeyin bi ilki. bi de almazlarsa, tüm bu maymunluğumla kalıcam. ama olcak sanki olcak böyle içimden bi his.

e hadi alassmarladık.

pis vuruyo bu ayakkabılar. yok bunlarla geçmez gün. nası da tipsizler fiyonk miyonk. kuaför 8'de açacaktı. yeni de olsa artık basıcam arkalarına yapçak bişe yok.

zonklayan ayaklarla nası yapıcam muhteşem iş görüşmesi çok merak ediyorum. cevap veriyorum: oturarak. bi tur koşar mısınız der mi acaba. derse koşar mıyım. haha.

fırıncı yine yapmış o küçük poğaçalardan. bakkal daha açmamış. valla en güzeli esnaflık. herkes kendi halinde. bi tek ben 23 nisan sabahı okula giden öğrenci gibiyim. birilerine kendimi beğendirmeye gidiyorum. duruma göre ikna etmeye bile çalışabilirim. 

kuaför açmamış. saat 07:56. inanmıyorum yaa  gelene bak. bu halimle şimdi. günaydın naber. kuaförü bekliyorum evet. 9'da görüşmem hıhı. penguen gibiyim di mi hahahay(yaaaa). sen de işe gidiyosun heralde. iyi hadi geç kalma. tamam sağol. haber ederim merak etmeee.
nerde o hiçbi hikayeye takılmayan burcu, nerde kuaför kapısındaki bu tip.

07.58. kuaförde. demek bu kuaför salonları günün her saati saç kokuyo. nereye oturayım. nereye istersem. kırık fön olacak dün de bahsettiğim gibi. demek 1 yıl rusya'da çalıştınız. rusyada aynı salonda her kuaförün kendi koltuğuna gelen müşteriden para kazanması  değişikmiş doğrusu. saçımın ön tarafındaki bukleler daha sık olabilir mi. buradaki halk otobüsleri misali desenize. öyleymiş ben de duydum, türk kuaförleri dünya çapında diyolar. hoş, güya bizim her bişeyimiz dünya çapında ya, di mi. hahahaaaama tabi doğruymuş bu, doğruymuş. tamam böyle iyi oldu. taksiyle gidicem, yarım saatim var yetişirim heralde.

bas topuklara. ayakkabıların küçük gelmesi günün ilk aksiliği. ilk alamet. demek bu hikayedeki cinderella ben değilim. ayakkabı ayaklarına bir türlü uymayan o üvey kardeşlerden biriyim. ayakkabıyı giyebilmek için  topuklarını mı kesmişlerdi o kızlar. masal öylediyse o ne vahşet. yürü burcu az kaldı ha gayret.

trafiğin daha az olduğu bi yerlerden gidelim lütfen. 9'da orada olmak zorundayım, acelem var. haklısınız kimin acelesi yok ki bu şehirde. trafik inanılmaz. haklısınız insanımız da inanılmaz. insanımız nedir ya, televizyondan mı öğreniyorlar bu ağızları. iş görüşmesine gidiyorum evet. tipimden anladı hemen tabi. evet olursa iyi bir şirket. bakalım. teşekkür ederim eksik olmayın. tanıdık mı. beğendi bu beni. başvurulan şirkete taksicinin araya adam koymasıyla girmek. yok artık. nerdeyse geldik. giy şu allahın cezası ayakkabıları.

08:55 lobiye kazasız belasız giriş yapıldı. ayaklar artık yok. sağlık olsun. hadi bihmillah fazla beklemesem. daha burdan işe gidicem aq.

bu kız da mı görüşme bekliyor. kolyesi incili. ben de iki tanecik bunda bi düzine. ikinci alamet. aynı saatte mi çağırmışlar ikimizi de hayret bişey. bakiyiiim hadi burdan buyrun. önü açık ayakkabı giymiş bu. ulan hemşîre yedim seni. bi bana baksa da merabalaşsak bari. ne bu böyle iki rakibe havası. hah geldi koordinatör titrini ziktiğim merabaaa. kızın adı özgeymiş. özge meraba dedi. koordinatörün gelmesi gerekiyormuş beni farketmesi için.

önce özge girdi içeri. hadi bakalım. özge'nin görüşmesi bittiğinde bana gelip "sizinle konuşmaya gerek kalmadı burcu hanım özge hanımın inci kolyesi herşeyi halletti" diyolarmış mesela. ben de o zaman "alenen ortada olan o ayak parmaklarına rağmen mi" deyip şok'e olarak çıkarım.

fakat özge'nin çıktığını görmedim. özge sessiz sedasız ortadan kayboldu. arkamdan "lütfen burdan buyrun burcu hanım" dedi biri. sılovmooşın döndüm arkama gülümseyerek, önce ben durdum sonra buklelerim. bir-iki ağır ağır salındıktan sonra.

*

işi alamadım aq. o kadar bekleyiş, eziyet, masraf ve gayret kıçıma kaçtı. doktor bey tuttuğumu koparamamak gibi bi sorunum var.  görüşme esnasında müdür ayaklarıma hiç bakmadı. 

orada çalışan hemşîre de o günden beri soruyor kinayeli:  
"ne lobi ama di mi hemşîre?" :))

14.08.2011

çarpışan oto

hayat lunaparktaki çarpışan otolar gibiyse
ve yapmanız gereken size verilen kısacık sürede
zil çalana kadar,
o küçücük alanda diğer otolarla birlikte turlayıp çarpışmaksa, çarpışıp gülmekse,

ben otosuyla, bir şekilde sahanın köşesine giren,
ve bir türlü oradan çıkamayan,
sırtının üzerinden sahadaki eğlenceye bakan ve hemen şurdan çıkıp katılmak isteyen,
deli gibi sağa sola direksiyon kıran ama çıkamayan,
bu arada gelenin geçenin toslayip gittiği,

zil çaldığında hala girdiği yerden çıkmaya çalışan, artık gülmeyen
ve bileti yanan
o beceriksizim.

7.08.2011

"burada çok yıldız var burcu"

"sevgili scrat,

geçenlerde bir gece arayıp 
alkolün verdiği o bilirkişi sesiyle
"burada çok yıldız var burcuuu" demiş ve üflemiştin. (telefonuma baktım 500 promildin) 
sen öyle deyince  bende kaldırdım ayık kafamı, tepemdeki gökyüzüne baktım. 
deli martılar burdaki yıldızları çoktan yemişti. o gece yanına gelmeye karar verdim.

biletimi aldım nokta. 35 numaralı yolcuyum virgül. -gibi oturcam bi koltukta kaç saatlerce.

şu molalarda otobüsü kaçırcam korkusuyla her tuvalete gittiğimde geri kaçan çişimi beklerken korktuğum başıma gelmezse, 
yarın sabah 9'da çeşme merkezde yolcu indirmek için az bi duraklayan kamil koç, 
tekrar hareket ederken, 
tekerleklerinin kaldırdığı kum ve tozun ardında, elinde tahta bavuluyla bir garip mongo belirecek. 
o senin arkadaşın. onu almaya git ve ona bir oda ver, bir evi olsun, ama zaman zaman da çıkıp gidebileceği bir ev... ona söylemek istediğin o kadar çok şey var ki... söyle ona... ona de ki... 

"akşamları serin oluyor üzerine kalın bişeyler aldın mı"

diycen biliyorum. bin defa dedin ama yine diycen. bunu söyleyip bütün sahneyi absürdedicen. 

gece karanlığında yıldızların altında yatıp kahkahalarla gülmek için,
yatarken kahkahalarla gülmekten tıkanınca doğrulup devam etmek için 
geliyorum ulan."

2.08.2011

yeni eve anne girmesi

çocukluğun huzurlu gecelerinden en çok aklımda kalan şey, bazı geceler ben uykumun en pembe yerindeyken annemin elinde, ağzına kadar sıcak süt dolu bir bardakla gelip beni uyandırması. 
bu 'ara sıcak'la hiç de uykum kaçmazdı, uyku uykuyla mayalanır, sütümü içtikten sonra daha da derine dalardım hep.
uykudan tam çıkmadığım ama gözlerimi de açamadığım o arafta, annem daha odama doğru yürürken süt kaymak tutmasın diye(süt kaymağından hep iğrendim) çay kaşığı ile çın çın karıştırışını duyardım. aslında ordan başlıyo hikaye. o çın çın bardağa vuran çay kaşığının sesinden. sonra annemin sesi, sonra uzandığım bardağın sıcaklığı... gözlerim kapalı kafaya dikerdim direk sütü.
hemen ardından sıcak yorganın altında tekrar kayboluş... 

bi ev,  içinde anne olunca ev oluyo. öbür türlü otel odası, martı yuvası, garson odası filan gibi bişe. anne geliyo, evin içinde dolanıyo, mutfaktan bi takım sesler geliyo, anne hep bişeler konuşuyo. ama konuşurken gözünün içine içine bakıyo. anlattıklarının çoğu yüzyıllık hikayeler. diyo böyle mıkır mıkır. sende diyosun bişeler mıkır mıkır. tüm konuşulanlar ve konuşulacaklar ezberde. ama olsun güzel oluyo.